11.11.12

Ey kendim! Hazırlan yolculuk var


Yağmurlar bahçede oyun oynayan kızımın saçlarına düşerken, elleriyle saçlarını tutması komik geldi. Arkadaşıyla birlikte ıslanmamak için kahkahalarla koşarken, çocuk olmanın heyecan kokan bir serüven olduğunu fark ettim. Ona öğrettiğim “Yağmur yağıyor –Seller akıyor-Arap kızı camdan bakıyor” şarkısı dilinde, hiçbir şey umurunda değildi. Bu şen şakrak hâlini seyir ederken, alışmış gözlerimin yorgunluğunu hissettim. “Yağmur işte” der gibi bakan gözlerim ve “Çocuk işte diyerek tebessüm eden yüzüm... Birbirinden çok ayrı duygulardan haber veriyordu.

Zamanla büyümekle kalmamıştım. Çocukluğum ellerimden kayıp giderken keyiflendiğim şeylerin adını ve şeklini değiştirmişti. Belki de uzun zamandır alışkanlığın pençesinde kıvranırken rabbim bu yavruyla yeniden mucizelerini fark edip, tanıklık etmem için bir fırsat daha veriyordu.
Usulca kalktım oturduğum banktan. Beni yağmurdan koruyan çardağın şemsiyeliğinden azat edip benliğimi, başımı kaldırmadan avuçlarımı açtım ve birkaç damla yağmur tanesinin ellerimi ıslatmasına izin verdim. Bir tane bir tane daha derken tebessüm ve yorgun bir ruhla gidip banka oturdum. O çocukların ardından koşacak heyecanı bulamadım içimde. Ne zaman bu kadar yorulduğumu düşünmem gerekti ama onuda erteledim.
***
Hızlı yaşamaya alıştığımdan ya da öyle yaşamak zorunda hissettiğimden günlük yaşamın içinde unuttuğum keyifler var. Sabah uyanırken o gün yapılması gerekenlerin listesi uzarken, ilk defa bütün odaları dağınıklığıyla bıraktım o sabah… Oyuncaklar yerde, minderler ters düz edilmiş. Kahvaltı sofrası tezgâhın üzerinde…  Giyinip çıktık erkenden dışarıya… Sonbaharın geldiğini bildiğimizden düşen yapraklarını topladık birkaç ağacın. Birlikte yaprakların sararan ve sarının bin bir rengine bürünmüş hallerini inceledik. Sonbaharın ne demek olduğunu konuştuk. Ellerimizde yapraklarla evin yolunu tuttuk. Evimize misafir ettiğimiz bu yaprakları ise çeşit çeşit renklere boyadık.
Ne zaman bir yaprağa dokunduğumu hatırlamaya çalıştım ama hafızam en ufak bir ipucu vermedi. Anı yaşamanın hayrını düşünüp vazgeçtim kendimi sorgulamaktan. O gün sonbahara “Merhaba” dedim küçük bir hanımla. Onun hayret dolu bakışları, benim yorgun bakışlarıma eşlik edince anladım ki; çocuklar bu yaşamı yeniden keşfetmek için bize verilmiş nimetler. Belki onlar bizim unuttuğumuz çocuk yanımız.
***
Minibüse yetişmek için acele ediyorum. Defalarca saate bakıyor, kıyafetlerini aceleyle giydirmeye çalışıyorum kızımı. Kızım bana bakıp “Yavaş anne yavaş. Sonrakine bineriz” dediğinde, henüz bozulmamış ve hızlanmamış bir fıtratı nasıl hızlandırmaya çalıştığımı gördüm. Bir sonraki minibüse binmekle bir şey kaybetmiş olmazdım. Ama bu kadar aceleyle kızımı hem bedenen, hem ruhen incitebilirdim.
Beklemeyi ve sabretmeyi yeniden öğreniyorum. Ve inanın bu yaştan sonra yavaşlamak çok zor. Sanki her şeye yetişmek zorundayım. Sanki her şey zamanında yapılmalı diye bir kanun var. Sanırım bu telaş ve vakitsizlik ayrıntıları göz ardı etmeme sebep oluyor.
Fıtratıma geri dönüş yolculuğuna başladığım bu günlerde kendime sesleniyorum:
“Ey kendim! Bana hazırlan, sana geliyorum.”
Saadet bayri

Sevmek Samimiyetle Başlar


“Sevmek ölmekle başlar” demiş şâir. Bu sözü söylerken, bir insanı sevmenin zorluğundan mı dem vurmak istemiş, yoksa bir insanı sevmenin tamamen “O” olmakla eş değer olduğunu düşündüğünden mi, bilemiyorum. Ama bana sorarsanız, “Sevmek ölmekle değil, samimiyetle başlar.” Öyle ki; yaptıklarımla, yerine getirdiklerimle ilgili bir durumdur bu.

Samimiyetin temelini ise kişinin kendine olan güveni oluşturur. Yani ne istediğini bilen, hayattan ve çevresindekilerden ne beklediğini anlamış ve kendi sınırlarını belirlemiştir. Bu kesin çizgiler sayesinde misafir olduğu yürekleri incitmez ve onlar tarafından da incinmez. Nitekim Mevlânâ ne güzel söylemiştir: “Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder, hem kendini.”

Ne istediğini bilen insan, hatalarını, eksikliklerini itiraf edebilir. Ve dolayısıyla kendini düzeltme, yenileme ve gelişme şansını da yakalamış olur. Her türlü yanlışın hesabını önce kendinde bulma olgunluğunu gösterdiği için de, kendini yargıladıktan sora başkalarına yönelir. Böyle davrandığı içindir ki, “Kimse beni anlamıyor. Anlamak istemiyor”gibisinden iç huzursuzluğu haber veren cümleler kurmaz. “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur (Oğuz Atay)”olgunluğuna erişir.

**

Günümüz sevgilerinin bu kadar yaralı ve arızalı olmasının sebebi biraz da samimiyetsizliğimizden ileri gelmiyor mu? “Ama nişanlı iken böyle değildi”diyen hanımefendi, sevdiği adamın kendisi olmadığından şikâyet ediyor olmasın. Hanımefendiyi çok beğendiği için kendi benliğinden sıyrılıp, kendini beğendirmek için de bambaşka bir kimliğe bürünmek… Kendi olmaktan çekinen; ama başkası olmayı da beceremeyen kişiler, sevdiklerinin hayal kırıklarına bastıkça hem acıtan, hem acınan taraf oluyor. Devamında ise evlilik gibi önemli bir müessesenin kökünü baltalayan tecrübeler.

“Evleninceye kadar kimse tanınmaz.”

“Aynı evi paylaşmayınca kimin ne olduğu bilinmez”

“Aman evlenip, benim gibi başını yakma” cümle kalıpları kalıyor avucumuzda.

Biri hasbelkader tersini iddia edince de “Kim bilir ne derdi var da kapatmaya çalışıyor” diye envaiçeşit kehanetlerde bulunuyoruz. Çünkü bakışlarımızın rotası uzun zamandır samimiyete ayarlı değil.

Sevmek samimiyetle başlar. Ve kendin kalarak olgunlaşır.

“O da tıpkı benim gibi” dediğiniz anda yol arkadaşlığınız başlamış demektir meselâ. Artık “acabalı” cümleler geçmiyordur zihninizden. “Şunu söylesem ne düşünür?” cümle kalıpları kalkmıştır vitrininizden. Geriye “Biliyor musun bugün ne oldu?” diye başlayıp saatlerce devam eden sohbetler kalır. Sevdiklerinizin yanından ayrılırken, ardınızdan sizi üzecek tek bir sözcük gelmeyeceğini bilirsiniz.

Çünkü siz seçmiş ve seçilmişsinizdir. Bu hâlin keyfini ise düşünmeden, planlamadan yapılan paylaşımlarla çıkarırsınız.

Ne mutlu samimiyetini hâlâ diri tutan ve samimî birliktelik yaşayanlara…

(Saadet Bayri)

Babama sorulmayan soru





Babamın hiç duymadığı bu soruyu, kızımın babası başta olmak üzere, birçok baba duymuştur. Bu soruyu duyan babaların ne düşündüğünü ya da nasıl cevapladıklarını bilemem; ama kızımın babası, hayretler içinde, “Bu yasaklı zamanda, bu soru sorulur mu?” demekten alamıyor kendini.


Zaman değişti demiyorum. Ancak kapitalist düzen bizleri çok; ama çok değiştirdi. Tüketim çılgınlığı bir virüs gibi ruhumuza girmiş ve onu kemirmekte; kim bilir önce manevî değerlerimizi sonra ailevî temellerimizi en son çocuklarımızın yarınlarını…
“Hanımınız çalışıyor mu?” sorusu, babamın duymadığı ve sanırım seksen kuşağı olan birçok yaşıtımın da babasının duymadığı soruydu. Kaldı ki, böyle bir soru dinî konularda hassas kesimde asla sorulmaz, çalışan hanımlar ise azınlığı oluşturduğu için pek önemsenmezdi. Çünkü hanımlar dışarıda değil, evde çalışırdı. Bu sebepten olsa gerek, evlerde bereket, eşler arasında huzur, bir de iktisat dediğimiz manevî çimento vardı.
Annem yazın kış hazırlığına başlar, reçel, kurutma, salça ve her türlü sebzeden azar azar buzluğa yerleştirir ve “Kışın bu sebzeleri almak çok pahalı. Bu kadar lezzetli de olmuyor” diye ekler, yorulurken içinde tatlı bir huzur hissederdi. Okuldan eve geldiğim zamanlarsa, annemin sıcacık tebessümünü görürdüm önce kapıda. Devamında ise mis gibi bir koku duyar, sevinçle girdiğim kapıdan yer sofrasına kurulmuş nefis yemekler karşılardı beni. Hayatımın çok eksiği vardı oysa. Altı yamanmış çorabım, büyük iken küçültülmüş elbisem, annemin kendi emeğiyle diktiği etekler ve pijamalar... Ama bu kadar eksikliğin yanında, akşamları kahkahalarla oyunlar oynadığım babam vardı. Ve fırsat buldukça, bana kitaplar okuyan annem… İlkokula giderken, televizyonumuz yoktu; alacak imkânımız da… Ama saatlerce süren çay sohbetimiz ve saatlerce anlattığım sıra arkadaşlarım vardı. Belki de eksikliklerimiz kadar, özlediklerimiz kadar ve alamadıklarımız kadar mutluyduk.
Bayram gelmeden önce bayram hazırlıkları yapılırdı ve en önemli bayram hazırlığı ise alınacak yeni elbisemdi. Orta halli bir evin dört çocuğunun ilki olunca, öyle birkaç tane yeni elbise, birkaç tane ayakkabım yoktu dolabımda. Hoş, dolabım bile yoktu ya… Tokasından çorabına ve elbisesinden ayakkabısına, bayramdan bayrama alınan bayramlıklarım vardı. Günlerce giyip çıkarır, aynanın karşısında kendimi izlerdim. Bayram sabahı ise erkenden kalkar, annemin kınaladığı ellerimi yıkar, bayramlık elbisemi giyer, bayram namazından gelecek babamı beklerdim. O bekleyişteki heyecanı ise bunca yıl geçti, hiçbir şeyin içinde bulamadığımı da itiraf etmek isterim. Dahası, belki de bunun için eski bayramlar hiç; ama hiç unutulmuyordu. Belki de bu sebeple komşuluklar güçlü, aileler de bu kadar küçük şeylerden sarsılmıyordu.
Annem hiç “Keşke çalışsaydım” demedi ve bana da: “Mutlaka oku, eşine muhtaç olma. Ayaklarının üzerinde dur.” diye öğütler vermedi. Annem bana önce eş, sonra anne olmayı öğretti. O biliyordu ki, ne olursam olayım, ömrümün bir ânında eş ve anne olacaktım. Hayatın içinde ne kadar iyi bir eş ve ne kadar iyi bir anne olursam, o kadar mutlu olacak ve o kadar mutlu edecektim. Bunun yanında, bana iktisat etmeyi de öğretti annem. Bir maaşla dört çocuk büyüten annem, şükretmenin ne büyük bir hazine olduğunu fark ettirirken, bunu sözleriyle değil, hayatıyla gösterdi. Aradan otuz yıl geçen evliliklerinin ardından, babam bir kere bile annemin neden çalışmadığını düşünmedi ve annem bir kere bile neden çalışmıyorum diye üzülmedi.
Bakıyorum da, çalışmadığı hâlde, çalışan gelin arayan kayınvalidelere tebessüm ediyorum. Bir de “Ben okuyamadım, bari sen oku” diyen annelere… Sahi, dışarıda ayakları üzerinde durmasını öğütlediğimiz kızlarımıza, evin içinde ayakları üzerinde değil de yürekleri üzerinde durmaları gerektiğini öğütlemeyi unutmuyor muyuz?
“Ben de çalışıyorum. Bana karışamazsın” deyip kapıyı çekip çıkan kadınların sayısı arttıkça, eften püften sebeplerden biten evlilikleri bu mantığın bir sonucu olarak görmeyecek miyiz? Peki bu kadar çok şeye sahip olmak için, bu kadar çok değerden taviz verirken, kazandıklarımız bizi eskisi kadar mutlu etti mi? En önemlisi, çocuklarımızın elinden bayramlarını çalarken, yeni bir kıyafet almanın önem ve heyecanını, yeni bir oyuncağın unutulmaz tadını esirgerken, yarınlarından neler çaldığımızın farkında mıyız?
Bence “Eşiniz çalışıyor mu?” gibi sorular sormadan önce bu tarz sorular sormak daha sağlıklı olacaktır.
Saadet Bayri


Bir çocuk, bir hisse







Kızımla eve dönüyoruz. Yorgun geçen günün ardından, oturduğumuz koltuğa yığılıp kalıyoruz. Kendimizce sohbet halindeyiz. Dışarıdaki insanları, uçan kuşları, kedileri… Gördüğümüz ne varsa, sohbetimizin içine dâhil ediyoruz.


“Kediler neden kuyruğunu sallıyor anne?” “Mutlu oldukları için.” “Neden mutlu olurlar?” “Hoşlarına gittiği için.” “Neden hoşlarına gider?” türünden sorular başladı mı, kurtulmak ne mümkün. Bir ara dalgınlıkla iki soruya da aynı cevabı veriyorum. Üç yaşındaki kızımın dikkatinden kaçmıyor bu durum. “Ama bunu söyledin…” ifadesiyle uyarılıyorum. Küçük bir özrün ardından, daha dikkatliyim soruları cevaplarken.

Derken, “Su ister misin abla?” sesiyle irkiliyorum. Kızım dönüyor ve “Bize su vermek istiyor” dediğinde, bu küçük çocuğa yöneliyor bakışlarım. 7- 8 yaşlarında bir çocuk. Kısa kesilmiş saçları, güneşten kararmış teni ve ışılışıl parlayan gözleri… Sorusunu yineliyor; “Abla lütfen su alır mısın?” Belli ki elindeki suları bitirmeli akşama kadar. Elinde bir koli su şişesi… Eğilip bir tane alıyorum, ücretini öderken siyahlaşmış ellerine değiyor gözlerim.

Ertelenmiş bir çocukluk göz kırpıyor sessizce arkasından. Yaşıtlarının oyun oynadığı bu saatlerde, küçücük elleri ve kocaman yüreğiyle hayatın ona erken yüklediği bir yükü taşıma gayretinde. Koca koca adamlarla söz yarıştırıp, parasını vermeyenlerin peşinden ağlıyor. Hasta bir babası vardı belki. Annesi bu küçük yavrucağın getireceği birkaç kuruşu bekliyor olabilirdi.
Nedense, bir ara tekrar gözüm ilişti bu minik satıcıya. Su şişelerini yere bırakmış, kendisi de yanına diz çökmüş ve kazandığı bozuk paraları yere dizmişoyun oynuyor. Gözlerim nemlenirken tebessüm ettim, “Her ne kadar çok erken yaşta tanısan da hayatı, senin aslın çocuktur yavrum, çocuk…” cümleleri döküldü dilimden.

Başka bir çocuk yanaştı birkaç dakika sonra yanına: “İstersen parasına oynayalım seninle…” Alelacele parasını toplayıp cebine yerleştirdi ve “Olmaz, bu paraları su satarak kazandım ben.” Sonra su şişelerini aldı omuzuna, yeniden başladı bağırmaya: “Su isteyen var mı?”
Bazı zamanlarda önemsemediğim birkaç kuruşun değerini bu çocuğa sorsam, acaba bana nasıl bir hayat dersi verirdi ya da şimdi evinde akşam yemeği için çağrılan ve inatlaşıp gelmeyen veyahut da yemek seçen çocukları sorsaydım, ne derdi?

Bilinmez… Ama her şeyden önce çocuk olduğu bütün cümlelerinden hissedilirdi.
Saadet Bayri



16.5.12

Kelimelerim Saklandı

Kelamlarımı çürütmek için uzun cümleler kurdular.

Boyları yetişsin diye parmaklarının üzerine bastı

cümleleri

olmadı.

Yazıya döktüler biriktirip taşıyamadıklarını....

 Sadece özlü söz yazabildiler tek kelimelik

efsanelerime.

Suskunluğumu başarı sanıyorlar, oysa artık hiçbir

harfi

haketmiyorlar.

Saadet Bayri

Aşktan öte, evlilik var (mı)





Bugün Pazar…

Uyanmamak için enva-i çeşit bahane bulduğum günleri anımsadım, geçtiğimiz Pazar dışarı çıkınca. Çocukluğumdan kalmadır zira Pazar günlerini sevmeyişim. Hâlâ da aramın iyi olduğu söylenemez. Sebebini bugün bile bilemiyorum. “Bilinçaltı” der psikologlar, bu geçmişten taşıdığımız tuhaf huylarımıza. Ama bana kalırsa, Pazar günüyle olan geçimsizliğim yalnızlıkla olan sıkı dostluğumdan. Tenha olsun isterim ben çıkınca yer, gök… Ve yalnızlık nefesini hissettirsin her an ve her yerde…

***

Pazar günü yapılır genelde düğünler.

Resmi tatil olması, çiftlerin bugünü tercih etmelerinin en önemli sebebidir. Evimde rutin işlerin peşinden koşarken, bir korna sesi yüreğimde tünemiş bütün kuşları havalandırır. O an adı heyecan olan bir koku duyarım. Yıllar geçse de o günün üzerinden, bir özlem nidası değer dilime.

Geçtiğimiz Pazar dostlarla yaptığımız sahil yürüyüşünde, yeni çiftleri görünce gayri ihtiyarî tebessüm yayıldı yüzümüze. “Ne güzel anlardır bu anlar” demekten alamadık kendimizi. “Bitsin şu şenlik görürüm sizi” derken arkadaşım, muzipçe gülüştük.

Evliliği evrelere ayırırken, ne zorlu bir süreçten geçtiğimizi ve nasıl sınandığımızı şaşırarak fark ettim.

Heyecanla alınan eşyalar… Koklanarak seçilen mobilyalar… Dokunarak yerleştirilen el emeği göz nuru çeyizler… Çeyiz yerleştirme işinden sonra defalarca dönüp bakılan hayaller… Kahkahaların çınlayacağı duvarlar ve sevilenin bekleneceği oturma odasındaki perdeler… Bayramda kendisine yeni kıyafet alınmış bir çocuk gibi düğün gününden önce defalarca denenen ve bakılan gelinlik… Başucunda saklanacak son ayakkabılar… Düğün cemiyetinin ardından, içten bir tebessümle bakılan ekran… Yıllarca saklanacak olan resimler ve her bakıldığında içinde binlerce âh saklı tebessümler…

Bunun sebebi şaşaalı anlardan gerçek hayata geçiş olsa gerek. Ama hiçbir şey hayal edildiği kadar kolay ve duygusal değildir. Yani evin hanımı akşama kadar evin işleriyle ilgilenmiş, içine birkaç damla sevgi damlattığı yemeklerden birini yapmış ve huzurla evin beyini beklemektedir. Bey ise akşama kadar yorulmuş ve huzurlu yuvasına doğru gelmekte ve eşini göreceği an için nerede ise koşmaktadır.

Adam kapıyı çalar, hanım gözlerinde sevgi ile kapıda karşıladığı eşinden güzel sözler duymak ister, öyle hayal etmiş ve okumuş, hatta izlemiştir. Adam önce “hoş bulduk” der ve burnuna gelen güzel kokuya dayanamayıp hemen “Ne yemek yaptın harika kokuyor” der. Hanım alınır hemen yemek soran adama; ama hissettirmez. Sofraya oturulur, adam iştahla yer yapılanları, tadını alır sevginin ve “Eline sağlık” cümlesine sığdırır bu kadar çok tadı. Oysa kadın böyle öğrenmemiştir. Farklıdır duymak istediği, beklediği. Yetmez ona hal hatır soruları. Duymaz beyin o gün yaşadıklarını ve görmez ikisi için ne kadar çok yorulduğunu.

Zamanla hanımın içinde kırılır beklentiler. Yeni güne her uyandığında bu kırıklara basar ve kanar ayakları. Ayaklarının acısını hissettikçe, yüreği acır ve dilinden bir cümle dökülür; “Evlilik aşkı öldürüyormuş.”

Sonrasında gelen evlilikler adedince geçimsizlik hikâyeleri.

Sahi aşkın şefkate dönüşümü değil miydi evlilik? Şiddetli tutkunun ve bencilliğin adı olan aşkın, birini kendinden çok sevmekle yer değiştirmesi değil miydi?

Evet, evine vaktinde gelen eşin, gözlerinde sevgi pırıltılarını görmekti şefkat. Gelmeden önce “Bir şey lâzım mı?” diye gelen telefondaki sesten, “Sen benim için çok kıymetlisin” demenin diğer adıydı belki. Oysa haramlar bu kadar çok allanıp pullanıp bize cicili biçili gösterildiği bu zamanda bu sesi duyabilmek çok zor olsa gerek. Elinde ekmek poşeti ile gelen eşini bir buket çiçekle gelirken hayal ederken; Efendimizin (asm) Hz. Hatice’yi kaç kere mum ışığında yemeğe götürdüğünü hatırlamak gerek. Bu yüzden olsa gerek, şimdilerde evlenen her çifte özel duâ ediyorum. Zira haramların kolaylaştırıldığı, helâlin zorlaştığı bu zamanda, tercihini helâlden yana kullanmak öyle kolay olmasa gerek. Ve bu tercihi devam ettirmek ise hepsinden daha müşkül olanı.

Bunu da unutmayalım: Beklentilerimiz sıradanlaşmadıkça, evliliklerimiz huzur vermeyecektir vesselâm.
Saadet Bayri

Geç kalma(ma)k

Kendime geç kalıyorum başka hayatlara yetişmek için saat kurarken. Ben’i duyamıyorum başka benleri dinlemekten. “Biz” olalım derken, ben’i hiçin kollarında eritiyorum umursamadan. Onlarla başladığım bu uzun yolculuğumdan geriye benim olan bir çift ayak izi kalıyor. Geçtiğim yollara geri dönüyorum; kimi nerede kaybettiğimi görmek için. Her ayak izine bakarken “Sende mi?” sesiyle sendeliyorum, ama hiçbir iz düşürmüyor. Yola devam ederken gözyaşlarım savruluyor geriye.
Adını “tecrübe” ile değiştiriyorum bütün kaybettiklerimin.
Ellerim birbirine dokunurken, kim olduğumu fark ediyorum.
Kalabalığın içinde duyabiliyorsam kendi sesimi ve iç sesimin söyledikleri tebessüm ettirebiliyorsa henüz kaybolmamışım demektir. En büyük başarım kaybettiklerimin ardından kazandıklarımdı. Her giden bir tecrübe, bir hatıra ve binlerce soru işareti bırakıyor ardında ve ben bu soru işaretlerinin cevaplarını buldukça, eksilen yanlarımı yamalıyorum.
Sessizliğin sesinin olduğunu düşünüyorum. Ve bunun kişiye özel olduğunu biliyorum. Melodi ve notadan uzak bir ses bu… Gözlerini kapatanların değil, açık tutabilenlerin duyabileceği özel bir ses… Hayatı paylaştıklarımla dinlerken bu sesi, “Sana ihtiyacım yok, tıpkı senin gibi, ama seninle yanyana yürümeye ihtiyacım var” diyorum.
Dostluk değil, yol arkadaşlığı. Şahitlik…
Yalnızlığın şikâyet edilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Yalnızlığımın içime yapılmış bir yolculuk olduğunu görebiliyorum. “Ey kendim hazırlan sana geliyorum” derken, kanayan yaralarımı ilk defa fark ediyorum. Tavan arasına saklanan acılarım ve hayal kırıklıklarım dikiliyor karşıma. Uzun bir hesaplaşma başlıyor aramızda. Hiç beklemediğim yerden su aldığımı gördükçe, telâşlanıyorum. Hiç ummadığım kişiler koştukça yardıma, onları daha önce fark etmediğim için kendime kızıyorum.
İçlerinden biri tebessümle “Farkımızı fark etmen içindi diğerleri” diyor.
“O bunu asla söylemez.” cümlesindeki huzuru yaşarken, birine güvenmenin sevgiden önce geldiğini öğreniyorum. Zira bu cümleyi kullandığım kişi veya kişilerin bir gün benden nefret etse dahi güvenimi sarsmayacağını biliyorum. Ve “El-emin” sıfatına dokunduğumu hissediyorum. Sevginin içinde güven, güvenin içinde sevginin olmadığı anları yaşıyorum.
Güvensiz sevginin yaktığını, ama sevgisiz güvenin yakmadığını hissediyorum.
Şair ne güzel söylemiş: Seni seviyorum’dan daha özel bir cümle de var: Sana güveniyorum. Çünkü herkes herkesi sevebiliyor; ama herkese güvenmiyor.
Asla ile kurulan bütün cümlelerim yaşanmışlık olarak dönüyor ve haylaz bir çocuk gibi bozduğum tövbelerin içinden yara bere içinde dönüyorum kendime. Fildişi kulemin en yüksek basamağından avazım çıktığı kadar bağırıyorum:
“Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan Ademsin sen” (Hoşça bak kendine, âlemin özetisin sen. Kâinatın göz bebeği olan insansın sen.)
(Saadet Bayri)

28.3.12

Sevgi felç olur mu?

“Yaşamak herkese ve her şeye inat” diyor bazı insanlar. Hem de doya doya, dokunarak ve hissederek.

Ama okuduğumuz gibi yaşayamıyoruz son zamanlarda. Sabah uyanmaktan aciziz. Gece uyumamak için direniyoruz. Ertesi güne yorgun başlıyoruz. “Ne kadar geç kalksam o kadar kârdır” diyor kalkış saatimiz. Gün içinde ise geç kalkmamız dolayısıyla yetiştirilmeye çalışılan günlük işler. Yetişmeyen planlar ve devamında gelen işe yaramama psikolojisi. Ben bir şeye yaramıyorum serzenişleri. Bedavaya bozduğumuz ruhsal dengemiz ve parayla dahi eski haline getiremediğimiz sağlıklı ânlarımız.
“Siz gençsiniz yavrum” diyor yaşlı teyze. Yorgunluktan şikâyet ederken. Sonra kendi yaşıyla karşılaştırıyor benimkini ve “senin yaşındayken” diye devam ediyor sözleri. Biz ahir zaman gençleri ya erken yoruluyoruz ya da erken vazgeçiyoruz. Ya zamanından önce geliyoruz ya da geç kalıyoruz. Ve biz her şeye geç kalırken, sevmeyi de pek beceremiyoruz.
Ya çok sevip sevgimizi karşımızdakinin ağzından burnundan getiriyoruz. Ya da gurur, inat, o yapsın, o söylesin gibi envaî çeşit bahanelerle uzak duruyoruz sevdiklerimizden. Sevilirken de bütün ipler elimizdeymiş gibi tadını değil, kahrını çıkarıyoruz. Karşımızdakini sevdiğine seveceğine bin pişman ediyoruz.
Beklenti olunca her halimizde, “yalnızım” kelimesiyle başlayan cümleler dolanıyor her birimizin diline. Yani kendimizle de geçinemiyoruz yaşlarımız ilerledikçe. Aynalar ve takvimler yaşlandığımızı hatırlattıkça, hâlâ bizimle olanlara “iyiki varsın” demek yerine, “Yeni kimse yok mu?” diye göz gezdiriyoruz etrafımıza.
“Vefasızlık” bize ait bir şehrin ana caddesinin ismi.
Yetmiş yaşlarında bir ihtiyar o. Yirmi yaşında imiş hanımını ilk görüp aşık olduğunda. Kırk yıl oldu diyordu gözleri dolu dolu kırk yıl. Bir yıl önce geçirdiği felç sağ tarafını işlevsiz bırakmış. Ama yine de gözlerinin içi gülüyor. Kırk yıllık hayat arkadaşının gözlerinin içine bakıp, “Bizim hatun bensiz yapamaz. Bu hatun hatırına ölemiyorum da” diyor yüzünde tatlı bir tebessümle. Arada penceremden seyreylerken âlemi, kol kola görüyorum bu iki yol arkadaşını. İmrenerek bakıyorum artları sıra. Ve “Aşkların bile kırk yıllığı evlâ artık.” demekten alamıyorum kendimi.
Birkaç gün önce pencere camlarını silmek için perdemi araladım. Gördüğüm manzara karşısında söyleyecek tek bir kelime bulamadım.
Yaşlı amcam yaşına bakmadan, elâlem ne der demeden ve tutmayan sağ tarafını umursamadan, bir çubuğun ucuna bez sarmış ve sol eliyle camları siliyor. Hanımına bu dünya hanındaki küçük misafirhanelerinde, gücü yettiğince yardımcı oluyor. Şaşırdım, duygulandım. Bir çok söz, cümle ve serenat geçti zihnimden.
Sanırım bir hakikati çok iyi anladım: Yaşlanabiliriz. Hastalanabiliriz. Kendimizi bir işe yaramaz hissedebiliriz. Hayatla bağlarımızı bir tek öfkeyle kesebiliriz. Ancak her ne halde olursak olalım sevmekten vazgeçemeyiz. Ve her halde bunu sevdiklerimize gösterebiliriz.
Hayatımızın başına her şey gelebilir. Vücudumuzun hiçbir yeri tutmayabilir, yatağa bağımlı yaşayabiliriz. Bir tek sevgimize bir şey olmaz, onu her halde yaşar ve gösterebilirmişiz.
Yani sevgi felç olmazmış.

                                                    Saadet Bayri

Çocuktan al terbiyeyi

İlk günümdü… Heyecandan, uyku girmedi gözüme. Birkaç saatlik uyumadan sonra bile, kendimi dinç hissediyordum sabah kalktığımda. Kahvaltı hazırlarken, söylemek istediklerimi tekrarladım. Kendi kendime konuşurken, sesimin şimdiden titrediğini hissettim. Uzun zaman olmuştu, bu heyecanı hissetmeyişim.

“Sen yaparsın demişti.” Yaşça benden büyük bir bayan. “Çocuklara imanî bilgiler vermek, görünürde kolaydır. Ancak bu iş en zor olanıdır. Ve herkes yapamaz” dediğinde içimde kelebekler havalanmış, ellerim titremiş ve dudaklarımdan sessizce “inşallah” sözü dökülüvermişti.
Yol boyu düşünmüş, bu işin altından kalkamayacağımdan korkmuştum. Çocuk demek, yarının yetişkini demekti. Ve şimdi ekilecek tohumlar, yarın filizlenip, meyveye duracaktı. Bahçıvanlığa niyet ederken, iyi düşünmek gerekirdi. Zira her çiçek, aynı şartlarda yetişmezdi. Çocuklar da öyle! Her biri ayrı evlerden, ayrı anne ve babanın eğitiminden çıkarak geleceklerdi karşıma. Ben onlara bu zor zamanda, karın altındaki kardelen olmayı teklif edecektim.
Bu kadar kurgudan sonra, kendimi toparlamam gerektiğini fark ettim. Çünkü nasipten öte yol yoktu. Ve ben sadece bir vesileydim. Evden çıkarken, hâlâ giriş cümlelerimi bulmaya çalışıyordum. Zira ilk kelimenin büyüsüne inananlardanım. Yavaş yürümek ve ruhumu teskin etmek için biraz erken çıkmıştım. Derslerimizi yapacağımız yere yaklaştığımda, nabzımın daha hızlı attığını fark ettim ve biraz soluklanmak için durdum. Kapıda bir karaltı ilgimi çekti. Merdivenlerde oturan minik bir kız… “Merhaba” dediğimde, başını kaldırıp gözlerime baktı tebessümle. Kömür karası gözleri ve beline kadar uzanan kıvırcık kestane rengi saçları… Kalkarken, elleriyle siyah kadife eteğinin arkasını silkeledi ve “Merhaba” dedi ürkek bir sesle. Ardımdan yavaş adımlarla içeriye süzüldü. Hâl hatır sormanın ardından tanıştık: Üçüncü sınıfa gidiyormuş ve okumayı çok seviyormuş. Yanakları al al olmuştu birkaç sorumu cevaplarken. Dünyanın en güzel renkleri süslüyordu yanaklarını şimdi… Allah’ım, masumiyet ne hoş bir seyirdi!
***
Sırasıyla gelen minik kızlarla damağımızda kalan birkaç saatlik ders, çok kısa geliyor ve evimin yolunu tuttuğumda dilimde mutluluğun mayhoş tadı kalıyor. Derken hafta sonlarını iple çektiğimi fark ediyorum. Bana ışıl ışıl bakan gözler ve ne anlatacağımı duymak için nefes alırken bile sessizce veren minikler… Hepsi küçük; ama kendilerinden daha büyük bazen kelimeleri. Anlatılan her konunun ardından her çeşit sorular… Gülmemek için, kendimi tuttuğum çocukça hatıralar…
Her gün koşarken zamanın ardından, ilk gün karşılaştığımız küçük kız hafızamın bir yerine yerleşip kalıyor. Sabahın en erken saatinde gelip kapıda bekliyor beni. Heyecan doluyor her gelişinde. Dinlediklerini hayretle özümsüyor ve gözlerindeki o parıltı, beni coşturdukça coşturuyor.
Tanışmak istiyorum bu küçük kızın annesiyle. “Bu aşkı nasıl verdiniz yavrunuza?” diye sormak istiyorum. “Bir gün olunca yavrularım, ben de bu yolu takip etmeliyim” diyorum içten içe. Karşılaşıyoruz bir ara hasbelkader. Örtülü olmayan bu bayan, bana kızının aşkını anlatıyor, yağmur yağınca iptal edilen kursa gidemediği için ağlayışını… Eve gelir gelmez yapılan ezberlerini.
Usulca soruyorum: “Kızınız nasıl bu kadar aşk ve şevkle geliyor?” Ellerimi tutuyor annesi: “Ben ona hamile iken dokuz ay boyunca evimin yakınındaki bir Kur’ân kursuna gitmeye başladım ve Kur’ân harfleriyle ilk defa tanıştıktan sonra, dokuz ayda öğrendim Kur’ân’ı.” diyor. Ve ekliyor: “Kızımın ısrarlarına dayanamayacağım; artık ben de sohbetlerinize katılmak istiyorum…”
Adres sorgu sualinden sonra yalnız kalırken ben, duâdaydı ellerim. Gözlerimse ıslak… Arşınladığım caddenin her adımında “Bu bir keramet ya İlâhî” diyorum… Meğer çocuklar da anneleri terbiye edermiş. Hidayetin kimin vesilesiyle geleceği meçhul…
(Hatırasını paylaşan arkadaşım Meryem Bulutlar Akçay’a teşekkürler…)

Saadet Bayri

22.2.12

“Borç”luyuz bu hayat(t)a


Yaşanmadan bilinmez bazı duygular. Hele bazıları var ki, kelam bile edilmez haklarında. Belki kişiden kişiye değişir bu duygular; ama hemhâl olmadan, hemen herkesin bir anda ifade edemeyeceği bir hâldir, “Aşk, evlilik, çocuk, ölüm…” gibi duygular. Sayısız kitap yazılmış, binlerce söz söylenmiştir belki. Ama tamı tamına karşılayan bir tek cümle ya da satıra rastladım diyemem. Hiçbirini bir diğerine tercih edemem. Çok yazıldığından ve söylendiğinden olsa gerek. Hepimiz bu konularda söz söylemeyi bir borç biliriz. Tecrübesiz kalemlere değen cümleler ise, ham tadı verir dilime
 Aslında bu yanılgıya düşenlerden biriyim ben de. Ölüm konusunda envai çeşit söz söyleyip, çokça anlam yükleme gayretine girmiştim. Hatta yakınlarını kaybedenlerin acısını anlamadığım için, ölüm hakikatini bilenlerin çok üzülmelerine bir neden bulamamıştım. Ve acısına ortak olmak istediğim sevdiklerimin yanında beylik laflar ederken,  yürek yangınlarını görmüş; ama dokunamamıştım.
Yapmam gerekenin, usulca yanlarına diz çöküp sessizce ağlamak olduğunu ise, çok sonraları anladım. Anlamak, büyümenin bir işaretidir bir bakıma. Yaşam adım adım büyütürken beni, ben fersah fersah yürüdüm sandım. Belki de bu yanılgı şaşırttı kelimelerimi. Fark ettiğim an, dörtnala koşan bir süvarinin bir tepenin başında durup geriye baktığı an misaliydi. Bakıp görmeden geçtiklerimi, bir “ân-ı seyyale” dilimlerinde fark edince yavaşladım.
Yavaşlarken, gözleri dolu dolu gezen bir kadınla tanıştım. Kuşlar ayrı ayrı uçarken, rüzgâr tek başına düşürürken bir yaprağı toprağın bağrına, gözyaşları tünedikleri yerden süzülüp damla damla acı olurdu yanaklarında. Bu kadar şefkati anlayamazdım. Alt tarafı kuş ve alt tarafı yapraktı işte.
Soğuk havalarda pencereden bakar ve kedileri düşünürdü mesela. Aç kalabilirler diye yemekten arta kalanları çöp kutusunun yanına bırakır, huzurun şefkat hâlini yaşardı.
“Rabbim kimseyi kimseden ayırmasın” der, susardı. Bazı anlarda suskunluğunun içine bir ömür gizlenirdi, bilirdim ve konuşsam, bütün büyü bozulacaktı sanki.
Susardı…
O susunca, rüzgârlar ses verir, yapraklar hışırdarken bu duaya “amin” derdi.  Kızımı her görüşünde sarılır, bağrına basar ve koklardı. “Evlat kokusu ne hoş bir koku” der, gözlerini kapar ve bir “ah” çekerdi. O ahla yer gök birbirine girecek diye ürperir ve bir sözün gücünü o an hissederdim.
Bir acısı vardı, bilirdim; ama sormaya cesaret edemezdim. Anlatacağı ânı beklerdim. Ara ara evime gelir, kapıyı tıklar, mahcup bir eda ve ses tonuyla: “Rahatsız ediyorum; ama kızın uyumuyorsa sevebilir miyim?” Kocaman bir tebessümle evime misafir eder, kızımla meşgulken şefkatin mayhoş tadı damağıma yerleşirdi.
Bir gün sokakta çikolatalı bir bisküvinin ambalajını gördü ve ağlamaya başladı. Şaşırdım. Âlemin derdiyle dertlenmiş bu kadın, şimdi ne diye bir ambalaja ağlar ki?
“Ah kızım! Ah yavrum!” diye sever mi bir insan beş para etmez bir kâğıdı. Ve sonra bir çocuk gibi koşar mı evine? Evet, sever bir insan bir kâğıdı, vaktiyle henüz beş yaşında olan küçük kızı seviyorsa bu çikolatalı bisküviyi. Sever elbet, her akşam iş dönüşü bu bisküviden getirmişse yolunu gözleyen can parçasına.
Şimdilerde çikolatalı bisküviyi bekleyip sevinecek kınalı kuzusu yok. Henüz beş yaşındayken, bir gece rahatsızlanıp hastaneye kaldırılan ve aynı iğnenin iki defa vurulmasıyla ebediyete uçan cennet kuşu, ayrı annesinden. Ve annesi de ondan… Şimdi anlıyorum kızıma her “cennet kuşu” dediğinde şefkat buhurdanından süzülen yaşlarını.
Kızımı her sevişinde ışıldayan gözlerinden yayılan ezeli rahmetten bir parıltının verdiği teselli, şimdilerde o kadar mukaddes ki bana! Şükür diyorum, şükür: “Yıkılabilir evimiz, durabilir kalbimiz, dağılabilir huzurumuz varsa, yıkılmamış evi, durmamış kalbi, dağılmamış huzuru borç aldık demek ki…(Senai Demirci)”
Saadet Bayri

Çocuk olmak zor, çok zor…


Kızım meteorolojinin “Bir hafta daha soğuk geçecek” haberini okuyabilse yahut anlayabilseydi, ne derdi acaba? Bir hafta daha eve hapsolmak, dışarıya çıkamamak ve anneyle ne yapılabilirse, o kadar şey yapabilmek… Konuşmayan bebeklerle dakikalar geçirmek, olmayan yemekleri yedirip, olmayan suları içirmek… Arada mutfak işlerine yardım edip içinden geçen milyonlarca duyguyu, öğrendiği birkaç cümleyle ifade etmeye çalışmak…
Çocuk olmak ne çok zor…
 Ne zamandır içim acıyor ve çocuk olmanın dayanılmaz ağırlığı altında eziliyorum. İlk fırsatta müdavimi olduğumuz parkın yanından geçtiğimizde, hafif serpiştiren kar dolayısıyla eve dönmemiz gerektiğini söylerken, “Anne uzaklara gidelim” sözüyle ne anlatmak istemişti acaba kızım? Uzaklar, hani hepimizin gitmek istediği; ama bir türlü cesaret edemediği yerler miydi? Yoksa eve geç dönmek için uzatılması istenilen süre miydi?
Çocuk olmak ne çok zor…
Minibüse bindiğimizde kafası çarpınca canı yanan ve ağlamaya başlayan kızımın acısını yaşamasına müsaade ederken, arkadan bir ses “Çok ayıp kızlar ağlar mı hiç? Bak kocaman kızsın sen, bebekler ağlar” sözü, ağlayan birçok yetişkini getiriyor gözlerimin önüne. Yaşadığı acıyı unutup, şaşkın gözlerle arkadaki bayana bakan ve ne demek istediğini anlamak için susmak zorunda kalan bir çocuk şimdi o.
Çocuk olmak ne çok zor…
Zira ilk defa gördüğü kara, toz yağıyor diyen biri o. Hiç kedi görmemiş, tavuk görmemiş ve köpek görmemiş biri hem de. İlk defa makas tutmayı öğrendi meselâ birkaç gün önce. Bulduğu bütün kâğıtları kesiyor. Hayretle izliyorum. Bir şeyi ilk defa yaşamanın heyecanı bu işte, diyorum. Kâğıtları keserken duyduğu sesten tarifi imkânsız haz almak ve her parçayı kahkahalarla uğurlamak yere…
Çocuk olmak ne çok zor…
“Onlar çocuk” cümlesinin havada asılı kaldığını fark ediyorum çoğu zaman. Bu yüzden konuştuğumuz gibi davranmıyoruz her an. Koca koca insanların hükümranlığı için küçücük çocukların tehdit edilerek sindirilmesi… Elindeki şekeri kızıma uzatan genç kız, “Beni öpmezsen sana şeker yok” diyor meselâ. Şart koşulmuş ve apaçık tehditle gelen öpücükten ne haz alınabilir ki? İçten gelmeden yapılan işlerin kıymetsizliğini anlatan olmadı mı hayatımızın bir karesinde? “İstemiyorum şekerini. Senin olsun bütün şekerler. Böyle vereceğine hiç verme!” diye dillense çocuklar, daha üst perdeden umursamaz bir tehditte mi bulunuruz?
Çocuk olmak ne çok zor...
Meselâ eğitilmiş bir köpeğin iki saat sessizce bekleyişinden etkilenerek çocuğuna, “Bu köpek bile senden akıllı. İki saattir sesini çıkarmadı” diyen annelerle daha zor. Yerinden kalkmayan, her söyleneni yapan, itiraz etmeyen, ağlamayan, cevap vermeyen çocuklar hayal edenlerle daha zor. Bir nevî robottan bahseder gibi konuşurken, ne dediğinin farkında olmayanlarla daha zor. Sözgelimi bütün kanepeleri zıplamak için kullanan çocuğa “çocuklar zıplamaz” gibi sözler söyleyenlerle daha zor. “Ay kıyafetin ne kadar güzel! Ver de kızıma götüreyim” gibi sözlerle sahiplenme duygusunu baltalayıp her an bir şeyi kaybetme kaygısını körükleyenlerle daha zor.
Çocuk olmak zor, çok zor…
Saadet Bayri

Hayatın kıyısında çocuk olmak


Hastane ve doktor… Hiç hoşlanmadığım hâlde, bu ara sık karşılaştığım ikili. Ev sakinlerinin sayısı arttıkça, hastaneye gidişlerim de bu sayıyla orantılı bir şekilde artış gösteriyor. Kendi hastalıklarımı tabiî yöntemler ya da evdeki ilâçlarla iyileştirmeye çalışırken, kızım söz konusu olunca aynı rahatlığı gösteremiyorum. Biraz burnu aksın, birkaç defa öksürsün “Ne olur, ne olmaz” diyerek, doktorumuzun kapısında sıra beklerken buluyorum kendimi.
 Doktor ve ilâç isimlerine pek dikkat etmem. Çok da ilgi alanıma girmez bu tür konular. Ancak konu çocuk hastalıkları ve çocuk doktorları oldu mu, dikkat kesiliyorum bu günlerde. Öyle ki hastaneye gitmeden önce evdeki bütün ilâçları gözden geçirip, isimlerini hafızamda tutmak için birkaç kere tekrarlıyorum. Bu hâlimi fark edince de, “Birini kendinden çok sevmek ve önemsemek bu olsa gerek” diyorum kendi kendime. Ve telâşlarımın yinelenerek, bitmeyen bir tedirginlik hâlini almasını şaşkınlığın verdiği garip bir tebessümle karşılıyorum.
Hastanede geçen zaman dilimi ise tam bir komedi.
Tek başıma olduğum zamanlarda tuhaflıklar peşimi bırakmaz. Muayene olmak için sıra beklerken kimseyle konuşmam. Sorulan sorulara da kısa cevaplar verip, sıramın gelmesini sessizce beklerim.
Ancak bu durum, çocuk polikliniğinin önündeysem değişiyor. O huysuz hemcinsim gidiyor, yerine susmak bilmeyen başka biri çıkıp geliyor. Bütün ebeveynlerle kırk yıllık dostuz. “Senin çocuğun kaç yaşında?”, “Hayırdır, neyi var?”, “Ahh! Bizde de aynı sorun var” derken doktoru, hemşiresi, hastanesi, ilâcı gibi öğrendiğim çeşitlemelerle dolu hayatlar.
Bazen keyfim olmuyor, izlemekle yetiniyorum. Canlı bir sinema salonundaymış gibi hissediyorum kendimi ve bu ânın keyfini çıkarıyorum. İşte, seyirlerimden biri daha karşımda. Kim bilir nasıl bir ayrıntı yakalayacak beni, diye düşünürken yaşlı başlı bir amca çekiyor ilgimi. Gelini ile beraber torununu getirmiş, muayene olmak için sıra bekliyorlar. Bu bekleyişte dört yaşlarında bir çocuk ilgisini çekiyor. 
Ayağındaki ışıklı ayakkabılardan konuşmaya başlıyorlar. Ayakkabılardan birinin ışığı yanmadığı için ve nasıl tamir edeceğini anlatıyor yaşlı amcamız. O kadar güzel bir sohbet ki bu, içim kıpır kıpır oluyor. Kocaman bir adamın içindeki çocuğu görüyorum. Gözlerinin içi gülen bir çocuk bu.
Ayakkabısını arkadaşı giyerken bozmuş. “Babana söyle de tamire görürsün ayakkabını” diyor amca. Çocuk annesine dönüp “Anne ayakkabımı tamire götürelim mi?” diyor. Küçük hanım “tabi” diyor sessizce. Yüzünde şefkatten parlayan bir gülümseme.
“Babanın arabası var mı?” diye devam ediyor yaşlı amca. “Yok” diyor çocuk, “Nuri Ağabeyimin arabası var. Bizi buraya da o getirdi.” diye eklemeyi ihmal etmiyor. Bir çocuk hayalinin çalıkuşu misali daldan dala atlayışının verdiği eğlenceli hâlinden midir bilinmez, adam ve çocuk kahkahalarla hayatlarını birbirine katık eyliyorlar.
Amca durur mu, sormaya devam ediyor: “Anneannen var mı senin?” Çocuk, havaya kaldırdığı başını yarım bir kavisle “cık” diye cevap vermekle yetiniyor.” “Peki deden?” “Cık” “Hım… babaannen var öyleyse” sorusu çocuk saflığının “cık” ifadesiyle cevaplanacakken, çocuğun yanındaki genç bayan hafif doğruluyor ve çocuğun elinden tutup “Haydi gidiyoruz” diyor.
Giderayak yaşlı amca belli ki meraklanmış, “Dedesi var mı?” diyor. Kız arkasını dönüp sessizce bu soruyu cevaplıyor. “Amca ben çocuk esirgeme görevlisiyim...”
Saadet Bayri

Yollar yolcularına sahte kimlik verir


Çocukluğumdan kalma bir huyum var. Otobüs yolculuklarını sevmiyorum.
Uzun-kısa hiç fark etmiyor. Aylar öncesinden huzursuzluklarım başlıyor. Ne giyeceğimden tutun, ne söyleyeceğime kadar düşünmekle geçiyor.
 Günler öncesinden bavulumu hazırlayıp, her gün içine bakıyorum. O kadar ki giyeceğim kıyafetleri birkaç defa yıkıyorum. Yinede içimdeki o rahatsız edici histen kurtulamıyorum.
Yolculuk zamanı gelip çattığında ise “yaklaşmayın yanarsın.” diyor içimden bir ses. O kadar dayanılmaz oluyor ki her şey; sabırsız, tahammülsüz, hırçın ve agresif ne kadar kötü huy var ise insana dair hepsi arkama dizilip, sağıma ve soluma oturacak şekilde bilet alıyorlar.
“Biraz önce bilet alan bayanın yanı olsun lütfen”.
Sonrası ise tam bir işkence. Bitmek bilmeyen saatler. Saniyede bir saate bakmalar. Ve durduğuna inandığım, ama aracın saatiyle aynı olduğunu görünce de iyice canımın sıkıldığı şehirler arası yolculuk. Yanımdaki kişiyle konuşmamak için ise hiçbir soruya tam cevap vermemek.
“Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın” diyen kişinin yanıldığını düşünüyorum. Eğer şimdi yanımda olan sevdiklerim, yolculukla imtihan ettikten sonra hayatıma girmeye karar verse idiler, hiçbiriyle tanışmıyor olacaktım. Adım ise “huysuza” çıkacaktı.
Gerek özel hayatımda, gerek dostlar meclisinde bana eşlik etmek için sağıma, soluma oturan bu yol arkadaşlarımdan hiçbirini göremedim. Çünkü hepsiyle ulaşmak istediğim şehre gelince el sıkışıp ayrıldık. Bir dahaki seferde görüşmek için sözleştik sadece. 
**
Altı saatlik yolculuk için bilet alırken, altı yıla yakın bir zamandır uzun yolculuğa çıkmadığımı fark ettim. İki buçuk yaşındaki kızımla nasıl geçeceğini düşündüğüm ve envai çeşit senaryo yazdığım yolculuğum nihayet başladı.
Ahh anne olmak… Ben bile tanıyamıyorum artık kendimi. Yolculuk boyunca sakindim. Kızımın huysuzluğuna tebessümle sabrederken ve aynı soruya on kere aynı cevabı verirken kendime aynada bakmak istedim. Muhtemelen gördüğüm kişiye “Sen kimsin?” diyecektim.
Hani çok sabırsızdım, hani saatler geçmez, yol bitmezdi.
Şimdi bu cümleleri anılarımın tozlu rafına kaldırırken, küçük bir ayrıntıyı söylemeden geçemeyeceğim. Kızıma bu kadar sabır gösterip, keyif alması için çabalarken. Kızım uykusuzluğun verdiği huysuzlukla ağlamaya başladı. Susmak istemeyince de ağlamasına müsaade ettim. Mola veren otobüsten inmek için ayağa kalktığımda, arkadan bir teyze seslendi.
“Kızım yazık değil mi o çocuğu ağlatıyorsun? Ne istiyorsa versene”.
Bir hışımla dönüp “Ben bilmiyor muyum ne yapacağımı. Bilip bilmeden ne karışıyorsunuz” diye bulunca kendimi. Hiçbir şeyin değişmediğini, her halimin kızıma özel olduğumu fark ettim.
Annelik kimliğim aradan kalkınca kendimle yüzleştim.
Rehber olmanın zorluğu ve hafifliği yanımda duruyordu. Geleceğine yatırım yapmak için didindiğim, anılarını kirletmemek için uğraştığım bu aziz misafir beni alıp ne kadar yüksek bir makama taşımıştı. Bunu ise hiçbir şey yapmadan yüzündeki o masumlukla başarmıştı.
Sustum ve damlalarım sularken tohumlarımı.
İşte şefkatin gücü diyebildim sadece…
Saadet Bayri

El âlem ne der?

Dostlarla kış gecelerinde yapılan uzun muhabbetleri seviyorum. Zaman kaygısından arınmış, “saat kaç” cümlesini unutmuş bir halde sadece âna yoğunlaşıp, aklıma ne gelirse konuşabildiğimden bu sevgim.
 Gece ilerlerken, bana ait olmadığını bildiğim, ama bırakamadığım bütün sahte kimliklerimi, maskelerimi usulca kenara bırakırken bulurum kendimi.
Sonrası, küçük bir çocuğun itaati kadar masum ve yaramazlıkları kadar belirsiz bir ürkekliğin telâşı içinde kâh çocuk olurum, kâh genç… Kâh evlât, kâh anne ve kâh sevgili… “Ben”in bu kadar çok vasıfla vasıflanmış olmasına hayret eder, güçlü ve zayıf anlarımı gördükçe tebessüm ederim. Sonrası ise karışık duygular seremonisi.
Yerin altına girip, sonra göğün en yücesinde uçma halleri…
Bu kış gecelerinden birinde çocukluğumdan kalma bir cümle çıkıp geldi önüme. Kahkahalarımla inledi bütün geçmişim ve sonra hıçkırıklarıma eşlik etti sessizliğim. Bir cümlenin ne kadar güçlü olduğunu ve taşıdığı anlamla bir ömre bedellendiğini görmek acıttı içimi.
“El âlem ne der?”
O kadar eskiye dayanıyor ki bu cümleyle tanışıklığımız. Ben diyeyim anne karnı, siz deyin kırkın çıkmamıştı. Kız olmanın dayanılmaz ağırlığı ve devamında insanların söyleyecek olabilme ihtimaline dayandırılan envai çeşit söz.
Sanki tanıdığım, tanımadığım bütün insanlar benim ne yaptığımı yorumlayıp, cümleleştirdikten sonra birbirine duyurma telâşındaydı. O kadar ki, giydiğim ayakkabı, taktığım başörtünün rengi hatta elimdeki çanta bile bu kişilerin öncelikli konusuydu. Bu durum beni o kadar çok rahatsız ettiği halde, kafamın bir yerinde ur gibi dururdu. Dış kapıyı açtığım anda bir ses sürekli kulağıma üfler, her halimi kontrol ederdi.
Büyüdükçe fark ettim ki; bu cümle hayatımın temellerine öyle bir balyoz indirmiş ki, acısı hâlâ devam etmekte. Zamanla kapanacağı yerde, daha da derinleşmekte. Beni hayatımın öznesi olmaktan çıkarıp, neden, niçin ve kim için yaşadığımı unutturup, içimdeki ile dışımdakinin birbirini tanımadığı iki yabancıya dönüştürmekte.
Olduğu gibi görünemeyen, göründüğünden memnun olmayan…
Büyüdükçe, büyümenin bir suç olduğunu sandım. ‘’Fazla gülme. Çok konuşma. Kızlar öyle söylemez. Hanım hanımcık ol..’’ kalıplarıyla gelen ve beynime ince ince işleyerek, aynı kabın şeklini verdirme telâşının “el âlem ne der” cümlesinde saklı olduğunu gördüm.
Baskıcı ailelerinin koydukları yasaklara uydurdukları kılıftı bu. Ve bilimsel açıklaması: Sosyal fobi. Yani çoğunluğumuzun hayatına yön veren, bireyin kendini yansıtma cesaretini negatif etkileyen, dozu arttıkça bukalemunlaştıran endişe psikolojisi.
                                            **
Bu cümlenin beni hâlâ sinsice takip ettiğini ise geçenlerde fark ettim. Envai çeşit meyvelerden hazırladığım meyve suyunu kızıma içirme gayretim sonuçsuz kalınca, sinirlenip “İnsanlar ekmek bulamaz. Benim kızım da kıymet bilmez” diye devam ediyorken yakaladım kendimi. 
Yıllarca anneme kızıp, “Bana ne milletin kızından. Ben ne diyorum ona bakarım” diye söylenmiştim. Hatta karşılaştırıldığım komşu kızlarından gizli gizli nefret etmiş, onlarla arkadaş olmamak için aynı ortamlardan kaçmıştım.
Şimdi anne olmanın verdiği çokbilmişlikle, aynı cümleyi farklı bir kalıpla kızıma söyleyince üzüldüm. İnternette gezinirken: Bir gün annem Facebook’daki yazdığım yazıları görüp “Bak el âlemin kızı senden daha güzel şeyler yazıyor” der diye korkuyorum.
Cümlesini okuyunca acı acı tebessüm ettim. Bilinçaltıma yerleşmiş ve beni bir gölge gibi takip eden, hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkınca şaşırdığım ne çok halim var. Bu pişmanlıklarımla, daha inşa aşamasında olan büyük bir hayatı küçük adımlarla kurarken, ne kadar çok şeye dikkat etmem gerektiğini bir kez daha fark ettim.
Saadet Bayri

Yorgunum: Merak etmiyorum


Yorgunum…
 Evet, ilginçtir son zamanlarda kendimde fark ettiğim ve fark edince de iyice kendini hissettiren bir ruh hali bu. Ruh hali diyorum zira bedenden önce hisleriyle, duygularıyla yaşar insan. Fatura ise bedenimize biçilir ve hiçbir şeye takati yetmeyen bedenler olarak dolaşır dururuz hayatın içinde. Ve sonrasında gelen depresyon, ataklar derken kişi iyice yıpranır. 
Yorgunluk salt bedensel olarak oluşan bir sonuç değil aslında. Yani çok yürüdünüz, ev temizlerken fazla güç saffettiniz, fazla konuştunuz, fazla mesai yaptınız… Örnekler uzatılabilir, ama bu örnekler sadece bedensel yorgunluk olarak kalır ve ruh halimize pek dokunmazlar. Benim bahsettiğim ruhsal yorgunluk yani merak etmeyen insan hastalığı.
Merak yeteneğini kaybettikten sonra başlayan ve bedensel olarak halsizlik, isteksizlik, ya da “içe kapanma”, coşku ya da ilgi kaybı, enerji ve girişkenliğin azalması, uyuşukluk, bitkinlik gibi sözcüklerle anlatılır bu durum. Ve aslında bir hastalığın da belirtisi olan bu ipuçları kişiyle kendi arasına kapanması zor bir uçurum bırakır.
Merak yeteneği biz insanlara verilmiş en önemli ve sır dolu bir his. Bu duygumuzla sabaha cıvıl cıvıl başlayabilir, küçük şeylerden mutlu olabilir ve ayrıntı denilen ince sırrı kavrayabiliriz.
Herbirimizin fıtratına yerleştirilmiş, ama zamanla kaybettiğimiz bir histen bahsediyorum. Alışkanlıklarımızın artması, ilgilendiklerimizin çoğalması, bakıp görmemeye başlamamız, sıradanlaştırdıklarımız ve hep aynı sandığımız şeyler zamanla bu hissimizi köreltti. Bu sebeple artık sabaha çok büyük bir heyecanla başlamıyor. Ekmeğe son defa dokunabilirim hissiyle dokunmuyor ve bir zeytin dilimizin üzerinde ahenkle dans etmiyor. Bunları yazarken “Bu kadar işin, gücün arasında zeytinin ahengi eksikti” diye geçebilir aklınızdan. Oysa küçük şeyler hayatın kavşağına insanı bağlayan tali yollardır.
*
Merak yeteneğinin ne kadar önemli olduğunu ve yaşamakla arasında ince bir sır olduğunu fark edişimin tarihçesi kısa aslında. Hayatla arama uzun bir mesafe koymuşken ve “Artık tad vermiyor bana güldüğüm şeyler” derken, Rabbim küçücük bir ayrıntıyı anlamamı nasip etti. Çok şey bildiğini sanan ben, çocuktan terbiye olunması gerektiği hakikatini göz ardı ettiğimi görünce, afalladım.
Evet, evimde aziz bir misafir var. Ve her gün beni biri gözetliyor. Yaptığım her hareketi ve davranışı kopyalıyor. Öyle ki olaylar karşısında verdiğim tepkileri bile kopyalayıp bana sunuyor. Ve ben hâlâ “Ben yaşamaktan zevk alamıyorum.” deme özgürlüğüne sahip olduğumu sanıyorum.
Hayat serüveni çok kısa, ama mutlulukları kocaman. Sabah gözlerini açar açmaz “Saadet acıktım.” dediğinde, “Bu kadar yıl yaşadım ismimi bu kadar heyecan ve sevgiyle kimse söylemedi” demekten alamıyorum kendimi. Yanıma gelip perdeyi aralayıp “Saadet kalk. Bak güneş çıkmış, sonra sabah olmuş.” diyerek, zorla pencereden bakmamı sağlayan bu minik misafirim, bana hayatın ertelenemeyecek kadar güzel olduğunu fark ettirdi.
İki yaşındaki kızım güne bu kadar neşeli başlarken, ben gözlerimi açamıyordum. Fark ettim ki biz aynı pencereden bakamıyoruz. Her sabaha aynı heyecanla başlayan ve aynı hareketle güneşi selâmlayan bu küçük insan, bana yeniden fark etmenin lezzetini yaşatıyor. Ekmeğin, çayın ve şekerin rengini soruyor. Sonra zeytinin acılığının yüzde bıraktığı o kekremsi tadı görüyorum. Krem peynirin ne kadar lezzetli olduğunu. Yediği peynire uzatıyorum kaşığımı, bir değişiklik yok her şey aynı. Ama bu küçük insan yerken ağzını o kadar güzel şapırdatıyor ki canım çekiyor. Ve tad alma duygusunun muhteşemliğini fark ediyorum.
Velhasıl yol arkadaşım bana bir hakikati daha fark ettirdi. Uzun zamandır şikâyet ettiğim yorgunluğum, merak etmeyişimden kaynaklanıyormuş. Şimdilerde keşfettiklerimiz arttıkça, yerlerde yuvarlanıp, oyuncak bebeklere ninni söyleyince “Yaşamak ne kadar ucuz. Hava gibi su gibi. Ama onlar kadar alışılmış. Bu sebepten çok pahalı“ demekten alamıyorum kendimi.
Saadet Bayri

Geçmişimiz (mi) siliniyor sessizce


Bayram ne zaman gelecek?” diye soran kızıma, “Bayram yarın gelecek” derken bir an duraksadım. Bayram gelecek; ama ben bunu daha iki yaşında olan bir çocuğa nasıl izah edecek ve bu önemli anları nasıl yaşatacaktım?
 Elimdeki balonları şişirip evin muhtelif yerlerine asarken, içim acıdı. Şimdilerde bayramları yaşamak ve yaşatmak ne kadar zordu? Belki sabah uyandığında, “Bayram geldi ve balonlarla süslendi evimiz.” diyecek kızım. Aynı evin farklı hâliyle karşılaşınca, bayramı “farklı bir gün” tadında hissedecek belki; ancak bunu hissettirmek bu kadar zor mu olacak?
Bayram…
Bana ne çok şey hatırlatır bu kelime. 
İki hece tek kelimenin içinde yaşım kadar mânâ biriktirmiş meğerse. Kahkahalarımı eklemişim her bir gününe. “Bayramda neler yaptınız?” sorusuyla başlayan kompozisyonlarıma ne çok şey yazmıştım tebessümle.
Arefe Gecesi ellerime kına yakardı annem. Rüyalarıma giren kınayı tutmayan avuçlarım… Ellerim sarılı olarak sabaha kadar beklerdim. Böylece bayramın bir yanının da anlamlı bir beklemek olduğunu öğrenirdim bu gecelerde.
Bayram sabır demekti. En sevdiğine, en çok istediğine sabrederek kavuşabileceğini öğrenmekti.
Belki de bayram özünde “haz öteleme” eğitimiydi. Başımın ucunda bekleyen elbisem. Gece defalarca bakıp uyuduğum kırmızı fiyonkları olan ayakkabım. Birkaç gün öncesinden alınıp defalarca denediğim kırmızı kurdeleli balon eteğim. Saçlarıma takacağım küçük tokalarım…
Ve sabah erkenden uyanıp kahvaltı bile yapmadan ellerimi yıkama telâşım. Kırmızı olduğunu gördüğümde şükrettiğim avuçlarım. Defalarca baktığım ve mutluluktan tebessüm ettiğim küçük sevinçlerim… Bayramlıklarımı giyip babamın, annemin ellerini öperken aldığım o tarifsiz lezzet. Bayram dışında yapılmayan “Bayram yuvarlaması”, yani bayrama has o eşsiz yemek kokuları.
Şimdilerde çıktığım basamaktan hayata bakarken; geçmişime, hatıralarıma ve gençliğime ne çok şey eklediğimi görüyorum. Oysa şimdilerde geçmişimiz siliniyor sanki çok büyük bir hızla. Kızımın hatıralarının içi boşaltılıyor. Çocukluğunun kahkahalarının sesi kısılıyor. 
Bu kadar çok çizgi film izlerken, hatıralarından çalınıyor birer birer bütün çizgi karakterler. Hâlâ “Şirinler” isimli çizgi filmi yâd ederken ben, onun hafızası çok karışıyor. Çoğaldıkça kareler, kayıpları artıyor sessizce.
Gün gelecek özlemlerinin azlığından şikâyet edecek meselâ. Özlemenin nasıl bir duygu olduğunu… Sevdiği birinin sesini duymanın insanı nasıl heyecanlandırdığını, benim kadar hissedemeyecek. Hatıra defteri olmayacak ve arasına sakladığı resimleri… Parmaklarının değeceği satırlar da siliniyor birer birer… Hayatı ekrandan izlerken, korkuları artacak hiç dokunmadan ve yaşamadan… 
***
Şimdilerde minik bir yüreği temiz tutma telâşındayım. Gittikçe içi boşalan kelimelerin içini doldurma gayretindeyim. Bir yetişkinin geçmişine hatıralar ekleme derdindeyim.
Zor zamanların içine girdiğimi ve her şeyin daha da zorlaşacağını biliyorum. Yarının bütün sürprizlerine karşı, sırtımı dayamışken geçmişime. Yeni yeni anlıyorum… Hatıralar aslında baş edebileceğimizi öğretiyor hayatın her haliyle.
Saadet Bayri

Depremden beri, depremden öte


Acı… Kocaman bir acı… Çok büyük bir acı… Dehşet bir acı… Acıya dair hiçbir cümle Van’da yaşanan depremin bıraktığı acının büyüklüğünü ve şiddetini tanımlayamaz. Biliyorum, ama bilmek hissetmek için yetmiyor, tıpkı yaşamaya yetmediği gibi.

“Acınızı paylaşıyorum” cümlesi bana kuru ve öylesine söylenmiş bir söz olarak geliyor. İçi dolmayınca da his eksik kalıyor. Oysa telefonda “Van’da olanları duydun mu?” cümlesinden sonra hıçkırıklara boğulan ses, şefkatin ve merhametin gücünü hissettirmişti. Ne olduğunu tam anlamasam da salıvermiştim gözyaşlarımı.
(Merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez, acımayana acımaz.) [Buhari] hadisi dilimden yüreğime dökülmüştü.
Sosyal paylaşım sitelerinde insanlar birbirini yerken, aklıma takılıyor bu gençlik, bu necib millet ne zaman bu kadar zalim oldu? Ve ne hikmetse hiç haberimiz olmadı. Irkçılık sadece bir bölgeyle hatırlatılmaya çalışılsa da, her birimizi içten içe esir almış durumda. Bir yazarın şu cümlesi ne kadar manidar. “Bu deprem, sadece yerin içini dışarı çıkarmıyor, insanları da iç/dış ediyor. İçimizde ne varsa dışa vuruyoruz her depremde.”
Ellerim(iz) duâda… Rabbim bizi ve Van’da şehit olanların günahlarını affetsin. Kalanlara sabır ve elindekilerin kıymetini bilmeyi nasip etsin.
Kıymet bilmek ne zordur. Ama dilimize de en çok düşen cümledir.
Âşık olduğumuz kişinin uğruna ölürüz meselâ. Yapamayacağımız şey yoktur evlâdımız için. Canımızı isteseler veririz annemiz için. Vatan için ölürüz, üstelik her gün. Ama biz çok büyük şeyler için fedakârlık yaparız.
Oysa sinirimizin tavan yaptığı o anda yavrumuza tebessüm edip, susmaktı kıymet bilmek. Annemize her ne olursa olsun “Öf” bile dememekti kıymet bilmek. Ayakkabılarını boyamaktı belki de sevmek. Ve vatan için ölmek ise Merter’de bir taksicinin sessizce ceketini çıkartıp, Van’daki depremzedeler için hazırlanan yardım kolisinin içine koymasıydı.
Hani bir kimse, Peygamber Efendimizin (asm), torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’i öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) demişti. Peygamber Efendimiz (asm), (Merhametli olmayan merhamet göremez) buyurmuştu. (Buhari)
Acaba en büyük fedakârlığımız merhametimiz miydi? Ve merhameti kaybettiğimiz için mi bu kadar şiddet ve bu kadar hüzün üçüncü sayfalardan evlerimize servis ediliyordu. Merhametimizi kaybettiğimiz için mi artık kadınların, genç kızların hunharca öldürülüşü manşetten veriliyordu.
Kimbilir…
Merhametle beraber şükretmeyi de unuttuk biz.
Dört aylık çocuğum ve eşim göçük altında diye ağlıyordu adam.
Düşündüm bu adam ağlarken “Bugün eşime onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyemedim” diye de ağlıyor mudur? Ya da bugün evden çıkarken, sevdiğinin yüzünü ilk defa görür gibi bakmadığı için de ağlar mı? Bebeği gece ağladığında sinirlenmiş miydi? “Bir türlü uyuyamıyorum” diye söylenmiş miydi? Şükredebilmiş miydi dört aydır her gün de.
Cevapları insanın içini sızlatan ve hâlâ yanımızda olan sevdiklerimizin kıymetini bilmemize vesile olacak türden.
Ne acı ki hiç kimse ve hiçbir şey baki değil.
İki gün öncesine kadar zengin olan kişiler şimdi fakir. Bayramda kızıma elbise alamıyorum diye üzülenler, şimdi yaşıyor olduğuna şükrediyor. “Bu ayakkabıyla bu bayram nasıl geçer” diye içten içe eriyenler şimdi bir kuru ekmeği bulunca sevinçten ağlıyor.
Meğer şükür ne az değermiş dilimize. Bir deprem, bir felâket: yaşıyor olmanın ne büyük bir nimet olduğunu, bir kez daha hissettiriyor.
Ne mutlu hissedene…
Saadet Bayri