30.12.08

Gece kokan sevdalar

Hey gidi uğruna gecelerimizi rüşvet verdiğimiz sevdalarımız.
İsmini ismimizden önce söylediğimiz aşklarımız.
Köşesi kırılmış camlardan dışarı bakarken, soğuktan titreyen ellerimizi ağzımızdan çıkan havayla ısıttığımız, soğuk ve bir o kadar sıcak gecelerimiz. Her sabah utanarak tekrarladığımız "bir gün mutalaka söyleyeceğim" diye ezberlediğimiz cümlelerimiz.
Gecenin karanlığına açılan ellerimizle emanet ettiğimiz dualarımız. Siyaha karışan damlalarımız. "Delikanlı adama sevda haram" diye kendimizi kandırdığımız günlerimiz.
O giderken "dur" diyemeyen gururumuz. Gelecek her güne eklediğimiz "keşke" lerimiz.
Delikanlı olmak, bir aşka ağlamayı yakıştırmasada...
Siyah beyazla nöbet teslimi yaparken, en zifirisine saklanıp odanın gizli gizli ağlamak, sessiz sessiz iç çekip, bitmekti en büyük sevdakeşlik.
Ellerimiz de pankartlar, dilimizde manasını bilmediğimiz şiirlerle koşarken sokak aralarında, "Seni Seviyorum" buruk bir ar olarak kaldı kalbin en tenhasında.
Şimdi "biz" demeden geçip giden "ben" li günlerimiz, yaşadıklarımız ve yaşayacakalarımız garip bir anı olarak kaldı hatıraların tavan arasında. Hesap sorduğumuz kimse kalmadı, bizden başka.
saadet bayri

Ölüm Şaşkındı Halimize

Gözleri nemli bir gece karşılardı ikimizi. Durur sessizce bakardık yiten saatlerin ardından...
Yüreğimizin en tenha caddesine oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardık. Sakinleşince "ağlamayı özlemişim" der, uzun uzun susardık.
Belki de aradığımızı bulamamanın verdiği bir hüzündü bizde ki; yıllarca arayıp bulamamanın verdiği bir hidett...
Ne olduğunu bilemeden geçip giderdi zaman..
Serinleten bir esinti gelir,dilimizden bir "ah" alır giderdi. Yüreğin hudutlarını zorlardı kaybettiklerimiz. Ancak ne biz anlardık ne başkası...
Ölüm nasıl bir şeydi...
Öleciğimizi bile bile "her an gelebilirim" diye haber göndermişken, bizi hala nasıl güldürebiliyordu. Şaşıp kalmıştık bu halimize.
saadet bayri

24.12.08

Hoşgeldin Sevgili

Sen hala benim nuruaynımsın.
Aradan bunca yıl geçti, geldiğin günün üzerine kar yağdı, yağmurlar ayak izlerini sildi. "Seni sevdim" dediğim günün bilmem kaçıncı yıldönümünü kutladım. Ama hala ilk heyecanla beklenip, özlenmektesin sevgili.
Bugün gelişini bilmem kaçıncı kezdir bekliyorum penceremde, birazdan elinde çantan, saçlarında bahar esintisi, ellerinde yaşamanın verdiği bir beyazlıkla geleceksin.
Ben ilk defa görüyormuş gibi seni, yine tutamayacağım gözlerimdeki destursuz damlalarımı. İnsan mutluluktan da ağlarmış, öğrettin bana sevgili...
Sen hala aynı tazelikte sevilmektesin.
Ne arttı sevgim ne azaldı, sen hep kıvamında sevilenlerdesin. Zira seni, o kadar beklentisiz ve kırıksız sevdim ki, ne yaptığın harikalıklar arttırıyor sevgimi, ne yaptığın yanlışlıklar azaltıyor tutkumu. Ben seni sadece "sensin" diye sevdim sevgili...
Anlatsam kimse anlamaz biliyorum. Kavuşmak yarı yarıya kaybetmektir derler. Oysa kavuşmak sahiplenmektir ve aşkın sınavdan geçme anıdır. Aşk işte o zaman aşk olur sevgili.
Mecnun kavuşamadığı için "Leyla" dedi deseler de... Aşıklar kavuşamadığı için unutmaz, daha bir fazla sever deseler de..
Sen bana tüm doğruları, tüm acabaları yıktırdın. Bana ait doğrular yaşattın sevgili. Şimdi üç yılın ardından tüm dünyaya bağırarak diyorum ki: Seni bana ilk geldiğin günkü kadar çok seviyorum sevgili...
Ve ben her gün bakışını, gülüşünü ve sözlerini hala ilk defa görüyor, duyuyor gibi heyecanlanıyor, bana geldiğin ilk günü hayatımın en kutsal günü sayıyorum...
Ve sen, her günüme hoşgeldin sevgili.
saadet bayri

1.12.08

Dün anladım...

Tüm şairler yalan söylemiş... Tüm yazılanlar kandırdı beni...
Güzel dediğim satırlar, ezberlediğim mısralar silinsin artık hafızamdan.
En büyük aşık dün; "sevda dilsiz olur." dedi.
Ve sustu.
O susunca dünya sustu. Alem başka bir renge büründü. Göğün rengi açıldı, beyaza döndü.
Rüzgar sessizce esip uçurdu tüm hafif olanları. Ağırlığıyla karşı koyanları, okşayıp geçti.

En büyük aşık dün; "Ömrün yetmez, anlatmaya" dedi.
O an zaman bir nefes kadar kısaldı. Aldım, ya veremezsem telaşı düştü.

Ve yürek; "bu kadar kısa zamana sevda fazla" dedi.

Dün bir aşık; "insan aşığım demesin, unutmaya meyilli bir yürek taşırken." dedi.

Gözlerimden tane tane yaş düştü. Hatırlamaya çalışırken, çok sevdim dediğim o yüzü.

Gözlerim semaya kaydı....

Dün bir aşık; "ömür fani aşka kifayet etmez" dedi.

Ve ben dün anladım: Mecnun "Leyla" derken, neden "Mevla" dedi.

saadet bayri

21.11.08

Gidenler

En çok hiçbir şey söylemeden gidenleri sevdim ben.

Bir cümle dahi etmeden sessizce yitenleri.

Kimbilir bir akşam çayında kalmıştır sesi, bir kahve molasında unutmuştur 

affetmeyi.

Ardında unuttuklarını hatırlamadan gidşlerini izlemeyi sevdim bir de.

saadet bayri

Gelsen

Gelebilir misin?
Uzun zaman oldu gidişin. Gelirim dediğin zamanın üzerine yağmurlar yağdı, kar üzerini örttü. Rüzgar esip, uçurdu.
Gelsen diyorum bir sabah ezan okunurken, tam duadayken ellerim, şaşırtsan tüm zamanlarımı... Sana, dönmen için ne söylemem gerekiyor bilmiyorum. Bütün kelimeleri giderken heybene doldurdum.
Elimde sadece bir parça sukut var. Açılan ellerimle sunduğum.
Desem ki; yağmurlar yağıyor artık, eskisi gibi değil. Sırılsıklam tüm şehir. Toprak doydu, kandı leylasına, ağaçlar da bir bayram havası...
Şerha şerha yarıldı gök.
Gelsen diyorum...
Bir bayram günü, desem o güne. Kuşlar ötüşse seher vakti olsa ve ben, ellerim sol yanımda kapasam gözlerimi sonsuz bir huzurla.
saadet bayri

5.11.08

Asil olmalı düşmanlarım

Pahalı dostluklarım oldu. Onları kazanmak için karşılığında çok büyük diyetler ödedim. Kimilerinde unutulmayacak acılar bıraktım, kimilerinde unutulmayan mutluluklar. Karşılığı olan ve karşılıksız elde edilemeyecek kazanmışlıklarımdı onlar.
Geçmişime dönüp baktığımda, onca yıldan elimde kalan ve geçmişten getirebildiğim tek sahipliklerimdi bana göre. “Dostum” kelimesini daha konuşmaya başlamışken, yani “anne-baba” demeyi henüz öğrenirken, öğretmeye başlamıştı annem.
Ama anlattığı hiçbir şey gerçekle uyuşmadı. Ya ben uyduramadım, bilemiyorum. Zira yaşadığımız hayat birbirinden epey farklıydı. Ne acı ki; ne dostlarımız benzedi birbirine, ne düşmanlarımız. Oysa yaşadığım onca yılı, iki kişi yaşayıp, iki kişi hatırlamaktı duâm.
Ya da birkaç kişi… “İnsanın dostları olmalı” demişti bir kitapta, “O ağlarken ağlayan ya da acı çekerken onunla aynı acıyı çeken” diye devam ediyordu. Okudukça içim açılmıştı. Yüzümde sevinç kırmızılıkları gezinmişti. İnsan hissetmediğini yazmazdı ya. Mutlaka bir yerlerde böyle dostluklar kalmıştı. Neden sonra anladım, her yazı yazanı yansıtmazmış. Yazar bazen hissetmeden, yaşamadan da yazarmış. Öğrendiğimde biraz geç kaldım. Çünkü hiçbir dostum bu kalıba uymamıştı. Aslında kimsenin dostu bu kalıba uymuyordu. Unutuluyordu: Zor olan iyi gününde dost bulmaktı, acı gününde dost o kadar çoktu ki…
Ağladığımda teselli eden çok oluyordu da. Güldüğümde, sevincimi paylaşmak isteyince “Aman nazar değer kimseye söyleme” deniyordu. Oysa hiçbir acım için “Nazar değer” kelimesi kullanılmamıştı. Bu durum ne kadar da tuhaftı.
***
Arada düşmanlarım da oldu.
Dostlarımız kadar gerçekti bizi sevmeyenler ve hayatın içinde istemeyenler. Onlar da haklıydı: Birini sevmeme haklarını sonuna kadar kullanıyorlardı. Bir başka insan da beğenmedikleri birkaç huy, karakter, hâl ve hareket yüzünden kalplerinin beyaz değil de, siyah sayfasına yazıyorlardı isimlerini.
Ama unutuluyordu; yine kalbe yazılıyordu, sevmediklerimiz bile. Aslolan hiçbir yere yazmayıp unutmaktı, hiç hatırlamadan. Hepsinden önemlisi; düşmanlarımın bile karakterli ve kişilikli olmalarını istedim duâlarımda. Kıskançlıklarını ya da nefretlerini seviyeli kullansınlar. İnsânî vasıflarını, şefkatlerini, vicdanlarını yiyip bitirmesin nefretleri. Öfkeleri gözlerini karartmasın ve her dem çoluk çocuk bütün sevdiklerimi sarmasın bu halleri. Düşmanlıkları basit, aciz, yenilmiş ve ucuz olmasın.
İnsanî zaaflarımdan ötürü çöküntülerime sevinmesinler.
Ya da kaybettiklerim için kazandıklarıyla övünmesinler. Başıma gelen hiçbir acı olay “Oh olsun. Hak etti. Daha beter olsun” cümlesini söylettirmesin.
Kaybettiklerim için, içten içe sevinmesinler. Zira düşmanlığın da dostluk gibi kalitesi olmalıydı. Ve bence kaliteli düşmanları olan her zaman şanslıydı. Arkadan konuşmanın gıybet olduğunu bilirdi asil düşman. Başkasının kötülüğünü isteyenin, aynısıyla imtihan olunacağını bilir ve susardı.
Sevmediklerime duâ da etmedim, bedduâ da. Allah’a havale etmenin en büyük bedduâ olduğunu öğrenmiştim. Yaratıcı bu dünyada mı verir yoksa ahirete mi bırakır cezalarını bilemem. Ancak yaşadıkları benimkine yakın olursa, ibretle bakarım.
Bunun dışında hiçbir acısı beni sevindirmemeli, sevmediklerimin.
saadet bayri

30.10.08

Cinayetimin ipucu

Sana aklından silemeyeceğin bir bakış bırakıyorum.
Yaralarımdan yetiştirdiğim demetleri sunup yitiyorum. Acile yetişemeyen anlar ve kurtulamayan intiharlar kalacak ellerinde.
Seni ruhumun en mahrem yerinde sakladım, elleri değemez namahrem olanların. Sen en temizimsin. Sen tek şahidimdin, sana vermiştim en gizli sırlarımı. Ömrümün tüm cinayetlerinin ipuçları sendeydi.
Ama sende yorarak bitirdin içimin yollarını. Hep bir isim aradın, öğrendikçe. Kendini başka yollarda kalmış, ıslanmış, erimiş aşkların içinde arayıp durdun. Oysa hiç bilmedin; sen yeni kurmaya çalıştığım bir şehirdin. Yolu, sokak lambası, işaret tabelası..
Sen her şeyin ilki oluyorken, başka şehirlerde kaybettim seni. Şimdi sana tek cümle, benden hatıra.. "Başka aşkı arama hiç bir aşkta...
Çünkü özel olmasan başka aşklarımı bilemezdin. Artık inanma bana."
saadet bayri

21.10.08

Unuttum kimler gitmişti benden

Ölümle tanışmamız geç değil, çok erken oldu.
Önce bebekliğimi öldürdüm; yürüyüp, konuşmaya başlayınca. Sonra çocukluğum öldü, gençliğe adım atınca.

Sonra her anım "geçmiş" adıyla ölmeye başladı. Hatıralar arada gelip, zorlayıp gittiler. Çoğunu unutarak öldürdüm.

Ne aşklar vardı yüreğimde.

"Asla unutamam" dediğim isimler kazılıydı belleğimde.

Hepsini unuttum.

Şimdi yazmaya kalksam yoklar. Hayal meyal hatıralar da artık can çekişiyor.

Nice şairler öldü, ben büyürken. Nice şarkılar eskidi, yüzkez dinlerken, şimdi dinlemeye tahammülüm yok.

Şiirler can verdi ellerimde.

Nice kelimeler nefretim diye geçti defterlerime.

Ve ölüm kimleri, neleri alıp götürdü benden. Gidenleri anamıyorum bile.

Birçok yaşanmışlığım ölü toprağın altında bekliyor.
Birgün gelip onlara katılacağım anın çetelesi ellerinde, çentik atıyorlar her anı ömrüme. Ve bir ben kalmışım, gidişi hep ertelenen- hep erteletilen. Gidenler her an gideceğimi fısıldayıp gidiyor .
Vakit tamam olunca, kimin hatırasına ekleyecek beni ecel.
Kimbilir.
saadet bayri

11.10.08

Tutuklandı Hüzünlerim

Beyaz bir geceydi, tutukladı hüzün ellerimden. En öfkeli yanımdan tehdit etti, yaşamak. Ayrılığın arkasına bağladım saçlarımı, sürgünüm.
Gelmekti zor olan, herkesin gittiği o yoldan. Ardına bir kez bakabilmekti yiğitlik.

Sen böyle giderken, güldüm. Meğer insan sözleri kadar büyük, yaptıkları kadar küçükmüş.

Çocuktum, elimde sımsıkı tuttuğum uçurtmam.

"Bırakma" demiştin, verirken. Baharlar geldi geçti, bir de kara kış...

Hala bırakmadım, kavgalıyım rüzgarla. Sen ise kaçıncısını gökyüzüne kaptırdın, unuttum.

Martıların sesinin hiç kesilmediği bir evde büyüdüm. Bir martı dün can verdi, bir geminin sesinde, yitti gitti.

Yasım var, her sren sesinin ardından. Talan olmuş bir yuvanın tek tanığıyım. Suçlu; işte orada demir bir yığın.

Haberi yok yıktığından, bir ben tanığım.

Ne düşlerden ağır yaralı döndüm, ânıma...

"Çok sevmiştin" şüphem yok. "Canından öteydim" yalanın yok. Ama ağzına kadar dolu bir yürekte yapayalnızım.
Aşkın sana yoldaş.

Eskiciye satıldı dün uçurtmam. Pencereden bakarken, eski bir dostu uğurlar gibi mahzundum. Ayyuka çıkmış nefretimi susturdum, ellerimle kapadım ağzını. Eskicinin ardından sadece ellerimdi ıslanan.

Şimdi bir beklediğim var. Dün gece tutukladılar hüznümü, sana sitemim hükümsüzdür artık, üzülme.
saadet bayri

8.10.08

Aşk ve Biz

Aşkın tanımı yapılıyor yıllardır. “Evet, bu kesinlik bildiriyor” nakaratları dışında, kullandığımız başka cümle yok.
Her tanımı tebessümle dinliyor, arada başımızı onaylayan hareketlerle sallıyor, ancak bu son sözdür diyemiyoruz. Yaşadığımızın ismi hepimizde aynı iken, kişiler adedince farklı tanımlar yapıyoruz ya da yapılan her tanıma, birkaç tane de biz ekliyoruz. Aslında çoğu zaman yaşadığımızın kelime karşılığı yok.
Sustuğumuz yerde, akan birkaç damla bütün söylenecekleri özetliyor işte. Hani hep “kadınlar anlaşılmaz” türünden teoriler dolaşır ya ortalıkta…
Bence insanın bizzat kendisi kompleks bir varlık olduğu için, anlaşılması oldukça zor. Erkek ya da kadın hiç fark etmiyor. Sürekli yaşanan, kişiler adedince tecrübesi olunan aşk hakkında, hangimiz tam ve doğru bir tahminde bulunabiliyoruz?
Biraz acımasızca olacak; ancak cevap elbette hiçbirimiz. “Ben biliyorum, ben anlarım” edasıyla dolaşanlara aldanmayın. Onların ya hiç göz değmemiş yüreklerine ya da biri fena yakmış canlarını.
“Şu hareketi bunun için yaptı.” “Şimdi arar.” Cümlelerinin kaçta kaçı içimizi rahatlatıp teselli edebildi ki bizi? Ya da çaresiz kalıp, anlatırken sorunumuzu en yakınımıza, kaçı çözüm buldu ve bu çözüm bizi rahatlatıp, sakinleştirdi?
Her söylenen söz, bir kelime eklemiş oluyor aşka dair. Ve sanırım çok uzun yıllar da sürüp gidecek, aşka yazılan mersiyeler. Ağıtlar ve sitemler. Çok severiz. Hiç ummadığımız anda gelip yerleşir yüreğimize. Habersiz…
İzinsiz…
Destursuz…
“Neden geldin?” türünden bir kelimeyi yutkunuruz, acıyla.
Ne kadar kızarsak kızalım, tutarız birçok kelimeyi dilimizde. “Ya giderse, bir daha dönmezse?...” korkusu yer bitirir bütün hayatımızı. Bir ömür ya da ömrün yarısı bir kişi için heba edilip bitirilir
. Ne yazık.
***
Aşkın dili yok. Tanımı yok. Ne olduğu, kim olduğu, nasıl bir şey olduğu henüz bilinmiyor ve umarım bilinmez. Zira hepimizin yaşadığı, hissettiği o tanıma uymasaydı, şimdiki çokbilmişler bizi de aşksız, sevgisiz ilân ederdi. Belki Mecnun’u bile tard ederdi bu sofradan.
Cüretkârız. Elde ettiğimiz şeylerin pek kıymetini bilmediğimizden, aşkın belli kalıpları olsaydı ve o kalıplara, kalıpların kurallarına göre yaşasaydık; durum epey tehlikeli olurdu galiba.
Bu kadar olumsuzluğun içinde, fıtratımıza yerleştirilmiş sevgileri doğru yönde kullanabilenlere ve kullanmaya çalışanlara selâm olsun.
saadet bayri

1.10.08

Git ve gel

"Geçti istemem gelmeni demişti." Şair...
Bu kelimeleri gerçekten isteyerek, yürekten mi söyledi? Yoksa bir kızgınlık anında mı döküldü ? bilmiyorum ancak bildiğim; insanı mest eden mısraların akabinde gelen bu sitemin, beni yerle bir ettiğidir.
Zira onca beklemenin ardından, gelmeyen yada gelemeyen sevgiliye bu kadar sitemin, "gelsende bir şey farketmez" diyecek kadar vazgeçmişliğin ardında aşk mı vardır? Yada buna aşk denebilir mi? Tartışılır bence.
Zira Mona Roza'yı yazan şair de, sevdiği kadın "Seni seviyorum" dediğinde "geçti" deyip ardına bakmadan çekip gitmesi, bizde nasıl bir yorum alır.
İlla sevdiğimiz, beklediğimiz anlarda mı sevme ve gelmelidir maşuk? Sonra sevse, gelse, itiraf etse olmaz mı?
Aşk nasıl bir duygudur, onun bir bakışına ölecekken, yine aynı kişiyi dönüp bakmayacak kadar bencil yapar. Aşkın hakikati sevgilinin yokluğunu kaldıramadığından mı, yoksa tek başına olunca göz ıraklığı, gerçekten yürek ıraklığını bilediği için mi, sabrı zorlanınca vazgeçişleri seçer hep kişi.
Ve tercihler.
Aşkta giden ve kalan vardır hep.
Kalmak ve gitmek...
İkisi de tercihtir aslında. tercihler her zaman ışık olmaz. Bazen tüm ışıkları söndürür, ya kaalnı ya gideni bir ömür pişmanlığıa atabilir. Öyleyse aşkta dikkat etmektir aslolan.
***
Kim olduğumuz çokta önemli değil, insan yanılır bazen. Bir anlık öfkeyle "git" denildiğinde İçinin en mahreminden çekip gidenleri, kırılan onca şeyi onarmak için verdiği seneleri yaşarken kaç kez pişman olur "gel" demediği için.
Yada "gel" demek bir an kadar kısayken, neden "git" dediği için, bazen bir ömür harcanır. Kimbilir.
Yıkmak...
Bazı anlarda saniyelerimize bedellenir ve sonra yapmaya ömür yetmez. İnsan anlık kararların kurbanı... Anlık sinir harbinin yenilmiş savaşçısı.
Kaçımız "gel" demek için git demediki.
Ve kaçımız keşkesini yükledi her gidenin ardına. "git" ve "gel" üç kelime tek heceyken.. Biri bir ömrü harap eder, diğeri bir ömrü yeniden inşa eder. sizce hangisi daha kolay?
saadet bayri

30.9.08

Öylesine

İki delilik arasında sıkışıp kaldım.
Yüreğimin başı dumanlı.
Unutmuş kendini olmayacak bir yerde.
Yalvardım, ayaklarına kapandım dönmüyor geri, zincirlemiş kendini açılmayan bir kapıya.
İsyan çıkarmış benden habersiz.
Şimdi tüm sözler faydasız, dönülmez geriye.
Akıl ordularımı gönderdim, bastırsın diye.
Sonuç: İçimde kilitli bir mahzende yüreğim duruyor, cezası baya uzun.
İki de bir gelip gitme buralara, akıl ayrı sevda peşinde, yürek ayrı.
İflah olmam ben bilesin bu diyarda.
Her an firar çıkar korkusuyla duruyorum şimdilerde, yorgun ve sessizim bir şey sorma.
saadet bayri

24.9.08

Hoş bir veda olsun

Zaman mı çabuk geçiyor? Yoksa bizler mi zamanı çok çabuk harcıyoruz? Bir ay diye başlamıştık Ramazanın birinci gününe, iki, üç derken geldik işte son günlerine.
Aklıma takıldı gitti; Ramazan mı sabırsızdı, yoksa biz mi erken yaşıyoruz anlarımızı? “İlk defa uzun günlerde oruçlu olacağım” telâşındayken, şimdi bambaşka bir telaşın içinde—hiç fark etmedim. S
anki en kısa zamanlar gibiydi—diye bakakaldım ardından. Geldiği gibi gidiyor işte. Kimisi dayanamam derken tutmadı orucunu.
Ve kaybetti bilemediğimiz kadar çok manevî kârı.
Neden mi?
Yılda bir ay zor geldi işte. Sonra utandık oruçsuzluğumuzdan, haktan değil halkın bakışı zorumuza gitti Ve binlerce bahane bulduk, ağzımıza götürdüğümüz su gibi görünen zehirlerimize. Sandık ki bakanların içtiğimiz suda gözleri, oysa hakikati gören gözlerin, içtiğimizin ne olduğunu bilmeden içişimizdeydi telâşı.
Kimisi bahaneler ararken…
Gencecik bir kız ellerimi tutup; “Sınava girerken oruç tutmasam olur mu? Dayanamam. Ya soruları anlayamazsam?” diye kendince bir teselli aradı gözlerimden kaçırdığı bakışlarımda. O an sükût ne kadar çok yakışırdı bana..
Ama olmadı…
Ne kadar çok cümle kalıbı kurdum bilmiyorum. Ancak yirmiye dayanmış bir gencin sözleri beni ince ince yaraladı. O içindeki sesin çığlığını sustururken, ben susmuş çığlığıma ses olmaya çalışıyordum.
Yazık…
***
Ve zaman geçti.
Hepimiz için aynı hızda, aynı takvim de, aynı ritim de..
Kimse bir gün eksik ya da fazla yaşamadı. Kimse bir saat erken, bir saat ilerisinde olmadı. Ramazan tutanlar için sevinç, tutmayanlar için hüzün olup toparlanıp gidiyor.
Vicdanlarının sesine kulak tıkayanların gözleri arkada, “keşke” sözünü söylememek için çabalıyor. Her ne kadar hüzün sustursa da, bir şeyler dağladı işte çekip giderken Ramazan buralardan. Gözleri arkada kaldı. Şimdi mevsim hem yaz, hem de Ramazanla vedalaşma telâşında. Günlerdir gökler ağlıyor; “Bir daha görüşür müyüz? Eylül ve Ramazan aynı zeminde.
Ve mevsim, toprakta damlalarıyla vedalaşma telâşında.
Şimdilerde…
Bir hüzün bulaşıyor her akşam ezan okununca kalkan ellerime. Yaşlılar, son Ramazanım olabilir telâşıyla daha bir dikkatli, her akşam “Bir gün daha gitti.” kelâmında. Oysa çoğumuz farkında değil, hepimizin son Ramazanı olabilir, bu Ramazan. Son ve ilk…
Bir daha nerede, kiminle, hangi şehirde buluşuruz bilinmez. Ancak duâm bir daha yaşamayı nasip etsin yüce Mevlâm, bu mübarek ayı.
Şimdi “Yetişir miyim?” Vedası takılıyor yüreğimin titreyen köşelerine. Susuyorum.
***
Hoş vedalar efendim.
Saadet Bayri

9.9.08

Olmadı...

Caddelerde kaybettiğim anılarımı topla ve bana geri getir.
Kim olduğun, ne yaptığın yada yapacağın umurumda değil. Sen sadece dünlerimi topla tekrar bana. Anıları olmadan bir insan ne işe yararsa, şimdilerde o kadar kıymetliyim.
Ya eski beni bul bana, yada hiç gitme kal. İstediğim çok şey değil aslında. Anla ! Senden önce ve senden sonra diye başlatamam ömrümü. Gideceksen, ya gelmeyecektin hiç, yada...
Yok yok yadası yok, gelmeyecektin işte. Eylülde bütün arkadaşlarını kaybedip, tek başına bir ağaç dalında bekleyen yaprağım. Her gece yalvarıyorum rüzgara: "Lütfen rüzgar! Sert es ve düşür beni de diğerleri gibi. Yalnızlık yetti canıma"
Figüran olarak kaldım hayatımın eylülünde. Oysa ne güzel düşlerim vardı senin de içinde olduğun. Bir akşam çayı içmekti mesela, güneş batarken bir çaybahçesinde. Sessiz ve tebessümle. O anda bütün zaman duracaktı ve...
Öyle işte...
Olmadı.
Binlerce kitap okudum. Binlerce aşk şiiri. Ama hiç birinden tad alamadım. Senin dilinden dökülmedikten sonra, senin yüreğinden gelen cümleler olmadıktan sonra başkasının aşkından, satırlarından banane. Şimdi aşkın bile ne albenisi var... Adı "sen" olmadıktan sonra.
İçinde kelebeklerin oluğu masa saatim tiktaklarıyla beynimi dövüyor. İçindeki kelebek ölüsüne her saniye mersiye düzüyor. Tiktakların sebebi bu.
Üçüncü sayfada geçmiş adım, acınacak bir bakış çalmış bir gazeteci benden. Şimdi ne kadar denesem de, o bakışı yakalayamıyorum. Bütün gerçek filimler hayatımın içinden çekiliyor, sadece ben izleyemiyorum... Ne kadar acı...
Eğer gerçekten anlamak isteseydin, anlatmak istediklerimi; içine yalan bulaşmadan farkedebilirdin günahlarını. Ellerimi cebimden çıkarmadığımdan şikayet edip duruyorlar, oysa cebimde kimsenin görmediği bir öfke var. Her dokunduğumda rahatlıyorum. Daha bir kinleniyor; içime yerleşmek için izin isteyen af çocuklarını kovalıyorum.
Mevsim geçtiği halde sürüsünü kaybeden göçmen bir kuşum. Konacak bir yer arıyorum, artık kimse açmıyor penceresini. Eceli bekliyorum, oda uğramıyor buralara...
"Konuş" diye zorlama beni. Konuşursam dağlar erir kahrından, sen nasıl dayanırsın bu kadar şikayete.
Gelme ne olur...
Döve döve susmayı öğrettiğim yüreğimi, çapkın bir bakışınla yoldan çıkarma. Ben artık kimliksizliğin, adressizliğin nedametini çekiyorum
Dokunma...
Pul pul dökülür adın dilimden satırlarına. Sorma beni artık hiç kimseye. Terk edilmiş bir şehrin en sessiz yerindeyim. Yıllardır konuşmayanların yattığı yerde, bir kürek elimde kendime yer kazıyorum. Sakın gelme buralara, tüm şehir uyanır günahlarının sesinden.
Geri dön, gülüşlerinle kararttığın sabahlara.
Şimdi hoyrat bir yürek var bende, onuda saldım gitti. Karşılaşırsan tanımaz artık seni, sen de bırak kendi halinde tanıma onu.
Giderken ardıma bakmamayı öğrendiğim de, saçlarımda bir tane siyah yoktu. Dün yanımdan geçtin tanımadın beni. Bin kez eskittiğim zamanın içinden ben gidiyordum. Sen daha gencecik, geri dönüşlerin izini sürüyordun. Ben seni bir okul sırasında, kalemle kazınmış bir kalpten çıkan okun ucunda unuttum. Yaşım on yedi...
Sen ise beni, o okun ucuna asıp gittin.
Arama! Bende bulamıyorum artık kendimi..
. Sela veriliyor buralarda, gözlerim kapanırken adımı duydum "maktul" diye sanki...
Saadet Bayri

Giden ve Kalan

Çekip gidene ya küfredilir, ya kahredilir, yada ardından binlerce dua edilir... Gelsin diye.
Ancak kimse "Neden gitmiştir ki" diye düşünüp, soramaz bir türlü. Belki duyacağı cevaplar yüreğini incitir... 
Farkedecekleri, geri dönüşü olmayan bir ânın başına oturtur kalanı. Gidenin ardından bırakılan boşluğa "keşkeler" gelmesin diye kalan sadece susar. 
Giden suçlu olsun diye, sorusuz kalır tüm cevaplar. İçindeki bütün şehirler zelzeleden tarumar olurken, kalan dışardan sadece bakar. Yıkılmadan, sarsılmadan, ağlamadan... 
Onurlu görünmelidir ve ne olursa olsun yitmemelidir.
Gidenin gözünde cesur olarak hatırlanmalıdır. Sonrası ise, viran olmuş bir şehrin başında ağıt yakmaktır. 
Kalan gideni ne kadar severse sevsin, hiç affetmez. Hiç bir sebep gitmesine gerekçe değildir ona göre. Bir ömür aynı kin, aynı isimle yaşayıp durur. 
Suçlu gidendir.  
O ise beyaz bir sayfa kadar masum. Kalan bir türlü oturmaz sanık sandalyesine. "Bunları yapmasaydım, belki gitmezdi.." sözü asla söylenmeyecek bir sözdür. 
Ne zamanki, gidene hak verilir; işte o zaman suçlu bulunur. Ancak artık geçtir, giden gitmiştir. 
***
Şimdilerde sanık sandalyesindeyim... 
Dön demiyorum, suçum kesin... 
Senden tek isteğim bir kaç dakikalığına da olsa dön. Şahit ol ve müebbete çevir, infaz kararımı. Saadet Bayri

6.9.08

EYLÜL DÜŞTÜ GÖNLÜME

“Bekletme ne olur gelmek zamanı gel. Gitme gel! Eylülde gel…”
Ne güzel bir şarkıydı: “Eylülde gel”. Hâlâ ilk günkü gibi hüzünle dinlerim ve kaybolur yiterim, içimin sararmış okul yollarında.
O yollar ki, her eylülün anlamı ve sonbaharın ilk merhabasıydı. “Beklerim seni okul yolunda / Eylülde gel” derken şâir, bizi içli bir mısra ile anılarımıza gömüp, sonbaharın hüznüyle mest etmek miydi kastı, bilinmez... Aylardan eylül…
Leylekler de terk ediyor artık, bir bir bu şehri. Nedendir bilmem, vefasızlıkla suçladım hepsini. Ve kapadım tüm pencereleri, içimden bir şeyler koparken peşlerinden. Kim bilir neler yüklüdür hatıra heybelerinde şimdi. Ne garip!..
Seyyah olan ruhuma, bir göçmen kuş hüznünü düşürdü ayrılığın. Buralardan çekip giderken, ayrılık yeniden döküldü dilime. İçimde kırık bir veda, leyleklerden bana arta kalan yükleriyle aldım eylülü içeri. Sırtımda gençliğimden kalma ağır imtihan yükleri…
O yorgun, ben yorgun; bakıştık saatlerce. Sahi; ağaran saçlarımın, yüzümde biraz daha derinleştirdiği çizgiler, “Gençlik, çocukluğu erken kovmuş mu?” diyor. Biliyordum zira, sonbahar “dipten ve derinden” gelir.
Olgun, ağırbaşlı…
Değişmiş, yenilenmiş bulur bizi; hüznü bundandır belki
Eylül geldi… Mevsim hazan…
Semadan birkaç damla yağmur değdi gözlerime. Ve anlaşılan, şehir de hüzünlenmiş bu duruma. Yapraklar yavaş ve sessizce düşüyor dalından. Ağaçlar mahzun, ellerinden kayıp giderken yapraklar, bir başka duruyorlar yalnızlıktan.
Eylül geldi… Mevsim hüzün…
Göklerden yağan, toprağın gözyaşıydı. İçimde gençliğin tarifsiz yangını, dallarım sarkmış ve sarıya durmuş her yanım. Dökülmüşüm tane tane, içimin yollarına. Mevsim hazan, başımda gençlik rüzgârı eserken, mevsim değişmiyor şimdilerde bende.
Yüreğim lebalep sarı, hışır hışır sesler geliyor, ben geçtiğim zaman. Tozu dumana katan bir rüzgâr esiyor buralarda. Dağıtıyor kumdan şatolarımı, acımadan.
Eylül geldi… Mevsim hazan…
Şair ne güzel söylemiş: Eylüle girdim eylüle girdim/ her ömrün bir eylülü vardır /onca yaşadım/ şimdi bildim(Murathan Mungan).” Ey ömrümün eylülü, hoşgeldin. Nasıl geçti yıllar, bilmem.
Ey benim on beş yaşım, ey benim yirmi yaşım! Artık sormuyorum, “Nerdesin?”…
İbretle bakmaktır bana düşen bugün, ihtiyarlığın akşam güneşinde ardınızdan…
Küçük bir çocuk görürüm koşuşturan, kahkahalarıyla geçip gider önümden. Konfeti sanır dökülen yaprakları. Toplayıp sonra, saçlarından aşağı döker tüm sarıları. O güldükçe, damlalarım ıslatır yanaklarımı. Ömrümün keşkesi bekler sokak başında: “Ah hep çocuk kalsam, hiç büyümesem.…”
Oysa, ne çabuk büyümüşüm! Düşüp dizlerimi kanattığım günler, gerilerde kaldı.
Şimdi, yüreğim düşüp düşüp kabuk bağlıyor. Kardan adam yaptığım günleri, penceremden başkalarınkine bakarak anıyorum. Merdivenlerden inmeyi henüz öğrendim, kayarken demirlerinden. Saklambaç oynarken, “elma” dediklerinde hep çıkmıştım saklandığım yerlerden. Şimdilerde ne derlerse desinler; hiç çıkmıyorum. Saklandığım yerde büyümüşüm ben.
Çocukluğumu öylece bırakıp yürüdüm, gençlik kollarımdan çekiştirirken… Sonrası, Sessiz bir fısıltı: Kimseyi; ama hiç kimseyi hayat boyu yanında tutamazsın. Düşmeye hazır bir damla, gözümde donup kalır.
Eylül geldi… Mevsim hüzün…
Yaz desem değil, ama güneş var hâlâ…
Yakmasa da ısıtıyor. Kış desem değil, rüzgâr esiyor; ama üşütmüyor. Bütün mevsimlerin toplamı bu: Beşinci mevsim. Her şey adım adım yol alır. Yapraklar birden sararmaz, güller bir anda dökülmez. Öyle sessiz olur ki her şey, şaşar kalırsınız.
Her ne kadar rengiyle anılsa da eylül, sarı öyle hemen göstermez kendini. Sanki bir anda gelir; ancak zamanlıdır gelişi. Tıpkı çocukluğumuzla yer değişen gençliğimiz gibidir eylül. Ne zaman ki okul yollarının bitişini haber verir; o zaman insan anlar, gençlik zamanı değildir. Yıllar hangi arada geçti, hangi gecede ağarmıştı saçlarım? Yüzümdeki çizgiler daha derin şimdi…
Mevsim karışık…
Ne yaz diyorum, ne kış. İkisinin ortasında kalmışım. Sanki Âraf’tayım. Tıpkı ömrüm gibi. Ne yaşlılık bu hâlin adı, ne taptaze bir gençlik…
Ve gençlikten arta kalan bir ömrün hazânındayım. Ömrüm kurumuş bir dal mı artık? Uç vermez mi artık, zamansız esen boranın avuçlarında? Ah deli gönül! Ne kadar uğraşırsan uğraş, bu mevsim hep içimde bir gençlik yorgunu…
Eylül geldi…
Hüzün davetsiz misafir, keyfince gelip yerleşti süveydasına kalbimin. Birkaç damla yanaklarımda, gökler ağlamaklı, teselli edilen toprakta yas var. Tüm şehirde yaprak ölüleri…
Ey rüzgâr! Yanı başımda dururken pervasız yazlarım… Daha ılık serinliğin yüzümdeyken, şimdi ayrılık çığlığıyla ansızın beni ürpertmek neden?
Eylül geldi; eylül gibi geldi: Kırılgan, dokunaklı…
Bir kampana sesinin çığlığında ayrılık vagonları diziyor sonbahar. Bir “Sessiz Gemi” gerçekliği, çepeçevre sarar zihnimin en dip ve derinden uğuldayan sis yelkenlerini. Sarsılıyorum…
Gamlı bir eylül vagonunda pazara çıkardığım can!.. Nabzın atıyor, diyarını terk eden kuşların ardından. Sahi, pazarın pazar m’ola? Mevsim hüzün...
Bir ağacın gölgesine düşer sessizce bir yaprak. Yiter ağacın kollarından, renginde buruk bir veda… Ve ben, hiçbir mevsim eylül kadar üşümem!
Bilirim, vedalar üşütür insanı; soğuktur.
Ey ömrümün, vaveylasıyla titrediği gençlik yanım!
Bu kaçgöçler dünyasında eylül sana, sen eylül firakına gebesin, unutma!...
Saadet Bayri

24.8.08

İhanetimi astım

Gidecek yerim yok, şehir terminalinde bekliyorum.
Hangi yere gitsem, terkedişlerim bekliyor son durakta.

Cellat edasında ayrılıklarım, elinde bir urgan bakıp bakıp süzer bakışlarımı.

Korkularım yanıbaşımda, hiç bir yere gitmiyor.

Bu kaçıncı terk ettiğim şehir...
Bu kaçıncı kaçak gidişim...
Bu kaçıncı habersiz çekişim kapıları...
Şimdi gidecek bir yerim yok, her aşkla bir şehir terketmişim.
Kaldım kuytuda...
Ve nicedir arıyorum ihanetimin olmadığı son şehri.
Sevmenin en acı tadındayım. "Sevmek için, acıtmak lazım." demiştin.
Acı çektirmeden sevmek yok!
Öğrendim...
Gecesine ihanetimi astığım bir şehri daha terkediyorum şimdi.
Aşka beş kala, gidiyorum.
Saadet Bayri

20.8.08

Mecnun olmak

...Aşık olmak hoştur amma,
Sadık olmak başkadır başka...

İkisi de Ben Mecnûn'um diyordu.
Devrin padişahının kulağına ulaştı iki Mecnûn'un varlığı... Olmamalı idi böyle bir şey!! Öyle ya şu koca âlemde tek bir Leylâ var; nasıl olur iki Mecnûn!?...
Birisi aşkında kesinlikle sahtekardı padişaha göre...
Ferman çıkardı padişah "-Tiz gele her iki Mecnûn olma iddiasındakiler!"
Ferman padişahın, derhal huzura getirildi iki Mecnûn'da... Padişah sordu:
Bir Leylâ var ne olaki iki Mecnûn? Birinizden biriniz yalancı, sahtekar! İşimi uzatmayın, hanginiz söyleyin bana hakiki Mecnûn!?..
İkisi birden dediler: Padişahım Mecnûn benim!
Padişah imtihan ederim, yazık olur size, doğruyu söyleyin! dedi. İkisi birden yine imtihanına razıyız ey ulu hükümdar" dediler.
Padişan emr buyurdu Hemen kütük ve balta gelsin! Hanginiz hakiki Mecnûn şimdi anlayacağız dedi.
Leylâ'ya olan aşkı için kim elini kestirirse onun Mecnûn olduğunu anlayacağım... Derhal atıldı Mecnûn'luk iddiasında bulunanlardan biri:
Kes hünkârım! Bu el Leylâ'ma kurban olsun!
Koydu elini kütüğe, baltayı vurdu cellat ve eli kesik halde feryâd etti o :
"Leylâ'm! Leyla'm!..".
Diger Mecnûnluk iddiasında olana yöneldi cellat:
Hadi bakalım sıra sende anlayacağız şimdi sen mi Mecnûn; o mu Mecnûn!... padişah, kes Mecnunun elini diye bağırdı cellada
Mecnûn, öyle bir bakışla baktı ki cellada, cellad korkusundan üç beş adım geriledi.
Behey adam! dedi Mecnûn..
Behey adam! Ben Leylâ'mın elini kestirmeeeemmm!

17.8.08

Vedalar soğuktur

Vedalar soğuk olur sevgili....
Giderken titredi tüm zerrelerim, oysa ağustosun ortasında mevsim.
Ellerim buz kesti, zemherirde sokakta kalmış gibi hissettim kendimi.
O kadar üşüdüm ki koşmaya başladım şimdi. "Vedalar soğuk olur." demişlerdi. İnanmamış, dudaklarımda alaycı bir tebessümle gülüp geçmiştim.
Ama haklı çıktılar sevgili, buz kestim.
Sende sıkı giyin, üşüme şimdi.

saadet bayri

16.8.08

Ya Rabiiii

Yarabbi acizim, o kadar ki acizliğimi bile farkedemiyorum.

Ya hakk! Senden başka kimse yok kapısına gidilecek, bilirim. Ancak kaç defa kaçtım o kapıdan sayısı meçhul.

Bak yine eli boş, yüzü kara geldim kapına. Ne kadar zaman geçtiği, ayaklarımda derman kalmadığı umurumda değil. Açılana kadar buradayım, gitmem artık hiçbir yere.

Ya ilahi! Aç kapıyı, yada bir işaret gönder, yada içime bir huzur bırakta senden gelen bir lütuf olduğunu bileyim.

Ya muktedir! Senin kudretinle geceler gündüze döner, kış yaza erer. Gecelerim çok karardı ey mukaddim sen gündüzü bana takdir eyle.

Kimsesizim....

O kadar ki siyah taşın üzerindeki siyah karınca kadar yalnızım. Onun duasına "lebbeyk" dediğin gibi banada "lebbeyk" der misin?

yüzüm günahlarımın hicabından yerlerde, yinede "gel ne olursan ol" hitabına uyarak geldim.

Beni eli boş döndürme..

saadet bayri

15.8.08

Biri

Birini sevdim
Başı ağrı dağı kadar dumanlı.
Birini sevdim
Derdi benimkinden, beter
Birini sevdim
Her anı kederli
Ah ben birini sevdim
Adını bilmiyorum, aynada yüzümüz aynı.
saadet bayri

4.8.08

Eriyorum

Kelimeler arasında gidip geliyor ömrüm.
En kırık satırbaşısın sen sözlerimin. Çocukluğumdan kalma bir huysuzluğum. Sen benim tek anlamsızlığımsın.

Tüm mutlu anlarımı seninle hesaplıyorum, elimde sadece hüzün kalıyor. Eğik geçiyorum tüm günlerin önünden. Parmaklarımın üzerine basarak geçtim gençliğimin yanından dün. Tanımadı beni, bende bakamadım o tarafa, çekindim mi bilmem... Kelimelerin geçmediği bir şehirde yaşıyorum, herkes birbirine bakıp gözleriyle anlaşıyor. Bu işte tek yabancı ben kalıyorum. Hiç bir işaret doğru yere çıkmıyor. Kaybolmaya mahkum olmuş, ne aradığımı bilmeden geziniyorum sokaka aralarında. Altüst olmuş bir bedenin başındayım, ağıtlarımın sebebi, bu anın kahrı.

Tutuklu kalıp, vazgeçememek düştü ellerime kaderden. Belki vazgeçebilirdim ancak hiç denemediğimden bilmiyorum sonucunu. Bana sadece saliselerde bile seni düşünmek kaldı. Nedendir sana karşı bu kadar hassaslığım. Aslında şu koca şehirde tek kalmayasın, tek kaygım.
Ben ise her daim yalnızım. Bilirim aklına gelmem hiç bir vakit ama olsun ben sen gibi vefasız degilim.
Tattım kimsesizliği, acımsı tadı hala dilimde.
Bütün işlerim yarım, hangisine el atsam dikiliyorsun karşıma... Saatlerce kalakalıyorum her nerede, hangi haldeysem öylece.. Bir ara tüm yeşilleri topluyorsun gözlerinde, benim gözlerim takılı kalıyor gözlerinde, başka hiç bir şey lezzet vermiyor sonra.

Her gece yağmurlar yağıyor durmadan ve ben senin damlalarınla ıslandıkça eriyorum...

saadet bayri


1.8.08

Sensizlik neydi?

Sensizlik nedir bilir misin?
Astımlı bir hastanın nefessiz kalıp, havasını bulamaması gibi birşey.
O anda ölmek ve yaşamak arasında gidip gelir.
Öyle bir hisseder ki ölümü, yaşama başladığı her anı milattan bilir.
Şimdiler de yaşamak ve ölmek arasındayım, artık sen bilirsin.
saadet bayri

Susarım...

Mevsimler kırık kırık doluyor avuçlarıma.
Sırtıma yüklediğim her ânın altında benim imzam var.
En sevdiğim mevsimdi hazan.
Hüzün damlası gibi tek tek dökülürdü yapraklar içimin yollarına. Onlara özenir tane tane süzülürdü damlalarım. Her damlanın zihnimde izi var. Herbirini bir beyaza sarıp gömdüm, bilmediğim yerlere.
Bir kaç beyazlık kalmıştı siyahın arasında, onuda geçmişimde unutmuşum. En güzel anlarımdı onlar, anlatmak isterdim ama unuttum.
Sessizce ağlamak istiyorum belkide...
Fonda en acıtanlardan bir şarkı ve ben uzun bir yalnızlığın kucağında, titriyorum.
Ânı degiştirip, tüm siyahları rengarenk boyamak isterdim. Gecenin en karanlık anlarına gökkuşağı çizdim, göremedim.
Acizliğimi anladıkça, yutkunduklarım sıralanıyor boğazıma, tıkanıp kalıyorum o anda...
Ağır ağır nefesleniyorum sonra...
Gökyüzüne kayarken gözlerim, içimden binlerce kelime geçiyor, her kelimeyi dişlerimle kırıyorum.
Her şeye inat ben yinede,
Susarım...
Susarım...
Sustum...
Saadet Bayri

22.7.08

İnsanlar şaşırmıyor ama…

İnsanlar evlenenlere seviniyor.
İki kişinin birlikteliğini destekleyip, aldıkları dâvete icabet edip, mutluluklarına şahitlik ediyorlar.
İstisnaî durumlar hariç…
Ne evlenirken üzülen birine rastladım, nede düğüne giderken üzülene.
Zoraki gitmeler hariç.
Evet ağlar gelin ya da annesi, ya da yakınları… Ancak yine de sevinçtendir bu damlalar. “Mutlu olsunda, varsın ben ağlayayım” denir. Herkes halinden memnun, birbirine bakarken… Çiftlere ise, sevinçten tebessüm etmek düşer, çevresindeki herkese.
Alkışlanır da alkışlanır her halleri…
Ne kadar mutlu.
Sonra hastalanır bir diğeri. Hüzünler başlar artık. Azar azar yoklar mutsuzluk kapıyı. Çare aranır, bir an önce iyi olmanın araştırmasına girilir.
Ziyaretçiler gelir teker teker.
Olağan karşılanır bu hal. Zira herkesin başındadır bu tür olumsuzluklar. Yaşarken her şeye hazır olmak gerektir.
İnsan bu, demirden ya da taştan değildir ya nihayetinde.
Teselli verilir. Ve binlerce “Şöyle yap. Böyle yap” tarzı teklifler sıralanır.
Ve zaman aynı hızında kayıp gider, kapılarından. Kimine göre koşarken, kimine göre hiç geçmez durur yerinde.
Derken zamanın geçişlerinden elimizde kalanlar olur. Uzun bir bekleyişin ardından hayatlarına yeni bir fert katılır.
Küçücüktür gözleri, elleri, ayakları ve bakışları.
Mutluluktan ne yapılacağı şaşılır. Şaşkınlık yoktur bu tepkilerde. Olması gerekliydi ve olmuştur işte.
Ne kadar olağan.
Gelenlerin yüzünde bir pırıltı, olması gereken bir haberdi ve sonunda duyulmuştur. Birbirlerini tebrik ederler. Mutluluk kokar buram buram.
Kahkaha sesi inletir bütün duvarları.
***
İnsanlar her gün aynı hayata uyanıyor. Aynı olayları, aynı durumları ve aynı konuları yaşarken hiç şaşırmıyor.
Sıkılmadan, umursamadan, değiştirmeden geçip gidiyor hayatın içinden.
Ne kadar tuhaf.
Her gün sela sesi duyuluyor, ya da mutlaka bir ölüm haberi izleniyor. Okuduğu sayfaların birinde bir taziye ilânı çekiyor ilgisini.
Ya da duvarda duran bir resim, artık olmayan birini hatırlatıp dururken, insan bir tek ölüme şaşıp kalıyor.
Evet, insanlar ölüme şaşırıyor; sanki hiç olmamış, sanki hiç olmayacak, sanki bir daha gelmeyecekmiş gibi.
Ne kadar komik.
Saadet Bayri

Yaşamaya çalışıyorum

Gözlerimde yaralı bir bakış kaldı senden sonra. Zormuş gidişini sessiz izlemek... Fırtınalar koparken içimde, susup kalmak.

Severken herşey o kadar kolaydı ki...

Bir su gibi kayıp gittin ellerimden, tutamıyorum şimdi.

Kime? Niçin? Ağlayacağımı düşünüp duruyorum.

Bütün çabalarım nafile.

Anlamakta güçlük çekiyorum...
Daha bir kaç zamana kadar yoktun içimde, tanımıyordum sana ait hiçbir şeyi... Adını bilmiyor, yüzünü hiç hatırlamıyordum. Yani yokluğun içimde bu kadar boşluk bırakmıyordu.
Sahi sen kimdin?

Oysa şimdi içimde titreyen bir alevsin... En ufak bir rüzgarda sönüp gideceksin, tüm sokaklarım karanlığa bürünecek. Korkuyorum, gözlerim bir daha aydınlığa alışamayacak.

Bu ilk kaybedişim değil aslında, kimler alıp başını gitmedi ki...

"Ayrılık" desem bütün kelimeler kırık dökük düşüyor avuçlarıma.. Yani anlatamıyorum bu son halimi.

Ne kadar çok şey birikmişti ellerimde oysa, hiç biri yan yana gelip bir anlam oluşturamıyor ki...

Bugünlerde yaşamak senin işin, benden ise uzak.
Üzgünüm...
Ben mi? Ben sadece yaşamaya çalışıyorum.

Saadet Bayri

16.7.08

Cevapsız sorular

Biz kimdik?
Bir isimle çağrılırken dönüp bakacak kadar kısamıydı bizi anlatan cümle?
Adımızı söylediklerinde, cevap verdiklerimiz ne kadar bilirdi bizi? Bütün kelimeler bir şeyler çağrıştırmak için mi yan yana gelmişti?
Yoksa hasbelkader konulup, hatta bir kaç defa da değiştirilip, en sonunda birinden duyulup, kulağa hoş geldiği için mi bu isimle isimlendirilmiştik?
Ve kaçımız isimlerimizden memnuniyet duyup, keşkeli cümlelerini birde isimleri için kullanmamıştır?
“Ben” in içine ne kadar tanıdık kelime yerleştirebilirdik meselâ? Her “ben” kelimesi, hangi sayıdan sonra “bize” dönüşmüştü?
Her gün gördüğümüz yüzümüz, en yabancı olduğumuz yan iken, “ben” daha kendini tanımaktan yorgun iken… “Onu tanıyorum” diye cevap verenler, ne kadar tanımıştı bizi?
Sahi “tanımak” ne idi hatırladınız mı?
Ya da “Anlat kendini” türünden emir kipiyle kurulmuş bir cümleye, kaç kelimeyle cevap verebilirdik.
“Ne olmak istiyorsun?” sorusunun karşılığında kaç kelimeye sığdırırdık düşlerimizi?
“Siz” dediklerinde ismimizin yanına bırakılan iyi dileklerin kaçına sahip çıkacak cüreti gösterebilirdik?
Ya da eğilip bükülürken, ağzımızdan çıkan cümlelerin kaçta kaçı cümle kalıplarına uysun diye söylenirdi.
“Seni anlıyorum” diyenler gerçekten anlamış mıydı bizi?
“Anladım” demek tam olarak neyin karşılığıydı
Sözlüklerdeki kelimeler, bütün yaşanmışlıkları açıklamaya yeter miydi? Yazılanlar ve söylenenler “Bitti. Hepsi bu kadar” diyecek kadar bize ait miydi?
Ya da
Yazılan ve “Tam beni anlatmış.” dediğimiz bütün romanlar gerçekten bizi anlattıysa, neden her seferinde şaşıp kalıyorduk yaşadıklarımıza. Hiç yaşamamış gibi tepkiler verdiğimiz yaşanmışlıklarımız, daha önce okunanlara neden uyum göstermiyordu?
Hayat en son ne zaman bizimle şöyle içli içli konuşmuştu da, biz de “haklısın” deyip yargılamıştık bütün sahip çıktıklarımızı. Kendimizi oturtup dâvâlı sandalyesine, “Söyle” dedikçe indirmiştik en can alıcı soruları vicdanımıza.
Terk ederken bir gün, “terk edilebilirim.” acısını duyarak mı yapmıştık bu infazı. “Empati” denilen psikolojik vakıa, en son hangi infazımızda, kapımızı çaldığında bizi evde bulmuştu?
Yoksa canımız sıkılmış ve maziye mi dökmüştük bugünün hepsini.
”Ötekiler” dediklerimiz kim olduklarını anlamaya çalıştıklarımız mıydı? Yoksa bir ömür bu sıfatın altında kalıp, ezilecekler miydi?
“Bizim” dediğimiz hangi sınanmışlığın neticesinde almıştı bu unvanı da, geri istemeye yüzümüz yoktu.
Ve hayat arada zorlarken, biz hep gitmekle mi tehdit etmiştik onu, elimizde bir kaç parça acıyla...
Ya da “Ben damlalarla mücadele ediyorum. Ne yaptığım bana kalsın” diyerek arkamızı dönüp gitmiş miydik ilk defa...
Saadet Bayri

12.7.08

Hatasızlığımdı tek hatam

İnsan kendine o kadar güvenir ki bazen...
Hatasız sanır aynalarda gördüğü çehresini; ak pak, tertemiz…
Tıpkı beyaz bir kâğıt ve süt gibi…
İlk yanılgı buradan başlar. Çünkü insan yanılır. En çok da kendi hakkında olur bu yanılgı.
“Bildim… Anladım… Öğrendim… Yaptım…” dedikçe yitip gider.
Doğrusu, insan “Ben” nakaratıyla başlayan cümleleri kibrin mızraklarına taktıkça, söndürür tevazu mumlarını.
****
En büyük yanılgımın kendim hakkımda bildiklerim olduğunu anladığımda, yaşım gençlik çağını aşmak üzereydi.
Ucundan yakalamıştım zamanı.
Zira o kadar yakınken kendime, bu kadar uzak olabileceğimi hiç düşünememiştim.
“Tanıyorum” derken, bu tanımanın bir ömür devam eden süreklilik içinde pek de mantıklı bir önerme olmadığını hiç farketmemiştim.
“Biliyorum, tanıyorum, öğrendim” gibi ifadelerle sabitlerken hayatımı; yüzüme, değen ele, konuşan dile ve düşünen aklıma yabancılaştığımın farkında bile değildim çoğu zaman.
Oysa her gün, adına “hayat” dediğim yaşanmışlıklarım neler öğretiyordu neler.
“Bir daha mı?” deyip yaşamı sürdürürken, aynı hataya defalarca düşüşlerim.
Düşünüyorum da kendimi gerçekten tanısaydım, bu kadar çok hata yapar mıydım? Kızdığım davranışlarım, sevmediğim huylarım ve “Ben bunu nasıl söyledim, nasıl yaptım?” diye kızgınlıklarım olur muydu?
Aslında farkında olduğum zamanlarda da birçok hata yaptım. Ancak sayıları azdı eskiye oranla.
Yaşarken öğrendiğim: mümkün olduğu kadar hata etmemeye çalışmaktır esas olan.
Hâl böyleyken öğrendikçe, tecrübe edindikçe “Biliyor” havalarına girerek, muhataplarım hakkında yargılayıcı sonuçlara varmak konusunda hala üstüme yok.
Böyle davranarak her gün yeni ve bir o kadar farklı sürprizlerle bitiriyorum günlerimi…
Her gün “Biraz daha büyüyüp olgunlaştım” diyerek, bakıyorum kendime dev aynasında. Ve aynada masum aramayı hiç terk etmeyip suçlarken başkalarını, suçsuzluğumun tasdik edildiğini sanıyorum.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, “Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım, başım göğe ererdi” diyor. Oysa ben, bir iki malûmatla gözümü yeni açmışken, kendimi bilmiş yanılgısına sürükleyip, başkalarını yargılamalarla başlıyorum hayatıma.
Kendimi bırakıp, başkalarının peşine düşüyorum.
Başka yanılgıların, başka hataların, başka unutulmuşların...
Kızdıkça kızıyorum, benden farklı olan kişilere.
Kendini unutmanın adını “güven koyup” emin olduğum konularda saldırıyorum.
Ne kadar acı, “öğrendim” zannıyla, etrafa avazı çıktığı kadar bağırmak. Bir hiç olan haykırışları “konuştum” sanmak…
Oysa en emin olduğum yanımdı beni ilk terk eden.
Çünkü kişi öğrendikçe eğilmeyi öğrenirdi.
Susmayı, tanımayı ve yanlışını gördükçe benliğine dönerdi.
****
Ben her zaman için yanılabilme hakkına sahip olduğumu düşünürüm...
Hata yapabilme özgürlüğüm olmalı mesela.
Şaşırabilmeliyim ya da sıfır vermeli hayat bana, tercihlerim yüzünden.
Kaç kişi mükemmel olduğunu söyleyebilir ki?
Kaç kişi insan-ı kâmil olduğunu savunabilir?
Eminim ki yok denecek kadar azdır bu sorulara cevap verecek kişi.
Mükemmellik, ancak süreklilik isteyen bir hayat boyu öğrendiklerimizle son nefesimize kadar süregelen yolculuğun adıysa; muhatabımıza veryansın ederek hatalarını sayıp, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık göstermek ne kadar doğru?
“Oldum, bitti” deyip mükemmelliğe sahiplik dâvâ etmek ne kadar mantıklı?
Bence, sahip oldukça susmayı öğrenmek, ancak son nefesimize kadar sürecek mükemmelliğin ilk adımıdır..
Daha yabancıyken kendime, kalkıp başkası hakkında yorum yapıp, konuşabilir, hesap sorup, dâvâcı olabilir miyim hiç?
Sözlerini, halini, duruşunu yargılayabilir miyim bir başkasının?
Kendime bile bu hakkı vermekten acizken…
Hayat sona yaklaşırken acayip şeyler oluyor en yakınlarımızda…
saadet bayri

Avuçlarımdan kayan sadece zaman

Zaman akıp geçiyor sağımdan ve solumdan. O kadar hızlı ki, yüzümde hissediyorum rüzgârını. Bazen üşütüyor, bazen dağıtıyor, bazen de topluyor içimi. Kimi zaman sendeletiyor, kimi zaman da hiç farkında olmadan sürüklüyor beni faaliyetler içine.
Yani öylece gelip geçmiyor buralardan.
O kadar çok şeyi alıp götürüyor ki... Bu hıza inat durup bekliyorum hayatın içinde.
Bu kadar koşanları görünce ve koşarken birçok şeyi erteleyenleri fark ettiğimden beri yapıyorum bunu.
Oyun oynayamayan çocuklar, gülemeyen büyükler var bu koşuda. Ben sonuncu olmaya karar veriyorum.
Dünyanın, etrafımda döndüğünü fark etmek istiyorum. Oturmuş bekliyorum bir köşede, sabırla.
Duvar takvimimin sayfaları bitti. Yenisini taktım.
Bu böyle sürüp gidecek; tekrar bitecek ve ben yine yenisini takacağım.
Kendi ellerimle kopardığım takvim sayfalarına kızıyorum, “Koparmasaydım” diye. Sonra hâlime gülüyorum, sanki sayfaları koparmasam günler geçmeyecek. Ben her yıl günlerin bu kadar çabuk geçmesine üzüleceğim. Onlarsa, bana aldırmadan hep geçip gidecek.
Bakıyorum da hiç kimse, hiçbir şey eski hâliyle yok yeni zamanda. Hayatı tutmak ne mümkün. Hani şair “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” diyor ya...
Köşe başlarında bekliyorum. Hangi işin elinden tutsam, ya o beni bırakıyor ilgilenmediğimden ya da ben bırakıyorum sıkıldığımdan.
Ruhumdan habersiz bambaşka diyarlarda, bambaşka hayatları aynı fon müziği eşliğinde yaşıyorum.
Öylece her şeyin ortasında kalakalıyorum. Bu hengâmede her yeni yılda sevinip havalara uçuyorum. Ertesi sabah kalkınca, her şey seyrinde devam ediyor. Bu defa şaşırıyorum.
Ben neden bu kadar çok sevindim ki?
“Yaşasınlar” eşliğinde ömrümden giden bir yılı devirirken, zamana olan hıncımdan mı “Olllllley” tarzı nidalar yükseliyor dilimden?
Yeni bir yıl için yazılan yazıları okuyorum. Hepsi yeni bir hayat, iyi dilekler, mutluluklar ve en önemlisi yeni başlangıçlar temenni ediyor. Yeni yıl, yeni bir başlangıç olsun, diyorlar. Ama nafile, o da olmuyor. Zira saat gece 12 olunca, bir önceki yılda yaşadıklarımdan ders alıp, yeni yıla farklı bir şekilde tasarladığım hareketlerle başlamıyorum.
O kadar iyi dilek havada kalıyor.
***
Arada durmak lâzım, biraz soluklanmak…
Yavaş yavaş hareket etmek...
Yaşamak lazım. Yani yaşar gibi yapmamak.
Eğer bu kadar hızlı eskiyorsa zaman ve biz. Her şeyi hızla tüketiyorsak, sevdiklerimiz hiç ummadığımız anda ve zamanda kayıp gidiyorsa avuçlarımızdan, öyleyse sevdiklerimiz için biz yavaşlayalım.
Çünkü bir an geliyor, elimizi attığımız her cebimizden bir “keşke” çıkıyor. Geçmişin arkasından el sallamaksa kaderimiz, yeniye de yenice; ama farkında olarak başlamak gerek.
“Bizden artık bir şey olmaz” diyenlerdenseniz, bana da simyacının dediği gibi:
“İnsanlar ayaklarının altındaki hazineyi görmezler. Neden biliyor musun? Çünkü insanlar mucizeye inanmazlar” demek düşüyor.
Farkındalığımızı fark etmemiz duasıyla…
Saadet Bayri

9.7.08

Kimseyi Yargılamayın

Hayat bize her şeyden önce, hiç kimseyi yargılamamayı öğretsin.
Ve lütfen kimseyi yargılamayalım.
Hayat bizim yazıp çizdiğimizin, kurduğumuzun, tasarladığımızın çok ama çok dışında bir şey.
Tam “Olacak” dediğiniz bir işinizin ters yüz olduğu, “Olmaz” deyip dönüp giderken oldurulan bir şey işte.
Bunca yıl geçti hâlâ anlayabildim diyemem.
Yaşlarını hayretle karşıladığım ninelerim bile anlamamışken, yirmili yaşların içinde anlamaya dair lâkırdı etmek, komik olsa gerek.
Ama insan bu, yaşadığı her yılı bir şeyden sayıp, kendine bir rol biçince hayatın içinde, bir şeyler öğrendim yanılgısına düşüyor böyle. Sonra öğrendiği her yeni şeyle de, utanıyor söylediği bu sözden.
Ve yanılıyor, hayat hep ama hep öğretiyor. Bir türlü oldurtup, tamam dedirtmiyor.
***
Şimdilerde biraz dağınığım.
Fonda hayat, ben sözleri oluyorum.
Yine de yaşadıklarımdan öğrendiğim; kalabalıklara aykırı bir söz söylerseniz, doğru sandıklarını aslında doğru olmadığını anlatmaya çalışırsanız, kimse sizi kabullenmez.
Kendi doğrularını yaşamaya çalışanları mutlaka yargılarlar.
Bir köşe başından inerken ayrılığa, suçüstü yakalayıp, yargısız asarlar.
Siz uzaktan asılan cesedinize bakarsınız. Dokunmanıza bile müsaade etmezler.
Onlar astıkları bedeninizi temizledik sandıklarından, dokunarak kirletmenize izin vermezler.
Siz sessiz cümlelerle haykırırsınız; “Ben değildim.” Sizi duyamaz kimse.
Militan bir sukut bulaşır o günlerden ellerinize. Cesaretiniz yenik düşer cellât ihanetlere.
İçinizdeki bütün keşkeleri sürgüne yollarsınız.
Kimseler olmaz yanınızda o günden sonra.
Oysa zaten hiç kimseniz yoktu.
Kimseler var sanıldığında da.
“Seni yaraladım” diye sevinenler unutmuştur; insan sadece kendini yitirir, bir başkasını yitireyim derken...
Ve cellâtlar her zaman masum yüzlüdür.
Unutulur…
Ve kader öyle bir adalet eder ki, şaşar kalırsınız.
İnsan sanır ki; yaptığımın aynısıyla cezalandırılacağım.
İmtihan dünyasının sırrı çözülmesin diye, ummadığınız bir olayın içinde öyle bir acı çekersiniz ki; gözünüzün feri, dilinizin sesi, yüzünüzün hali değişir.
Ve eğer ferasetinizi henüz kaybetmediyseniz, kaderin nereden adalet ettiğini anlarsınız.
Sizin için, her güne başlarken kalkan ele, artık cevap verilmiştir.
Bunu her kanadığınızda ya fark eder ya etmezsiniz.
Rabbim adalet sahibidir, kanattığınız, bunu bildiği için ellerini semadan hiç indirmemiştir.
Siz bilemezsiniz.
saadet bayri

4.7.08

Annem haklıydı..

Küçükken nelere üzülürdüm bir bilseniz.
Meselâ istediğim oyuncak alınmayınca, annemi ve babamı almadıklarına pişman edene kadar uğraşırdım.
Bayağı yaramaz bir çocuktum. Evin ilk çocuğu olanın verdiği bir rahatlıktı benimkisi.
İstediğim kıyafet giydirilmeyince, artık tutana aşk olsun. Yanaklarım kızarana kadar, saatlerce ağlardım. Ağlamalarım meşhurdu o zaman.
Televizyonumuz henüz yeni alınmıştı; ben beşinci sınıfa gidiyordum yaşım on bir.
Zaten o zamanlarda siyah beyaz televizyonlar vardı. Renkli televizyon bizim için lükstü “Vay be televizyonunuz renkli mi?” diye diye imrenirdik renkli televizyon alanlara. Hatta televizyona giden anten siyahsa televizyon siyah beyaz, eğer kablonun rengi maviyse televizyon renkliydi.
Çocukluk bu ya öyle öğrenmiştik kendi aramızda.
Televizyonumuz alındığı dönemde, gece on’da başlayan filmler olurdu. Hani şimdi burun kıvırdığımız Türk filmlerinden bahsediyorum. Doksan’dan önce çok meşhur ve de güzeldi. Şimdi her ne kadar çok komik gelse de, o dönemlerde ke-yifliydi. Saatlerce beklerdim filmin başlayacağı saati ve tam filim başlayacak babam cellât gibi görünür, televizyonu kapatırdı.
“Yeter artık! Çok izledin, uyu” dediğinde hiç bir kuvvet televizyonu yeniden açamazdı.
Oysa o saate kadar hiçbir şey izlememiş, filmi beklemiş olurdum.
Ancak bunu babama anlatmak nerede ise imkânsızdı.
Saatlerce ağlardım. Aman ne ağlamak hıçkıra hıçkıra, tabir caizse tepine tepine. Sonra uyur kalırdım oracıkta. Ertesi gün yine aynı olaylar…
Derken neredeyse her gün her saatte film ve üstelik diziler çıktı. Ve şimdi kimse karışmıyor izlediklerime ve saatine ama artık izleyemiyorum. Hiçbir dizi ve film, saatlerce beklediğim o filmler kadar heyecanlı değil. Eski filmleri de izlesem gülüp geçi-yorum. Ve çocukluğumda ki o gizin ne olduğunu hâlâ merak ediyorum.
Hatırlıyorum da filmlerin sonunda kavuşsalar da ağlardım, ayrılsalar da. Gözyaşlarımın sebebi yoktu, her iki olayda duygulanmama yetiyordu.
Şimdi en acı sonlar bile tebessüm ettiriyor. Hadi canım bu kadar da değil diye birçok mantık hatası buluyorum. Ve o saflığımı hangi yaşımda unuttum diye bakınıyorum.
En ufak bir şeyde saldığım gözyaşlarım ve ağladığım bu kadar basit olaylar. Şimdi gözyaşlarıma sebep olan olaylara gülüp geçiyorum. Ve her hatırladığımda kızıyorum kendime. Keşke hiç üzülmeseydim ve bu kadar çok ağlamasaydım diye.
***
Küçükken çok mu ağladım bilmiyorum? Ama uzun zamandır gözyaşlarım tükendi. Öyle olur olmaz her şeye ağlamıyorum. Canım sıkıldı mı pencerenin kenarına oturup gelene gidene bakıyorum. Kendimi avutuyorum ve neden büyümek için bu kadar acele ettim diye de söylenmiyor değilim.
Annem der ki “Büyüdükçe derdiniz arttı. Meğer siz küçükken en güzel çağımı yaşamışım” Şimdilerde bakıyorum hayata da, sanırım hepimiz küçükken en güzel çağlarımızı yaşamışız hiç haberi-miz olmadan. Baharda yağmurların topraktaki tohumları suladığı gibi, bütün sevdiklerimizi gözyaşı yağmurumuzla sulamışız. Büyüdükçe yaz gelmiş, her yer yanmış kavrulmuş. Haliyle kuraklık olup, hiç gözyaşı akmamış ve yağmurlar kesilmiş.
Bu yüzden olsa gerek uzun zamandır burnuma çiçek kokusu gelmiyor.
Annem haklı mı ne?
Saadet Bayri

29.6.08

Yosun Kokusu

Sessiz sakin bir geceydi. Tek tük evlerin ışıkları yanıyordu. Ağaçlar rüzgarın hızıyla, tuhaf sesler çıkarıyordu. Yolumuzu bekleyen korkunç eşkiyalar gibiydiler.
Sessizce yürüdük.
İkimizden başka kimse yoktu caddelerde. Çöp kutusunu karıştıran kedileri saymazsak tabi.
Bayiden bir sigara aldım çekinerek.
Birşeyler söylemeni bekledim. En azından söylenmeni yada "yakıştı mı? hani içmeyecektin?" demeni.
Hiç birini yapmasan da küsüp, bir kaç adım önden gitmeni.
Ama bu defa hiçbir şey demedin. Sadece yüzüme bakıp yürüdün. Arkana bakıp, gelip gelmediğimi yokladın. Koşar adımlarla yetişirken sana aklım karışmıştı.
Bu vazgeçişinin işareti miydi?
Yoksa artık yorul muşmuydun? bilmiyordum.
O an denizler birbirne girdi içimde. Tufan çıkacak, bütün gemilerim alabora olacak diye korktum. Sustun sokak buz gibiydi, hafif yağmur çiseliyordu.
"Üşüdün mü?" dedim ses vermedin.
Ürpertti aramızda soğuk bir nefes gibi dolaşan acı.
Bende sustum.
Bir banka oturdun, bir evin köşesinde. Öylece kalakaldın gözlerimde.
Hafızam birden kalkıp, en eski mahzenini açıp, ne var ne yok toplayıp önüme bıraktı.
Bakamadım.
Suçunu saklamaya çalışan bir çocuk gibi, telaşlıydı bakışlarım.
Sen bakışlarını hiç ayırmadan, aklımdan geçenleri okumaya çalışıyordun. Yanılmıştın çünkü hiçbir şey düşünemiyordum.
Aklım sendeydi ne diyeceğini, ne yapacağını bekliyordum telaşla.
Bir sözün tufanım olurdu.
Yutkundun, bir kaç kez öksürdün. Önemli birşey söyleyecektin anlamıştım. Kalbimi yerinde tutmak zorlaşmıştı bu anda.
-Yosun kokusu geliyor. Duyuyor musun?
-Yosun kokusu mu?
-Evet, saatlerdir duyuyorum. Başım döndü acaba nereden geliyordur?
Yosun kokan bir şehrin, sokağında kalmış, içimdeki tufanlara bahaneler uyduruyordum. Yani herşey bu koku uğruna mıydı?
Yosun kokusu geliyordu içimden, bir ben duymuyordum.
Saadet Bayri

28.6.08

İlle de Benim

Bakışlarımın baktığı yerde ol.
Bir daha başka yere bakmasın gözlerim.

Gülümsediğim anlara sebebim ol, kimse sormasın "hayırdır"

Ve sen ille de benim ol-ille de benim
saadet bayri

Güzeldin

Yağmurlardan sonra, duyulan toprak kokusu gibi, her solukta çektim seni içime.
Sensizlik eriyip avuçlarıma doldu.. Buz gibiydi içerken, yüreğim sızladı.
Güzeldin.
Sevmek herşeyden daha güzel ,
Ruhu güzel olmayanlar sevemiyor.
İyi ki bu hep böyle oluyor.
saadet bayri

Geç kalmışım

Bugün de geç kaldım, "yakalarım"dediğim herşeye.
Sevgi kapımdan geçerken görememişim, uyuyormuşum o sıralarda.
"Kimler geldi geçti?" diye soruyor şarkılar... Ben geçenlerin değil, gidenin derdindeyim. Bir ömür geçmiş gidiyor, ben dünlerin peşindeyim.

Saçlarıma aklar düşmüş, yaşım bilmem kaçıncı seneden gün almış. Ben yorgun seferlerden dönerken, geç kalmışım kapımda bekleyenlere..

Yani habersiz geçmiş yaşam penceremden. Çocukluğum keşkelerimin arasında, gençliğim hangi zamanda olduğunu hatırlayamıyor.

Şimdilerde ağlasam mı? gülsem mi? iki delilik arasında gidip geliyorum.

Geç kaldıklarım arkamda, ben onların derdine düşüyorum.

saadet bayri

25.6.08

Yamalı Hüzünler (2)

Kelimelerle köşe kapmaca oynuyorum bugünlerde.
Onlar içimdekileri dökmek için birbiriyle yarışıyor. Ben inadına tutuyorum, kilitlediğim kapıların ardında.
Çok oldu dayandılar kapıma, ama direniyorum hâlâ.
Havalardan mıdır? Bilemiyorum.
Zira “Ben bu havalarda âşık oldum demişti” şair. Ve başına ne geldiyse, havaları sorumlu tutup, diklendikçe diklenmişti.
Uzun zamandır, sıcak günlerin özlemini çekerken, şikâyet etmeyi çok görüyorum kendime. İstediğim ve “Ah bir yaz gelse” diye içlendiğim günleri yaşarken, hâlâ “Yorgunum” demek yakışmaz dilime.
Yoksa kafama taktığım küçük şeyler yüzünden midir bu halim? Şimdilik bilmiyorum.
Çocukları görünce etrafımda, en çok istedikleri şeyi soruyorum merakla… Cevaplar hem güldürüp, hem düşündürtüyor.
Biri elleri havada, ille de söz istiyor. Sabredemeyecek kadar istekli. Söz alınca “Ben uzun boylu olmak ve sarı saçlı olmak istiyorum” diyor ve ekliyor “Bir de mavi gözlü olayım, saçlarım da uzun olsun” derken, çantasının üzerindeki çizgi film karakterini gösteriyor; “İşte bu kız gibi.” Bütün çocuklar resmin üzerine üşüşüyor, “Ben de bu kız gibi olmak istiyorum.”
Oysa hepsi o kadar güzel ki, onlar gibi olmak isteyen birçoğundan habersiz, ellerindeki nimeti fark etmeden istiyorlar.
Biri, duruyor ve “Ben gelin olmak istiyorum” diyor.
Bir diğeri “Ben en çok Convers'im olsun istiyorum. Ama sahtesi değil, gerçeğini istiyorum” diyor.
Ve bir sürü küçük, ama onlar için büyük hayal ve istek uçuşuyor havalarda.
Çocukları dinlerken gülümsüyorum, arada gözlerim doluyor ama yutkunuyorum.
Onlara imkânsız ve kocaman gelen hayaller, bana ne kadar küçük ve basit geliyor. Gözlerime yansıyan masum güzelliklerinden habersiz bir başka güzelliği istiyorlar. Oysa bana göre hiç de çekici değil o istedikleri güzellik. Bunu o küçük yüreklerine anlatmak nerede ise imkânsız.
Bir ara kendime dönüyorum, benim de tıpkı bu kadar küçük hayallerim yok mu?
Benim de bu mânâsız ve sıradan isteklerime hayat gülüyor arada.
Boşuna dememişler zira bilenler: “İnsan kurar kader güler” diye.
Eğiyorum, isteklerimin başını…
İnsan büyüyor, ama istekleri hâlâ çocuk.
***
Meselâ bazen üzülüyorum. Üzülmek olağan da, ilginç olan; neye üzüldüğümü unutmam.
Sizin de başınıza geliyor mu böyle durumlar? Geliyorsa; epey rahatsız edici bir durum olduğunu biliyorsunuzdur.
Ben böyle durumlarda, kendimi tesellî etmek için neye üzüldüğümü hatırlayıp, bin tane sebep sunuyorum üzülmemem için. Her zaman başarılı olduğum söylenemez.
Hayat arada hüzünleri yama yapıp dikiyor üzerime. Bu elbiseleri hiç beğenmesem de, onlarla gezmek zorunda kalıyorum.
Her güne bir şikâyet sunuyorum çoğu zaman. Yeni icatlar yapar gibi, her gün yeni bir hüzün çıkarıyorum karşıma.
Sonra kızıp kendime, sahip olduğum birçok şeyi saatlerce sıralayıp, susuyorum. Zira hüzünden eser kalmıyor geriye.
Hüzün gelmeden, nelere sahip olup, neden mutlu olmanız gerektiğini siz de arada hatırlatın kendinize...
Tavsiye ederim. İyi geliyor.
saadet bayri

18.6.08

Bu bir serenattır (2)

Yüzümde bir tokat izi, hâlâ ilk günkü kadar sızlıyor.
Bir kaç damla kan, dişlerimin arasında. Yutkundukça, yeniden deşiliyor yaram. Kızılcık şerbeti diyorlardı bu tadın adına, henüz öğreniyorum.
Suçlu arıyorum, bütün yaptıklarımı yükleyecek. “Sebebimsin” deyip bütün keşkelerimi heybesine dolduracak birini arıyorum geçmişimde.
Ben ararken, bir de bakıyorum, suç arkasını dönmüş gidiyor. Sahip aramaktan yorgun, bacakları titriyor. Kime yaklaştıysa, sırt dönmüş ona. Bu yüzden yorgun bir hâlde. O da kimden kaldığının, kime gideceğinin şaşkınlığı içinde.
Ona da kızamıyorum.
Acı; nefes nefese geldiğinden, hissedemiyorum henüz.
Gelip kurulmuş hemen, hayat yoluma. Ne “Yol ver, geçeyim.” diyebiliyorum. Ne “Kalk, yoluna git”… Ben de oturmuşum dizinin dibine, nefeslenmesini bekliyorum.
Ruhum şaşkın, “Ne yapsam?” diye, viran bir şehrin başında bekliyor.
Kalmak ve gitmek arasında sıkışığım.
Ne arkamda bırakabiliyorum “Benim” dediklerimi. Ne sahip çıkabiliyorum, ellerimden kaydıkça. Hiçbir şeyi tutmanın mümkün olmadığını, bir kez daha fark ediyorum; ömrümün içinden geçerken, yanıma aldıklarımı kaybederken tek tek.
Sahip olduklarımın, sadece emanet olduğunu anlıyorum. Sonra kızıp duruyorum, aynadaki çehreme… Neden sahip olmayınca bu kadar üzülüyorsun.
Sahip olduğunu sandıkların bile senin değilken.
Katil bir yüz beliriyor gölgelerden.
Birileri eşkalini çizmemi istiyor, gördüğüm suretin. Her çizdiğim şekil, benden biraz daha uzağa düşüyor.
Şizofrene çıkmış adım, üçüncü sayfada.
Oysa ben değildim anılarımı öldüren. “Unutkanlık” denilen hastalık düşünce bütün “unutamam” dediklerimin arasına, hangisini saklasaydım ki; hatırlayamıyorum… Yani yaşadıklarım bile benim olmuyor ve hiçbir şeye sahip çıkamıyorum, âcizim.
Kimse bilmiyor, tek suçlunun bu illet hastalığın olduğunu.
***
Gözlerinin iplerinde sallandırdın her sözümü. Bütün gerçek dediklerim, yalan çıktı ve içimin boşluğuna gelince, intihar etti bir bir.
İnanmadılar, hayatın içinde tek başımıza olduğumuza, sahiplikleriyle gururlananlar. Sustum.
Bilsen...
Kaç kere vazgeçtim, yaşayacaklarımdan. Ve “bir daha mı?” diye, tehdit ettim yarınlarımı.
Dinmedi, burnumu sızlatan yanık kokuları. Gidişime sürtüne sürtüne alev almış bütün bıraktıklarım. Külleri dağılmış caddelerime.
Şimdi ben, hangisini delil diye sunayım soranlara.
Bırak, dokunma...
Adım kalsın manşetlerde, şaşkın bir bakışla....
Söylesene: Bu kaçıncı idam mangası gönderdiğin ey geçmişim?
Serenat olsun sana... Aç pencereni! Ömrümü sallandıracağım.
saadet bayri

17.6.08

Cevşen

Ey azametine her şeyin boyun eğdiği,
Ey kudretine her şeyin teslim olduğu,
Ey izzetine karşı herşeyin zelil olduğu,
Ey heybetine karşı her şeyin eğildiği,
Ey korkusundan dağların yarılıp parçalandığı,
Ey emriyle göklerin ayakta durduğu,
Ey izniyle yerlerin karar kıldığı,
Ey gök görültüsü kendisini hamd ile tesbih ettiği,
Ey memleketinin ehline zulmetmeyen!
Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin.
Senden başka ilah yok ki bize imdat etsin.
Eman ver bize, eman diliyoruz.
Bizi Cehennem azabından kurtar!
(Cevşen)

14.6.08

Gel de

"Gel" de ne olur.
Bir kereliğine dilin yalan söylesin, de işte. Şu arkaya bakan yüzüm, gülsün . Yaşlarımla ıslattığım şu çehrem, aydınlanıversin. Yağmurum nisan yağmuru gibi, tohumlarımı çatlatsın

Sadece bir kereliğine "gel "de

"Gel" de bir kere de ve bitsin içimin yangını.

Ne zamandır, kesik kesik geliyor dünler avucuma. Gideyim diyorum, anılar çelme takıyor yollarda bana. Şimdi ben hangi kapıda kime ne diyeyim?

Yorgunum... Yorgunluğumdan konuşamıyorum.

Sense hicap örtmüş sanıyorsun dilimi.

Ah! yüreğimi yüreğine esir eden.... Konuşamayacak kadar içemedim ben aşkın zehrini. Üzgünüm.

saadet bayri

13.6.08

Buhurdanlıkta yüreğim

"Aşk; yar buhurdanında kalbin tütmesiymiş,

Aşk; hak etmeyene kalbin meyletmesiymiş."

demişler sevgili.

Ama inan bu sözü söylerken seni tanımıyorlarmış.

Seni tanısalardı, aşkın aslında bir damla yaşta saklı olduğunu, bir pencere ardında gizli olduğunu anlarlardı.

Ama geç kaldın sevgili, bütün şiirler yazıldı, bütün masallar okundu. Sen geldiğinde, ben vuslata gidiyordum.
Artık sen buhurdanına koy yüreğimi, tütsün "vuslat" diye diye şimdi.

saadet bayri

10.6.08

Öğrenmemelisin

Zaman geldi artık gitmelisin.
Sakın ardına bakmaya çalışma, sen birşey görmemelisin. Ağlarım diye sakın sıkma kendini , ağlamayı öğrenemedim henüz. Sende bunu öğrenmemelisin.
saadet bayri

9.6.08

Mesneviden

Bahar mevsiminde ”Güllere; “içinizdeki gizli sırları dökün, gönlünüzde Hakk sevgisine ait ne varsa onları açığa vurun!
Mağara dostu ile halvet zamanı geldi dendi !
Bu ilkbahar mevsiminde duyguların içinizde kalması doğru değildir” diye emir verildi.

Can kuşu; “Yâ Hû” deyince, kumru “Kû, Kû; nerede, nerede ? Onun kokusunu bile alamadın, sana bekleyiş hissesi düştü!” demeye başladı. Bu arada, bahçede bulunan çınar ağacı üzüme yüzünü çevirdi de “Ey hep yerlere baş koymuş secdeye kapanmış üzüm! Kendinde güç bul, ayağa kalk da etrafına bak; her şey yeniden dünyaya geldi! Dünya gelinler gibi süslendi, güzelleşti! Senin gözün bir şey görmüyor” dedi.
Üzüm; “ben kendi isteğimle, kendim secdeye kapanmadım! Beni O secde ettiriyor” dedi.
Elma, kendisini bir şey zannederek bir davaya girişti : “Benim Cenâb-ı Hakk"a karşı zannım iyidir; O her şeyi yerinde ve güzel yaratır” diyerek benliğe kapıldığı için,”Bakalım elma sözünde duruyor eziyetlere katlanıyor mu, Allah"tan gelen belâlara sabrediyor mu ?” diye Cenâb-ı Hakk tarafından imtihan edilmek istendi.
O yüzden herkes onu taşlamaya, başına taşlar yağdırmaya başladı.
Elma gibi taşlanan başına belalar gelen kişi de, Hakk"a gerçekten bağlı er kişi ise atılan taşlardan şikayet şöyle dursun, güler, neşelenir.
Çünkü o taşlar padişahlar padişahından geliyor.

4.6.08

Biletimi Yırtıyorum

Sükûtun kapısındayım bugün.
Zorla gelmişim.
Sürünerek aşmışım bu yolları.
Ayaklarım yara bere içinde, sarmaya bile zaman bulamamışım. İzimi kırmızı bir boya damlatarak sürmüşüm. Yabancı gelmemiş bu kapı bana. Zira çocukluğumdan kalma “Çocuklar konuşmaz” ikazını sırtıma yüklediklerinden yadırgamamışım bu durumu, bir daha çıkarmaya da cesaret edememişim.
O kadar çok şey birikmiş ki içimde, hangisini yutkunacağıma şaşmışım. Kimi sözleri çok söylemek isterken çekinmiş, utanmış, başımı öne eğmişim. Söyleyemediklerim bir mahzenin en kuytu köşesine gizlenip kalmış.
Kimisini söylemek istemiyorken, çıkıp gitmiş benden habersiz. Kime ne zarar verdiğini bilmeden, yakıp yıkmış her yeri.
Yıllardır “Sus” denildikçe konuşmuşum içimden, “Cevap verme” dediklerinde, inadına cevaplamışım her söyleneni sessizce.
Önce susmayı öğrettiklerinden, hırs yapmışım kelimelere.
Yaşım çocuk denecek kadar küçüktü ve ağzımı her açıp, bir şey söyleyecekken: “Sen sus! Kes sesini” sözüyle, susturulduğumdan olsa gerek.
Büyüyünce ilk işim konuşmak oldu. Susmadan, durmadan, düşünmeden, sınamadan konuşmak. Kimsenin bilmediği cevapları, bağıra bağıra duyurmuşum. Biraz geç kalmış olsam da, umurumda olmamış. Nerede nasıl konuşacağımı öğre-nemediğimden. Kelimeler en büyük düşmanım olup, yakmış başımı.
***
Sükûtun kapısındayım
Çocukken sükûtumla kanlı bıçaklı iken, şimdi cümlelerle dâvâlıyım.
Oysa şimdi ne kadar çok şey söylemek istiyorum, bütün birikmişlikleri anlatacakken susuyorum ve kapının önünde beklemekteyim.
Bir kargaşa ruhumda.
Hafızamın çeperlerine kadar gelen kaçaklar var. “Söylenmemesi gerekenler” mahzeninde sakladığım cümleler, koparıp zincirlerini gelmişler.
Zorluyorlar sınırımı.
İsyan var kelimelerle aramda.
Sınanmaktayım farkındayım.
Bu başka bir öfke, başka bir hiddet.
Konuşursam hiçbir şey kararında kalmayacak. Bu defa taşlar galeyana gelip, harekete geçecek.
Elim tereddüt halinde kalmış. Çalsam mı? Çalmasam mı? Yine kapılarda kalmış kararlarım. Kabul edilirsem, zor bir imtihanı seçmiş olacağım. Kelimelerin iktisadını yaparken, içimdekilerin ağırlığından belki yitip gideceğim.
Sabır tavsiye ediyorum, hiç tanımadığım yanıma.
“Sabır kalmadı.” diyor içimde ayrık bir ses. “
Susuyorum.
Yeniden başlamalıyım, sözsüzlüğe biliyorum.
Ancak ben böyle susarken, başka biri yetişiyor imdada ve “Sabır sabrın bittiği yerde başlar” diyor. Hatırlıyorum, sükûtun diğer adının sabır olduğunu.
Sükûtun kapısına gidip gelen elimi tutup, kapıyı açmaya çalışıyorum.
Ve kapının açılmasını beklerken, kapıdan dönen nicelerinin kervanına katılmak için aldığım bileti yırtıyorum.
saadet bayri

1.6.08

Gerçeğim

"Hiçbir şey için geç değil."Diyor gözgüdeki suretim.
Ben de uzun zamandır inandırmaya çalışıyorum,
göremediğim gerçeğimi bu gerçeğe
saadet bayri

31.5.08

Eskiler

arama gidişinin dönüşünde, bıraktıklarını
hatırla
bir daha bulamazsın eskiyi eski yerinde.
ya yaşamı, ertele.
yada yaşarken kıymet bil ki;
ararken pişmanlık gezinmesin gözlerinde
saadet bayri

28.5.08

Aramızda yıllar var cancağızım

Dinle cancağızım!
Sanma sana ve yaşına uzak bir yerlerdeyim. Her ne kadar “Anladım” derken bile anlamadığımı haykırsam da, inan yakınlaştırmaya çalışıyorum zamanı, tarihi ve aradaki yılları.
Yani hissetmeye çalışıyorum; seni ve yaşını.
Şimdilerde ne diyorlar ona, hatırladım “empati” yapıyorum. Ve bu şekilde ne kadar anlaşılırsan, inan en az o kadar anlıyorum.
“Senin zamanında...” diye başlayan sözlere çok kızmıştım, senin yaşındayken. Bak ben de yapıyorum aynı hatayı. Arada “Senin yaşında biz böyle miydik? Ya da böyle yaptık” diyerek seni, benzetmeye çalışıyorum hiç tanımadığın birine. Benim görmeyi çok istediğim hayalimdeki kişiye.
İnsan tahta sıralara bakıp, tebeşir kokularını soluyup, soluksuz uykuları, sabahsız geceleri özlerken. Hayatı tıpkı o tebeşir gibi beyaz, pembe ya da mavi görüyor.
Hiç siyah görmüyor değil mi?
Görse de kendine yakıştırmıyor.
“Bana uymaz, bu renk tarzım değil” diyerek, görmeden geçip gidiyor. Ama o renk hayatımızın içine karışıyor ve bir gün mutlaka kendini beyazın ya da pembenin içine karışarak gösteriyor. Bir daha ayırmak imkânsızlaşıyor; en sevdiğimiz renklerin içinden, hiç sevmediğimiz bu rengi.
Ama unutuyoruz cancağızım; sıralardan kurtulmadan hayat peçesini aralamıyor. Elbet çok daha erken hayatla yüz göz olanlar var. Ancak bu genele girmez bilirsin.
Tıpkı masallardaki padişahın kızı gibi hayat.
Hani kralın kızı geçince şehir meydanından, bütün halk başını yere eğmek zorunda kalırdı.
Hasbelkader aramızdan biri çıkıp, başını kaldırıyor ve kralın kızı peçesini hafif aralayıp, ona tebessüm ediyor. Ve o genç bir ömür bu tebessümün aşığı olup, unutamıyor.
Belki kralın kızı çok çirkindi. Belki bir ayağı sakattı. Hatta daha ileri belki çok huysuz, çok cimri, çok konuşan biriydi. Ve kim bilir daha ne kadar belkileri vardı. Ama peçenin ardından o tebessüm gören gence saatlerce anlatsan bunu, asla kabul etmez, sevdasından vazgeçmezdi.
Bizler de böyleyiz aslında.
Hayatı her haliyle yaşayan biri, bize ne kadar nasihat ederse etsin yaşadıklarımız kadar tesirli olmuyor söyledikleri. Mutlaka görmek, yaşamak ve tatmak istiyoruz heyecan ve merakla her şeyi.
Her neyse cancağızım.
Sana nasihat etmekten vazgeçip diyorum ki;
“Yaşanılmış bir hayatı yeniden yaşamak pek akıl kârı olmasa gerek. Tecrübeye dönmüş yaşanmışlıkları—ben de yapayım—diye yeniden yaşamaya kalkma. Başkalarının yanlışlarını, bir daha tekrarlamamak için ders al.
Akıllı insan başkalarının tecrübesini hayatına katar, aynı hatayı tekrar yapmaz. Tecrübeleri kendine has olur.
Çok sıkılınca rüzgârı hatırla cancağızım.
Bir anda gelir ve geçer. O giderken tozu dumana katar, sen kendi derdine düşersin o an. Rüzgâr dinince de, geride kalan yıkıntılar acıtır canını. Sen gençlik rüzgârıyla savrulurken hayatın içinde, kendini kolla ve lütfen takılma o rüzgârın peşine.
Rüzgâr dinip, güneş açtığında, gördüklerin canını acıtabilir.
Sen şimdi esen rüzgârlarını poyraza çevirmeye bak.
Sen…
Neyse sen en iyisi, yine sen olarak kalmaya çalış. Kirlenmeden, saf ve temiz olarak. Hayattan ve bu dünya gençlerinden ümidini kesenlere inat.
Tek başına ve elinde kimseye emanet edemediğin ve O’nun muhabbetinden başka hiçbir şeyi sığdıramadığın yüreğinle yap bu mücadeleni.
Saadet Bayri

24.5.08

Sukutun Kapısında

Sukutun kapısındayım bugünlerde.
O kadar çok şey var ki içimde birikip, dilime kadar gelen. Ama hiç birini anlatamıyorum. Bir kargaşa ruhumda. Hafızamın çeperlerine kadar gelen kaçaklar var. "Söylenmemesi gerekenler" mahzenine sakladığım kelimeler, kopartıp zincirlerini gelmişler sınırıma.
Sınanmaktayım biliyorum.
Bu başka bir hiddet.
Konuşursam hiçbir şey kararında kalmayacak bu defa, taşlar galeyana gelip, harekete geçecek.
Sabır tavsiye ediyorum, hiç tanımadığım yanıma. "Sabır kalmadı" diyor, ayrık bir ses. Hatırlıyorum: sabır sabrın bittiği yerde başlar.
Sabrın kullanılması gereken an, bu an. Biliyorum.
Sukutun kapısına gidip gelen elimi tutup, kapıyı çalıyorum. Kapının açılmasını beklerken: kapıdan dönen nicelerinin kervanına katılmak için aldığım bileti, yırtıyorum.
Saadet BAYRİ

17.5.08

Ecel gelince

Bir ihbar yapılmış, dün gece sabaha karşı. Daha gün tam ışımadan, şehir uykudan uyanmadan. Birinin eşkali verilmiş, tam olarak bilinmese de hayal meyal görülmüş.
Arayanın sesi titrediğinden, ne dediği tam olarak anlaşılmamış. Nefes nefese imiş, duyulmasın diye de çok kısıkmış sesi. Anladıkları kadarıyla almışlar adresi, bilmem kaçıncı tekrardan sonra çözmüşler bu bilmeceyi. "O geldi sonunda. Yetişin kurtarın beni" diyormuş her kelimenin ardında.
Bu sabah ezanla birlikte bir de sela verildi.
Anlayamadık, bu kadar acil kim terketti bu şehri. Acısı kulaklarımıza, değdi.
Selayı dinlerken, karşı apartmanın önünde ki sesler artınca kalkıp, araladım pencereyi. Ölmüş karşı komşumuz sabaha karşı ansızın.
Hem de telefon başında. Şaştım o saatte kimi aramış ki?
Polisler konuşurken, duydum.
Bir not bulmuşlar ellerinin arasındaki kâğıtta.
"Ecel kapını çaldığı zaman, evi telaşa verme. O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın."
saadet bayri