21.2.12

Şeytan kulağına tık tık


Bir şeye çok inanırsanız ve bunu bütün samimiyetinizle yaparsanız etkili olursunuz. Yaşadıklarımdan öğrendiğim önemli bir tecrübedir bu. Samimiyetin mu'cizevî bir dili olduğunu biliyorum.
 Öyle olmasaydı hayatımıza giren birçok davranış, bu kadar kolay vazgeçilmezimiz olmazdı.
Alışkanlıkları değiştirmek zor…
Ancak bu alışkanlığınızı nasıl ve ne şekilde kazandınız? Sorusuna kaç tane cevap gelir bilemiyorum.
***
Alışkanlık demişken, aklıma bir de bâtıl inançlar geldi. İsmini duyduğumuzda yapmadığımızı düşündüğümüz ancak hayatımıza bizden izinsiz giren masum alışkanlıklarımız bunlar.
Hatıralarımı yoklarken, ilkokul sıralarına kadar gidiyorum.
İlkokul arkadaşım korkunca, hemen kulak memesini çekip, üç defa tahtaya vururdu. Bir de “Şeytan kulağına taş” diye eklerdi. Çocukluk bu ya, bir ara bende böyle yapmaya başlamıştım. Ve bu davranışımdan kurtulmam, kazanmak kadar kolay olmadı.
Şimdi gülümseten ancak bir zamanlar yaptığım davranışların altında yatan sırrı buldum: Samimiyet ve güven.
Öyle olmasa hâlâ geceleri tırnak kesmeyişimin bir açıklaması olurdu.
Çocukken akşamları tırnak kesmem gerekirse, annem buna müsaade etmez ve “Gece tırnak kesilmez kızım” derdi. Gece tırnak kesilmenin iyi olmadığını bilirdim, ancak neden iyi değil? Kesince ne olurdu? Sorularım hep cevapsız kalırdı. Annem de bilmezdi, oda kendi annesinden öğrenmiş ve sorgulanmadan getirmişti, kendi kızına kadar...
Ters olan terliklerle de geçinememişimdir. Gördüğüm de ihtiyarsız, düzeltme kaygım ise tuhaf gelir hâlâ…
Başkasının elinden bıçak almam meselâ. Neden? Aramız bozulmasın diye. Hatta alırken üzerine tükürmek gibi bir adet var ki, onu yapmamak için yere bıraktırırım.
Eşikte durmam.
Cinlerin ismini söylemem. Elimden geldiğince üç harfli diye geçiştiririm.
Akşam ezanından sonra dışarı çıkmamaya dikkat ederim.
Baykuş sesi ürkütür. Bilirim bu kaygımın yersiz olduğunu, ancak öyle kolay silinmiyor kulağımdan, o sevimsiz hikâyeleri…
Daha sayamayacağım o kadar çok alışkanlıklarımız var ki… Aslında birçoğunun yersiz ve sebepsiz olduğunu biliriz. Ve “ne olur, ne olmaz” diye yaparız.
Bu satırları okurken tebessüm edenlerin çoğunluğunun hanımlar olduğunu düşünürsek, konu biraz daha aydınlanmış olur.
Düşünün bâtıl inanç dediğimiz birçok davranış, annelerimizden yadigâr değil mi? Onlara da kendi annelerinden. Yani yedi kuşak geriye giden bir kadın dayanışmasıdır bu.
Takdire şayan ve istenirse ne kadar güçlü olunabileceğimizin ispatı.
Saadet Bayri

Şefkatsiz anneler


Bir savaş meydanı…
Herkes kan revan içinde…
Ölen ve öldürenlerin bulunduğu bir can pazarı…
Ashab ve Peygamber son durumu teftiş ederken, ortalıkta çocuğunu can havliyle arayan ve her gördüğü çocuğu oğluymuş gibi bağrına basan kadın dikkatlerini çeker. “Bu kadını görüyor musunuz? Sizce bu kadın oğlunun cehennemde yanmasını ister mi?” sorusuna hayır cevabı yükselir.

“İşte, Allah ondan daha şefkatlidir” der, Hz Peygamber…
Bu olaydan elbette epey ders çıkarılabilir; ama beni düşündüren saadet asrının, canavarlaşmış insanlara ikame ettiği sonsuz şefkat hissi. Muhammedî bir terbiye dairesinde özellikle kadında billurlaşmış şefkatin bir hâle gibi toplumu sarıp sarmalayışı…
Zira çekip aldığım zaman, dürbünleri günümüze, maddeci insanların kaskatı kesilmiş ve taştan daha taşlaşmış kalplerinden ürperiyorum. “Yeni doğmuş bir çocuk, sabahın erken saatlerinde cami avlusunda bulundu… Yeni doğmuş bir bebek çöp bidonunda bulundu” türünden haberler dururken bütün karanlığıyla orta yerinde vicdansızlığın, “yavruları öldüğünden, bir haftadır yemek yemeyen bir köpek” ve dahi “ölen yavrusunun yanıbaşından ayrılmayıp acı içinde gözyaşı döken köpek” haberleri gönül tellerimi titretiyor.
Öyle ya, annelik gibi kutsal bir meziyet kime nasıl değerse değsin, onu kendi yaratılış halinden çıkarıp bambaşka bir hale sokar.
Hayvan deyip geçtiğimiz köpek dahi olsa, anne olduktan sonra duyarlılığı, şefkati başka bir hâl alıyor, o yırtıcı ve zalim hâllerini şefkat yoluyla öyle bir değiştiriyor ki, insan gördüklerine inanamıyor.
Peki nasıl oluyor da insanoğlu, az veya çok fark etmez, bu ulvî duygudan soyutlanabiliyor ve deyim yerindeyse hayvandan daha hayvan olabiliyor?
“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var” diyen Bediüzzaman, ne güzel söylemiş. Zira bu düşünceler ister istemez beni iman ve küfür muvazenelerine götürüyor. 
İşte diyorum, 19. asırdan başlayıp günümüze kadar devam ederek insanlığı tahrip eden pozitivist yaklaşımın oluşturduğu maddeci anlayışın sebep olduğu manevî yıkımlar…
“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder” diye Bediüzzaman’ın ifade ettiği düşüncenin somut göstergesi bu olsa gerek.
Bir tarafta Allah’ın kendisine derc ettiği şefkat duygusu körelmeyen hayvanlar, diğer tarafta İslâmî anlayışın getirdiği iman yoksunluğundan dolayı vicdanı tefessüh ettiğinde insanlığın mertebesinden, hayvandan daha aşağı seviyede seyreden sözde insanlar…
Maddeci bir anlayışın temelinde seküler bakış açısıyla toplumu dizayn edenlerin kulakları çınlasın.
Hayatı tüketim üzerine kurup “kullan-at” düşüncesini yerleştirmeye çalışıp insanların ruh ve vicdan dünyasını hırs zehriyle tarumar eden kapitalist zihniyetin kör gözleri görsün… “Şüphesiz biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına attık (Tin, 4-5)” âyetinin somut göstergeleri, şefkat yoksunu annelerin gitgide gözle görülür biçimde artması bu olsa gerek.
Saadet Bayri

Özlemek


Ah bu şarkılar!.. Hele eski şarkılar… Nasıl da dalıyor insan maziye, eski bir şarkının kanatlarında... Sahi, neden şarkılar özlem denen ateşi yakar, insanın yürek tenhasında? Bilse de insan, bilmezlikten gelir bu sorunun cevabını çoğu zaman. Öyle ya, en çok tez cevaplanan; ama bir türlü tam olarak idrak edilemeyen ve idrak edildikçe derinleşen sorularda yitip gitmiyor mu insan?

Boşuna, “Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı” dememiş şâir. O hasret denen acımasız akrebin kıskacından dem vururken, ellerinden bir an uçup giden ve asla dönmeyecek kuş misali, bir daha bir arada olmayacaklarını mı yahut kavuşma imkânı olmayacak olanı mı daha çok özler insan? Veyahut da sahipken yitirdiklerini mi?...
Evet, insan tutamadıklarını, tutmuşken tutunamadıklarını ve göz göre göre yitirdiklerini özler. “Şimdi sen gidiyorsun ya, herkes sana benzeyecek” sızısının hançer tadında, yitenin yerine başka hiçbir şey koyamadıklarını ve koyamayacaklarını da özler insan… Kadın olsun, erkek olsun… Hayatın o görülmez ince telleri içinde, mızrap misali derin yankılar bırakıp devrimler yapan ve “Daha asitli bir yalnızlık için dilek tutuyorum şarkılara” ifadesinin doldurduğu ve bir daha başka bir şeye yer kalmayacak şekilde çın çın öten zamanında söylenmemiş bir “dur” nidasını özler… Öyle ya, “Sana gitme demeyeceğim/Ama gitme…” şarkısının ince ayrıntısında gizli değil midir özlemi doğuran o yakılası gurur. “Gitme” denilmiştir; ama giden artık gitmek zorunda hisseder kendini. Bundandır belki de özlemin bir diğer adının da vazgeç(e)memek olması. Kırk kere kovulsa da insanın, yine aynı kapıda bulmasıdır kendisini. Defalarca git dendiği hâlde, gidememektir belki de. Unut dendiği hâlde, her yüzde ve tebessümde onu hatırlamak… “Git başımdan Aysel, seni seviyorum” derken, ona benziyor diye her şeyi nimetten saymaktır özlemek. Nihayetinde, en büyük ihaneti olarak çıkarken kişinin karşısına, koyu bir yalnızlıktır özlemek. Yakıcıdır bu yüzden özlemek…
Hâsılı, elimizde olmayan hislerdendir özlemek… Ve aslında bir işarettir özlemek, bize ezelden kalan. Öylesine dolaşırken meselâ caddelerde, acelemiz varken… Bütün tavan arasını boşaltırken veyahut her şeyi atacakken meselâ… Ele geçen eski bir şiir tadında girer gönül sadefine birdenbire. Zaten özlemle başlamadı mı “birden” “bire” dünya yolculuğumuz? Uhrevîliğe özlem değil midir bir bakıma dünyevî hasretin sayıklamaları? Dindirilmez ve durdurulmaz bir haslet olması bundan. Öyle ki, gecenin orta yerinde nefes nefese uyandığınızda, dilinizde bir “özlem” olur ki, bütün saatlere hükmü geçer o anda. Bunun içindir ki, hasretin en ince tınısını ifade eden “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâ’m seni” türünden mısraları söyleye söyleye, hasretin peşinden sürüklenmiş Yunus Emre.
Anlayacağınız, sarıp sarmalamış bizi özlem. Şöyle bir etrafımıza bakmak yeterli. Bütün terminaller özlem kokar meselâ… Koşanlar, koşturanlar… Bekleyenler, bekletenler… Gelenler ve gelmeyenler… Sahi, gidenlerin bavulları mı ağır, yoksa nice özlemleri taşıyan omuzları mı? Sahi, hangisi onulmaz bir yara ağırlıkların?
Sadece terminaller değil, özlem yuvası elbette. Öyle ki çocukluk da bir hasret mâbedidir, içine girilen ara sıra. Öyle bir mabed ki; içinde koşulan caddeler, oynanan oyunlar ve bir de dinlenen masallar… Sahi “Kaf dağında ağlar eski bir masal” derken şâir, en çok da masalların özlendiğini belirtmiyor mu?
Özlemek bir yönüyle sahipsiz; ama bir yönüyle paylaşması güç bir duygu bizim için. Herkese ait; ama hiç kimsenin olmayan… Biraz bıraksa kendini insan, kendisi de alıp başını gidendir bir bakıma. Çoktan unutulan; ama ansızın farklı bir isimle dikiliveren karşımıza… 
Gözlerimizden köpük köpük taşması özlemin, bundan. Bundandır ne geceye has olması, ne gündüze… Canı ne zaman isterse, gelip keyfince kurulması gönül denen hâne-i viraneye bundan… Hâsılı üç noktalı, eksiltili bir cümledir özlemek… Yazdıkça çoğalan, çoğaldıkça ulvîleşen ve ulvîleştikçe de uhrevîliğin, yüreğin derinliğine nüfuz etmiş naif huzmesidir özlemek… 
Saadet Bayri

Yağmur ve hüzün


“Bilmiyorum ne vardı saçlarında?/ Rüzgâr mı delice eserdi/ Gözlerim mi öyle görürdü yoksa?/ Saçlarının her hâli hoşuma giderdi...” (Özdemir Âsâf)
 Arka penceremin karşısında kocaman bir kiraz ağacı var. Her bahar gelin gibi süslenir, takar çiçeklerini başına. Kiraz ağacının bu hâli ilahî bir nağmenin, hâl diliyle söylendiğini hissettiriyor bana.
Zira o nefis çiçekler tek tek dökülmeye başlarken, ağacın esas sahibine yer açılır zihinlerde. Öyle ki, gözler başka bir güzelliğe takılmasın diye çiçekler gider. Ne muazzam bir şey iman dürbünü! “Korkma, bu Allah’ın emridir. O rahimdir, o hakîmdir” düşüncesini, kudret kaleminin mürekkebi tadında nakşediyor zihnime.
Bana öyle geliyor ki, bir çember çizer gibi bu âlemdeki cereyanlar. Her nakış bir gül oyaya doğru uzanırken, her mevsimin ayrı ayrı çeyizlerle, yar-ı maksuda giden bir gelin gibi süslediğini hissederim dünyayı. İşte bu sebepten, çiçeklerin nazlı gelişi ile gamlı gidişini rüzgârda duvağı savrulan gelin gibi seyrederim. Evet gelin gibi: Hem nazlı, hem gamlı… Hem ağlar, hem de en güzellerini giyinerek gider…
Sahi, mevsimin bahar, yaz, sonbahar ya da kış olması fark eder mi insanın temaşası açısından? Elbette hayır… Bu yüzdendir ki, tabiatın şekilden şekle ve renkten renge girişini ayaklarım yerden kesilircesine izlerim. Öyle ki, imkânım olsa bütün yaratılanlara, “Öyle güzel yaratılmışsınız ki, ayağımı yerden kesiyorsunuz. Lütfen, ya siz buraya çıkın ya da beni aşağıya indirin!” demek isterim. Çünkü “Kâinatı nağamatıyla raksa getiren ve hakaikin esrarını ihtizaza veren musika-i İlâhiye hiç durmuyor; mütemadiyen güm güm eder” ifadelerinin belirttiği hakikat, hemen her şey ve yerde mevcut.
Meselâ yağmur… Rahmet ezgisi eşliğinde o nasıl bir raks şölenidir!... “Şıp şıp” diye yüreğin süveydasına inen her bir tanesini, bir meleğin indirdiğini bilmek ve bütün şehrin meleklerle dolduğunu hayal etmek… En sonunda, duâ etmenin o müthiş hazzına erip kendinden geçmek…
Sahi, yağmur yağdığında çocuklar neden sevinç içinde çığlıklar atardı eski zamanlarda. Neden yağmur yağınca evde duramaz, dışarı çıkmak için sabırsızlanırdık? O zamanlar, bütün çocuklar yağmurda ıslanmak pahasına neden sokağa doluşurlardı? Kız çocukları saçları uzasın diye nisan yağmurunu neden beklerlerdi mesela? Öyle ya, “Yağmur yağıyor. Seller akıyor. Arap kızı camdan bakıyor” diye tutturulan şarkı, mazinin hangi tenhasında sönüp kaldı? Yüzümüze değen her damlada, içimizin kıpır kıpır oluşu hani? Nerede tadı, neşesi ve farkı yağmurla beraber havalara uçmak olan çocukluğun sokaktaki adı? Peki ya ellerimizle yağmurun ellerinden tutmaya çalışmalarımız? Dokunamadığımız; ama ıslandıkça avuçlarımız, parmaklarına dokunduğumuzu sandığımız yağmurların güldürdüğü çocukluğumuz, neden şimdilerde sokaklarda yaşamıyor?
Kim bilir, belki de şimdiki annelerin, çocuklarının saçlarına yağmurun değmesine izin vermediğinden kaynaklanıyor. Melekle yağmurun özdeşliğinin zihinlerden silinmesindendir belki de. Yahut da şimdiki çocuklar, yağmurları meleklerin indirdiğinden bihaber yetişiyordur. Duâ vaktinden mi habersiz, temaşa medeniyetinin milenyum nesli?
Bilemiyorum… Bildiğim, “Mestane nukuş-ı suver-i âleme baktık/ Her birini bir özge temaşa ile geçtik” diyen bir temaşa medeniyetinden arta kalan şimdiki neslin çocukları, pencereden izledikleri gibi yağmuru, hayatı da pencerelerden izliyorlar. Mekanik ve ruhsuz oyuncakların arasında, ellerinden tutabilecekleri yanıbaşlarındaki hayatın varlığından habersiz yetişmekteler. 
Bundan olsa gerek, yağmurlar artık hüzün kokuyor her tanesiyle.
Sevindirmiyor kimseyi artık damlaların süzülüşü. “Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince/ Aynalar yüzümü tanımaz olur” mısralarının içli tınısı titretirken bam telini gönlümün, Hüzün bulaşır yağmurun ellerine.
Bundandır işte, üzgün oluşum… 
Saadet Bayri

Neyi Bastırıyoruz


 Gözlerinde bir ürkeklik, ellerinde geçmişinden kalma siyah lekeler vardı. Büyük bir nefretle, bu siyahlıkları silmeye çalışıyordu.
Lekelerin silinemeyeceğini söyledim.
Nefretle gözlerime baktı, ağzına geleni deyip kaçacağını sanırken, fısıldadı: “Ne yapmam lâzım?” “Ânını yaşa ve geçmişinden sadece ders al. Bugününü geçmişin elleriyle boğma” diyebildim. Dahası nasihate girerdi. Zira artık kimse nasihat dinlemek istemiyor, sadece yaşıyordu.
Hâline acımıyordum. Bilmediği, temiz ve acısız bir hayatın hiç kimseye verilmediğiydi. Yaşadığımız her şey, bizi geleceğimize hazırladığı gibi, olgunlaştırıyordu. “Acılar bile mi?” dediğinde, sesli düşündüğümü fark ettim.
“Evet, acılar bile” dedim. Anlamıştı… 
Yaşı küçüktü; ancak yüzündeki çizgilere bakınca hiç de öyle görünmediğini fark ettim. Aynaları hiç sevmediğini söyledi. Gerçekleri gösteren her nesne canını sıkıyormuş. Dakikalarca anlattı. Hayatın neden zor olduğunu sayıkladıkça, aslında bütün hikâyesinin yanlış anlamalardan ibaret olduğunu fark edip sustum.
Henüz lise öğrencisi olan ve sırtında dağları taşıdığı için, dizlerinin üzerine çöktüğünü sanan biriydi. Yanılgısı, hipermetrop olan gözleriydi. Sırtındaki minik taşları, dağ kadar büyük görüyordu. Her şeyi o kadar abartmıştı ki, ne yaptığının farkında değildi.
“Gençlik işte…” demek geldi içimden; ama yaşını başını almış kişilerin de aynı kaygılarla kanlı bıçaklı olduğunu görünce, sustum. 
Büyüdükçe dertlerin arttığını ve hayatın ağırlaştığını düşünenler, yanılıyor.
Artık küçük çocuklar da tıpkı bizim gibi avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Yüksek sesle konuşuyorlar, anneleri duymadığı zaman çığlık atıyorlar. İstedikleri olmayınca sinirden deliye dönüyorlar. Bence çocuklarımızın da dertleri çok. Karşısında onun sesini bastırmak için bağıran koca koca insanları gören çocukların dertlenmemeleri mümkün değil.
Sanırdım ki büyüyünce dertleniyoruz. Oysa küçük çocukların dahi hâllerini bağırarak anlatmaları bende değişik düşünceler oluşmasına sebep oldu. Küçük bir çocuk neden her isteğini bağırarak halletmek ister ki?... Dahası, bağırdığını gördüğü çocuğuna, daha yüksek sesle bağıran anne baba bu anlamsız hâliyle neyi bastırdığını sanır?
Kendini mi, çocuğunu mu ya da her ikisinin ayaklar altındaki benliğini mi?
Hayat âdil davranmadı diye ha bire söyleniyor olabiliriz. Kendimizce haklı da olabiliriz. Ama yaşarken, yaşantılarımız ve gördüklerimizde biz ne kadar âdiliz? Tartışılır…
“Şansım olsa” diye başlayan cümleler, aslında can çekişen bir ruhun son iniltileri… Minibüste yolculuk yaparken, güneşle bulutların yer değişimine tebessümle bakarken, o korkunç sesi duyuyorum: “Şu hale bak yağmur yağacak. İğrenç… Bende şans olsa…” diye devam eden ifadeleri kullanan kişi, en fazla on sekiz yaşında. Ve bakışındaki ayarı bozmakla aranmalı en son sabıkasında.
“Her şeyden, herkesten şikâyet ederek yaşanmaz” diyorlar. Öyleyse şikâyetleriyle yaşadıklarını sananların yaptıkları ne?
Bildiğim, bu gidişle, ortalama ömür süresi daha da düşecek. “Ölümün yaşı belli miydi?” derseniz, ruh ölümlerinden bahsediyorum: Sadece nefes alıp ilerlemek, hiçbir ayrıntıyı görmemek ve fark edememek…
Saadet Bayri

Ölü(mü) gördüm!

Ölüm…
Adı ne kadar da uzak… Ve kendisi bir o kadar yakın… İçimi ürpertecek, mağrur başımı ensesinden kavrayıp diz çöktürecek kadar güçlü… Öyle ki, içinde bulunduğum ve bulunacağım bütün zaman ve mekânda sürüyor hükmü.
Ne tuhaf! İnsan, hakikatini bildiği bir olgudan ürker mi? Titrer mi elleri? Şah damarı kadar yakınında olanı, Kaf Dağı kadar uzağında görür mü? Ah biçare insan! Bu haliyle kaçacağını zanneder ezeli yazgıdan…
Ölüm… Unutmanın aynasında mutlu sanırken kendimi, genç bir yaşa değdiğinde bir kuş alacak sanırım kalbimi. Olduğum yere yığılırken, “Hani dün görmüştüm, daha az önce bir şeyler konuşmuş, hayata dair planlar kurmuştuk” diyecek oluyor dilim. Anlıyorum anlatamamanın düğümünde: İnsan kurar, kader güler…




Salâ sesi kulaklarıma değdikçe, sanki “Ölüm var, ölüm/Ölün de görün!” diyor, soğuk bir ses. “23 yaşındaymış” derken biri, yarınlar fersah fersah uzaklaşıyor sanki. Aldanmış meğer “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diyen şâir. Zira yıldırım yayılımı gibi kol geziyor ölüm yaşlı genç demeden. İşte, “Henüz, bir aylık öğretmenmiş” derken öteki, tul-i emel sönüyor hayal perdesinde. Ne desem, eksik kalıyor dilimde. Dahası, “Ölüm yakışmadı” hayıflanmaları arasında, donakalıyorum daha genç sandığım ömrümün baharında.
Nedense gözlerim üçüncü sayfa haberlerine takılıyor. Bugünlerde ölenler yaşıtlarım. Ömrümün orta yerinde, her nefes ölümün kucağına itiyor sanki. Kulağımda uğultu makamında bir türkü: “Ölüm Allah’ın emri de bu ayrılık olmasaydı”…  Susuyorum…
“Kızım daha çok küçük, bensiz ne yapar?” diyorum. Yüreğim sızlıyor. “Peki ya annem bensiz ne yapar? Nasıl yaşar? Ve hayat arkadaşım… Bensiz ne yapar, bu koca dünyada?” türünden sayıklamalar titretiyor bam telini ruhumun. 
Titriyor, ruhum. Yanıldığımı fısıldıyor inceden inceye… “Tedbirini terk et, takdir Hüda’nındır” nidası konuyor süveydasına kalbimin. Kızım bensiz de büyüyor zira. Gülüyor, seviyor, ağlıyor. Büyüme ve gelişme aşamalarında yapması gerekenleri bensiz de yapacak. Annem, hayat arkadaşım çok üzülecek belki; ama yaralarına zamanı sarıp, kabuk bağlamasını bekleyecekler unutmanın aynasında. Ve ben öldüğümle kalıyorum. Hâsılı, ölen heybesine doldurduklarıyla gidiyor: Sevabıyla, günahıyla… Geride kalanlar içinse, hayat devam ediyor.
Belki de hepimizi yanıltan bu. Bizsiz olmayacağını sandığımız ve bu sebeple ertelediğimiz, unuttuğumuz hayatın içindeki ayrıntılarımız. Yaşamamız gerekenler ve bir başkası ya da başka bir şey için ertelediğimiz mutluluğumuz… Ve en önemlisi, bahanelere sığınıp ihmal ettiğimiz ibadetlerimiz, itaatimiz ve dahi Allah’ın rızası…
Vazgeçilmez olduğumuzu sanırken, bir de bakıyoruz ki hakikat hiç de öyle değil. Zira ezelî kanun dairesinde herkes yaşayıp gidiyor. Ardımızdan kalan cümle ise: “Ölenle ölünmüyor.”
Belki de hakikat şu: Ölmek kolay, zor olan, “İmanım tutuşmuş, yanıyor” veciz sözünde ifadesini bulan âhir zamanda yaşamak…  Herkese ve herşeye rağmen
Saadet Bayri

9.2.12

...

 
"Beklemek en korkunç hali imiş yaşamanın" öyle diyorlar.
Oysa bilmiyorlar:
Seni beklemek: Adını duyarım belki hiç ummadığım bir

dilden" diye eli yüreğinde gezmek.

saadet bayri

27.1.12

Seni Beklerken Eridim

Şimdi sen yoksun, avazı çıktığı kadar bağırıyor rüzgar. Penceremi zorluyor yokluğun. Bilsen bu kaçıncı idam mangasıdır döndüğüm. Her seferinde sensizlik vesikam elimde. Düşkünlüğümden aldım iyi hal. 
Bilsen ne çok aradım seni. 
Ben diyeyim yıllar, sen de bir ömür. 
Saymakla biter mi yokluğuna eklenen anlar. 
Soluğunu hisseder mi kefen giyen şu şehir. Bir gülüşün can olur mu yitirilmişliğime.
Söylesene hasretini anlatsam kelimeler kifâyet eder mi? Âh! etsem her nefeste yangınım söner mi? 
Anlatsam şimdi satır satır seni, ben anlattım diyebilir miyim? 
Ya sen, sen anlayabilir misin bu meşakkati?
*
Sen yoksun ya şimdi bütün şehir kefenlendi. Sükutu giyindi ağaçlar. Yeminle kapadı dilini dalgalar.
Tez gelmeye bak sen yinede, ne olur ne olmaz. Bu hasretin sağı solu belli olmaz. Bu gece kelimelerden bir urgan yaptım, acabalar caddesinde volta atmaktayım.
"Yokluğunun neler ettiğini anlatamadım gel gör halimi." deme telaşındayım. 
Sen bilmezsin...
Ben seni beklerken uğruna ne cümleler kurban ettim.
Ben sana ne desem bilmem "can" desem canım yanar. "Dost" desem içim kanar. Sen eskiye benzemez yeniyle tarif edilmezsin. 
Öyle bir bendensin ki elim yüreğimde: Ey dost hoş geldin, safa getirdin. Ey halime hal, ne iyi ettin de bana geldin....
Saadet Bayri

3.1.12

Siz Bilmezdiniz


Tanıdığım isimlerin yanına kim olduklarını ekleyebildim. 
Onlar anlattıkları kadar biliyorum sandılar.
Oysa ben kelimelerin sırrını bilirdim
**
Aklınızdan geçenleri bilirdim.Yüreğinizden geçenleride.
Ama siz "Anlatsam mı- Anlatmasam mı?" diye kıvranırdınız.
Acabalarınızdan yakalardım.
**
Acısı kalbe vurmuş sırlar gezinirdi gözlerinizde.
Dilinize değmesinden korktuğunuz itiraflar.Oysa hepsini bilirdim.
Korkmayın diye sormazdım.
saadet bayri

9.10.11

Sen Gittin...

 sen bakınca bir şehirde mutluluk kanatlanırdı. 
en acılı kadınlarıın içine aniden bir ferahlık düşerdi.
küçük bir çocuk kaybettiği bez bebeğini bulur gülerdi.
sen ki gülünce kelebeklere bir gün daha verilirdi.
kirpiklerimden damla damla huzur dökülür, yanaklarım al al olurdu.
ve sen gidince..
yıldızlar kayardı gökyüzünden…  bu şehir zifiri karanlığa düşecek diye korkardım. 
bütün çocuklar uykuya dalar ve bir sessizlik sarardı geceyi
yalnızlık çığlık çığlığa saçlarını yolar, ellerim üşürdü
umudum seni bulmak için şehri terk eder
Güneş doğmak için umudu beklerdi.
saadet bayri