16.9.07

ADA

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi, adayı terketmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.
Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk, yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam.
Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et!" "Sana yardım edemem Aşk.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk, yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim..." "Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş: "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki
kendini onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu farkeden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?" "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir..."

Gİderken..

Gitmek kolay kolayda

Ya dönmek istediğinde, bıraktıkların yoksa eski yerinde

O zaman ne olur halin?

Hiç düşündün mü?

saadet bayri

10.9.07

Yaşam Savurur bazen

Öyleyse ara ara savurur yaşam insanı,
Bilmediği kıyılara vurur denizler bazen.
Rüzgârın önünde ki yaprak misali,
Tanımadığı bir şehirde bulabilir, kişi bir gün kendini
"neden" diye sormaktan korkarız, duyacağımız cevap ağır gelir diye
Çünkü kendimizi dünde unutarak başlarız her sabah yaşama.
Bu sebepten, kaybettiklerini daha çok özler insan,
"Elimdekileri de kaybedebilirim." korkusunu taşımadan.
saadet bayri

İlginç

İnsanlar evlenenlere seviniyor.
Alkışlıyor ve elleri havadan hiç inmiyor
Ne kadar mutlu.

İnsanlar gidene üzülüyor,
Günlerce yanıyor içleri...
Oysa geleceği gün belli, geleceği saat...
Sesi var telefonda.
Yani o kadar da uzak değil gözden.
Ne kadar hüzünlü.

İnsanlar her gün aynı yaşama uyanıyor
Aynı şeyleri yaşıyor
Sıkılmadan, umursamadan, değiştirmeden
Ne kadar tuhaf.

Ve insanlar ölüme şaşırıyor sanki hiç olmamış,
Sanki hiç olmayacak, sanki bir daha gelmeyecekmiş gibi
Ne kadar komik.
saadet bayri

8.9.07

içimde ki çocuk

İçimde bir çocuk var.
Tutunmaya çalışıyor, bana inat, söylenenlere inat.

Onu dinlemiyorum çoğu zaman,
Ama inan buna rağmen hala söyleniyor bir yerlerde.

Hangimiz doğru bilinmez
Ancak, o herşeye rağmen benimle.

Bana sımsıkı tutunuyor ben ona "tutunma" desem de...

saadet bayri

6.9.07

ELİMDE OLAN

Yanılabilmeliyiz...
Ve en çok kendi hakımızda olmalı bu yanılgı. Mükemmel olmak için uğraşmak yorar insanı. Yormakla kalmaz, birde hayal kırıklığına uğratır.
Çünkü mükemmel insan yok ki.
Hal böyle olunca bütün çabalar uğraşlar akıntıya kürek çekmekten başka bir işe yaramaz. Yani elde kalan kocaman bir "hiç".
Yıllardır kendimizle beraberiz. Kendimizden başka kim bu kadar yakın bize?
Öyleyse diyebilirimisin ki bütün ipler elimde.
Üzgünüm!
Kalbine söz geçiremeyen insan,
Yaşlarına söz geçiremeyen insan,
Duygularına söz geçiremeyen insan,
Düşüncelerine söz geçirmeyen insan,
Acaba neydi elinde olan?
saadet bayri

4.9.07

Yusuf Olmak Zor

Yusuf olmak zor çok zor…
Yusuf’san önce sevmekle başlayacaksın çileye…
Öyle bir seveceksin ki; şüphe olmayacak içinde.
Öyle saf, öyle temiz olacak işte.
En yakınların kesecek başını…
En yakınların itecek seni karanlıklara…
En yakınların yakacak her zerreni.
Ve sen güzel görecek, güzel bakacaksın her şeye…

Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor
Bu dünya perdesinde Yusuf olmayı seçtiysen, önce dar kapılardan geçeceksin…
Dört duvara dokunacaksın, her köşe başında bir kuyu olacak sen girecek - sen çıkacaksın.
Her çıkış bir başlangıç, her düşüş bir devrin bitişi olacak.
Ve O’ndan başka kimseyi imdada çağırmayacaksın.
Zindanların yakın edecek bütün yaratılmışı...
Dağlar yoldaşın, taşlar arkadaşın, kuyular sırdaşın olacak.
Önce sıla yakacak içini…
Sonra adı hasret olan tüm özlemler gelecek peşinden…
Sabırla başlayacak dünya sürgünün.

Yusuf olmak zor çok zor…“Nurunda hoş, narında” diyeceksin.
Tüm ateşleri gül diye tutacaksın.
Kor önce avucunu, sonra yüreğini yakacak, susacak susacaksın
“ Ah” demeyi bile çok göreceksin diline.
Şikâyet kapılara gelip gelip gidecek eski yerine..
Sevmenin ne zor olduğunu elbet anlayacaksın.

Yusuf olmak zor çok zor…
Köle olup önce pazarlarda satılacaksın…
Saraylara ayağında kelepçeyle gireceksin.
Toprak değecek tenine, rüzgâr savuracak tanelerini gözlerine
Kimse inanmazken sana, yitirmeyeceksin hiç ümidi.
Hamken yanacak, yandıkça pişeceksin,
“Elhamdülillah” kemerini kuşanacaksın,
Çileden geçmeden gidilmez hiçbir yere..
Çekecek çekecek hep pişeceksin…
İmtihanı öyle kolay olmayacak aşk yolunun
Her adımda bir kez daha bileneceksin.

Yusuf olmak zor çok zor…
Her yanışında anlayacak; Yusuf olmak zor diyeceksin.
Sonra aşkın ne zehir olduğunu tadacaksın,
Kılıçtan keskinliğini, nankörlüğünü, acizliğini
Yolun zindanlara düşecek, edep perdesinin ardında bekleyeceksin.
Beyaza değen siyah temizlenene kadar sürecek bekleyişin.
Öyle kolay olmayacak siyahtan arınmak,
Yani seneler sürecek bekleyişin.
Kapılara asılacak Yusuf gömleğin,
Bakıp bakıp, eğeceksin başını
Ama mahcubiyetten değil, yine edepten olacak sakınışın.
Ne zamanki sebepler kapısını kapatıp tümden,
Dönünce yüzünü Rahmana bir haber gelecek gaybtan:
“Yusuf tertemizdir günahtan”
Sultanlığın yolu zindandan geçecek bileceksin…

Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor..
Yusufken sultan olmakta zor
Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
saadet bayri

3.9.07

Sen benim

Sen 18 yaşısın gençliğimin
Anneme ilk söylediğim yalansın
Yüzümün pembeliği, yüreğimin en hızlı çarpışı
Sen benim ilk heyecanımsın

Sen benim gençliğimsin
Hayallerim, kırmızı panjurlu evim, bahçesinde çalışan bahçıvanımsın.
Sen benim yıldızımsın uzanamasamda, her bakışımda orada olduğunu bildiğimsin.
Sen benim gülüşüm, mutluluğum ve yaşama nedenlerimdensin.

Sen benim yarınımsın
Yere düşüp-düşüp kalktığım, kanatıp dizlerimi sonra sardığım
Sen benim kanayan yanımsın.
Gülerken gözlerimden dökülen tanelersin
Sen benim sol yanımda inceden sızlayansın.
Sen benim dinlenmemiş masalım, yazılmamış şiirimsin
Hiç gitmediğim şehir, çizilmemiş resmimsin
Yani sen sevdikçe var olanımsın.

Sen benim suskunluğumsun.
Garip bir şarkı çalarken hüznüm,
Yollara bakıp bakıp boyun büktüğümsün

Sen benim hep beklediğim, ama hiç gelmeyenimsin...
saadet bayri

2.9.07

ŞİMDİ SEN

Güneş çoktan doğmuştu uyandığımda, yine erkencisin değil mi? Seni düşündüm, bu saatte ne yapıyorsun acaba…
Dur! tahmin edeyim…
Şimdi sen, güneş doğmadan uyanmışsındır.
Şöyle bir gerinerek bütün yorgunluğunu atmış, mutluluktan gülümsemişsindir…
Bu sabah bir kez daha uyandığın için bu tebessüm.
Sonra buz gibi suyla abdest alıp, her zaman serili seccadenin başına koşarak gitmişsindir.
Ellerini dua için açınca önce bana, sonra tüm insanlığa adamışsındır en güzel dileklerini…

Şimdi sen, eline bir kitap alıp çıkmışsındır bahçeye.
Hem okumuş, hem seyretmişsindir gökyüzünü.
Kim bilir yine neler anlatmıştır bulutlar sana.
“Benim adımı yazdılar mı bugün?
Seni ne kadar özlediğimi anlattılar mı?”
Şimdi yanımda olsan, kaşlarını çatar, “Bulutlar sana mı hizmet ediyor.” Der kızardın.

Şimdi sen, elinde ince belli çay bardağın, bir dudak paylık mesafesiyle, kan kırmızı çayını içiyorsundur.
Ne kadar yavaş içersin o çayı, en iyi ben bilirim.
Dakikalarca beklerdim ne zaman bitecek ve yeniden çay dökeceğim sana.
Söylenirdim arada, o zaman bile susmazdım yani.
Bir gün sormuştum; önce gülmüş, sonra böyle içmenin sana ne kadar tad verdiğini anlatmıştın.
Çay içmeyi de kendine özel kılmıştın ya…
“İnsan hayatı bile tadarak yaşamalı. Bak biz göremeden, geçip gidiyoruz.” Demiştin.
Şimdi çayı her içişinde yüzünde bir tebessüm beliriyormuş.
Aklına geliyormuş, o günkü şaşkınlığım.
Öyle demiştin son görüşmemizde. Hep farklı olduğuna inanmıştım.
Şimdi hem farklı, hem biraz kaçık olduğunu biliyorum.
Yoksa bu kadar imkânsızlığın içinde hala alışkanlıkların devam eder miydi?

Şimdi sen, o en vakur halinle yürüyorsundur yolları, bir aşağı bir yukarı…
Sahi uzun mu oranın yoları da, sokağımız gibi dik mi yokuşları?
Biliyor musun? Bugün fark ettim: yürürken de sana benzemişim.
Eğer acelem yoksa yavaş yavaş, adımlarımı saya saya ilerliyorum.
Yaşamın içinden koşarak değil, yürüyerek geçiyorum tıpkı senin gibi.
Hani köşe başındaki iğde ağacı varya.
Çiçek açtı ve o kadar güzel kokuyor ki...
Geçen yıl, ilk sen duymuştun kokusunu…
Sonra, bahar mevsimi boyunca her gün bu yoldan geçer olmuştun.
Bu sebeple her akşam geç kalırdın, kaşlarımı çatar: “Yine mi ıhlamurlar?” derdim.
Keşke burada olsaydın ve görseydin nazlı nazlı salınışlarını.
Zikir ediyorlar demiştin ya. Arada duyuyorum, seslerini.
Gittin ya ne çok şey kalmış, bak senden bana yadigâr.

Şimdi sen yine bir türkü tutturmuş, bütün yalnızlığına inat, yine mütebessimdir çehren.
Seni bu halde gördüğümde hep şaşırırdım.
Dünya düşse üstüne “oh” diyeceksin gibi gelirdi.
Biliyorum dünyanın her haline şükretmekti bu.

Şimdi sen uzun uzun bakmışsındır güneş batarken…
Ne çok seversin gün batımını.
Böyle batıp gideceğiz bir gün der hüzünlenirdin.
Ama güneşle aramızda bir fark var: güneşin bir zamanı varken, insan aniden çekip gidiyordu. Karşı komşunun oğlu vefat etti aniden.
Hani Zeynep teyzenin büyük oğlu Ali vardı ya, işte o..
Bütün mahalle şok oldu ”Daha çok gençti.” diye ağlaştılar.
Ben senden öğrenmiştim; ölümün genç yaşlı ayırt etmediğini.
Bu sebeple bakıp, kendime ağladım.

Şimdi sen rüzgâra dönmüş yüzünü, kır çiçeklerinin kokusunu duymuşsundur.
İçine çekip, bütün güzellikleri üstüne birde yaylaları hayal etmişsindir.
Yine gözlerin dolmuş, yutkunmuşsundur.
En büyük mutluluğun; yaşadığımızı bilmek olduğunu hatırladın değil mi?
Biz çok uzağız şimdi, sen dört duvar arasında, ben kalbime en yakın yerde..
İkimizin yerine seviyorum papatyaları, sarıçiçekleri…
Öğrendim: ayrılık diye bir şey yok.
Ben dışarıda, sen içerde öylede yaşanıyor bak aşkımız.
saadet bayri

29.8.07

Sandıksız gelinim ben

Sandık işini oldum olası sevmişimdir. Annemin sandığını kedi gibi gözlerdim. Ne zaman açacak, ben de oturacağım karşısına diye… Sonra o tek tek bohçaları açacak, ben de küçücük ellerimle onları alıp inceleyeceğim. Ha bir de “Bu senin çeyizlerin” dediği zaman da havalara uçacağım. Bu kelimenin ardından da senaryo yazılmaya başlanacak. Çeyizlere tamamen sahip olmak için önce büyüyeceğim, okul bitecek, işim olacak, en son gelin olacağım. Aslında hepsinden önce gelin olmayı hayal ederdim ya neyse. Bana ait bir evim olacak ve şimdi saklanan bu cicilerin hepsini istediğim gibi kullanacağım. Kulağa ve hayallere oldukça hoş geliyor.
Ve her gelin gibi benim de sandığım olacak, içinde harika bohçalarım ve onların içinde de göz nuru, el emeği dantellerimi, ince işlerimi saklayacaktım. Annem sandığı açsın diye ne yalvardığım günler olmuştu. Sandık açılınca duyduğum naftalin kokusu çok hoşuma giderdi. Sanki çok eskilere gidiyormuşum gibi hissederdim. Yalnız çocukluğuma ait kalmadı bu sandık merakı… Şimdilerde, aklıma düştükçe anneme sandık açtırıyorum. Aldığım o tad ise hâlâ aynı...
Şimdi bu kadar sandığı sevip de sandıksız bir ev kurmak, mümkün değil gibi gözüküyor. Ama üzgünüm; benim de dâhil olduğum birçok gelin artık sandık almıyor. Annemizde görünce hoşumuza giderken, bize fuzûlî geliyor. Evin muhtelif yerlerindeki dolaplar bu açığı kapattı bizce.
“Sandıksız gelin olur mu?” diye ortalığı yıkmıştı anneannem evimi gördüğünde. “Tövbe tövbe bir yaşıma daha girdim” derkenki hali, eskiler için sandığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettirmişti.
Nasıl önemli olmasın ki; yokluk içinde büyüyüp, yokluklarla evlenmişler eskiler. Evlerinde yok denecek kadar az eşyaları varmış. Şimdilerde olduğu gibi nerede aileler bu kadar çok eşya alsın. Ve baba evinden kıza verilen küçük bir sandık. İçinde de geceler boyunca uyumayıp, gaz ocağının ışığında işledikleri kanaviçe ve danteller. Yani bir nev’î yadigâr.
Genç kızlığa ilk adım attıklarında, ellerinde tığları, parmaklarında iplikleri hem işler, hem sohbet ederlermiş. Daha küçük iken zincir çekmeyi öğrenir, metrelerce zincir çekerlermiş. Sonrada en ağır örnekleri yaparken bile zorlanmazlarmış. Ellerine geçen birkaç kuruşla iplik alır, harika motifler çıkarırlarmış ortaya. Ama ne işlemeler. Dudağı ısırtacak büyüklükte danteller, oda takımları, masa örtüleri, karyola örtüsü, kırlentler, görünce şok olduğum perdeler, hepsi el işi.
İşte bu çeyizler bohçalara düzülür, sandıklarda saklanırmış. Bu sebeple sandık deyip geçmemek lâzım... Ne kıymetlidir o sandıklar bilirim ben. Evlendikten sonra da ne işe yararlar. Anahtarları olur meselâ ve saklanacak ne varsa koca ve çocuklardan oralara saklanır. Ve en önemlisi artık evin hanımının bankasıdır sandık. Hazinesi, sırdaşı, her şeyi.
Sandık kültürü şimdilerde yok artık. Teknolojinin olmadığı, zamanın bu kadar hızlı geçmediği dönemlerde yaşayan, babaannelere has bir yaşanmışlık olarak duruyor.
Peki! Şimdilerde neden sandıklar tavan arasında?
Çünkü sandığınız olacaksa içini doldurmanız gerek. Yani çeyiziniz olacak. Öyle hazır şeyler olmayacak bunlar. Her birinde el emeği, göz nuru olacak ki orijinal olsun. Ama dantel, iplik, tığ dediğinizde köşe bucak kaçan kızlarımız varken, bu sandık düzme işi artık tavan arasına kalkmış durumda. Annelerimizin dantel örmediğimiz için yaptığı tehditleri hatırlayınca, neden sandıksız olduğumuz ortaya çıkıyor.
Zaten biraz okumuş olanlar, üniversiteye adım atanlar bu el işi san’atları, dantel işlerini tümden gereksiz sayıyor. Her şeyin kolayını bulduğumuz şu çağda, kültürlü atfedilen kişilere pek yakıştırılmaz çeyiz. Zaman ilerledikçe her şeyin hazırı çıktı ve bu gelenek de tarihe gömülmüş oldu. Şimdi bu işlemeleri başkası da yapsa kızlar hemen: “Aaa bu zamanda dantel mi kullanılır?” diye kesip atıyorlar. Oysa çeyiz, kültürümüzün bir parçası. Gelinlik kızların ellerine değen, gözlerine değen en masum hazineleri.
Ancak bugünlerde annemi yine sandık başına getirince bir şeyi fark ettim. Kızlarımın hatırlayacağı “anne sandıkları” olmayacak. Ve acilen sandık edinmeliyim. Yoksa onlar anane sandığıyla büyüyecekler. Ve bu alışkanlık bizim nesilde devam etmeyecek. Öyleyse kızlar yeniden sandık almaya, çeyiz düzüp kızlarımızla beraber sandık keyfi yapmaya.
Öyleyse her yeni eve bir sandık şart.
saadet bayri