10.1.14

Yinelenen yeni bir başlangıç


Hayata yeni bir başlangıç yapmak, düşüncede çok kolay; ama pratikte zordur.

Önce gemileri yakmak gerekecek ki, geriye dönüp bakmasın gözler. Sonrası ise tam bir sır. Karşına hangi yol çıkarsa çıksın, ilerleyebilme cesaretini göstermek... Nedendir bilinmez, hepimiz hayatımızın bir ya da birkaç yerinde gitmek istemişizdir bilinmeze. Bütün gemileri yakıp yalnızlığın tadını çıkarmak. Öte taraftan biliriz ki, gitmekle gidilmez; aklımız ve kalbimiz kalır koskoca bir mazide… Sonra Tevfik Fikret gibi deriz ki “Viran olası hanede
evlâd-ı ıyal var”.  

Bazı kararlar, sadece alınmak için vardır. Çünkü yüklerimiz arttıkça, daha bir zorlanırız karar alırken… Öyle ki teslimiyetle inandığımız ölüm bile erkendir her an bizim için. Zira nefret yerine kalbimizden taşan şefkat oluk oluk olunca hayalimizde, “seni şimdi anlıyorum” demek istediğimiz siluetlerin isimleri değişir. Dahası, vaktiyle çok kızıp, gönül koyduklarımıza hak verme ihtiyacı kemirir içimizi.


Uzmanlar önemli kararları sabah uyandığımızda almamızı salık verirler. Onlar gece alınan kararların, uygulanması en zor kararlar olduğunu her ne kadar dillendirseler de karar alıcının, ruh halinin hangi saat ve mevsimle birebir uyuştuğu daha önemlidir bence. Zira ruhun tayin ettiği bakış açısının rotasına bağlıdır, kişinin kararlı oluşu.


Aslında her yeni başlangıç, hayalin yol aldığı istikamette yinelenen adımların daha bir kararlı sayımından ibaret. Böyle düşünülmezse, “başlanmak istenen yerden bir arpa boyu bile yol alamamak” düşüncesinin kıskacı hayatı çekilmez kılar. Yani ki, her yeni gün yeniliğiyle göz kırparken, esasında yinelenen bir akışın sükûn halindeki ahengini de duyurur bize. Nitekim hiçbir ânımız bir öncekiyle aynı değilken, yinelenen bir akışın demdemesi neden olmasın? Öyle düşünmemek “yeni” kelimesini bütün “sevdiklerimiz ve maziyi harcamak” olgusunu beraberinde getirmez mi? 


Unutmayalım, “yeni bir başlangıç” desek de nereye gidersek gidelim, delice özlediklerimiz sol yanımızda hep sızı olarak kalacaktır. “Acaba ne yapıyor şimdi?” sorusu içimizi kemirirken, “Nereye gidersen git bütün geçmişin peşinden gelecektir” düşüncesi, ensemizde durmaya devam edecektir. 
Peki ne yapmalı? Önceliklerimizi belirlemeli ve bu öncelikler için hatıralar biriktirmeye çalışmalı... Ve bilinmeli ki… Yaşarken, yürüdüğümüz yol aynı. Değişense… O yolda yürürken, yinelenen hayal ve arzularımıza yüklediğimiz anlam ve değerdir.

Saadet Bayri

11.11.12

Ey kendim! Hazırlan yolculuk var


Yağmurlar bahçede oyun oynayan kızımın saçlarına düşerken, elleriyle saçlarını tutması komik geldi. Arkadaşıyla birlikte ıslanmamak için kahkahalarla koşarken, çocuk olmanın heyecan kokan bir serüven olduğunu fark ettim. Ona öğrettiğim “Yağmur yağıyor –Seller akıyor-Arap kızı camdan bakıyor” şarkısı dilinde, hiçbir şey umurunda değildi. Bu şen şakrak hâlini seyir ederken, alışmış gözlerimin yorgunluğunu hissettim. “Yağmur işte” der gibi bakan gözlerim ve “Çocuk işte diyerek tebessüm eden yüzüm... Birbirinden çok ayrı duygulardan haber veriyordu.

Zamanla büyümekle kalmamıştım. Çocukluğum ellerimden kayıp giderken keyiflendiğim şeylerin adını ve şeklini değiştirmişti. Belki de uzun zamandır alışkanlığın pençesinde kıvranırken rabbim bu yavruyla yeniden mucizelerini fark edip, tanıklık etmem için bir fırsat daha veriyordu.
Usulca kalktım oturduğum banktan. Beni yağmurdan koruyan çardağın şemsiyeliğinden azat edip benliğimi, başımı kaldırmadan avuçlarımı açtım ve birkaç damla yağmur tanesinin ellerimi ıslatmasına izin verdim. Bir tane bir tane daha derken tebessüm ve yorgun bir ruhla gidip banka oturdum. O çocukların ardından koşacak heyecanı bulamadım içimde. Ne zaman bu kadar yorulduğumu düşünmem gerekti ama onuda erteledim.
***
Hızlı yaşamaya alıştığımdan ya da öyle yaşamak zorunda hissettiğimden günlük yaşamın içinde unuttuğum keyifler var. Sabah uyanırken o gün yapılması gerekenlerin listesi uzarken, ilk defa bütün odaları dağınıklığıyla bıraktım o sabah… Oyuncaklar yerde, minderler ters düz edilmiş. Kahvaltı sofrası tezgâhın üzerinde…  Giyinip çıktık erkenden dışarıya… Sonbaharın geldiğini bildiğimizden düşen yapraklarını topladık birkaç ağacın. Birlikte yaprakların sararan ve sarının bin bir rengine bürünmüş hallerini inceledik. Sonbaharın ne demek olduğunu konuştuk. Ellerimizde yapraklarla evin yolunu tuttuk. Evimize misafir ettiğimiz bu yaprakları ise çeşit çeşit renklere boyadık.
Ne zaman bir yaprağa dokunduğumu hatırlamaya çalıştım ama hafızam en ufak bir ipucu vermedi. Anı yaşamanın hayrını düşünüp vazgeçtim kendimi sorgulamaktan. O gün sonbahara “Merhaba” dedim küçük bir hanımla. Onun hayret dolu bakışları, benim yorgun bakışlarıma eşlik edince anladım ki; çocuklar bu yaşamı yeniden keşfetmek için bize verilmiş nimetler. Belki onlar bizim unuttuğumuz çocuk yanımız.
***
Minibüse yetişmek için acele ediyorum. Defalarca saate bakıyor, kıyafetlerini aceleyle giydirmeye çalışıyorum kızımı. Kızım bana bakıp “Yavaş anne yavaş. Sonrakine bineriz” dediğinde, henüz bozulmamış ve hızlanmamış bir fıtratı nasıl hızlandırmaya çalıştığımı gördüm. Bir sonraki minibüse binmekle bir şey kaybetmiş olmazdım. Ama bu kadar aceleyle kızımı hem bedenen, hem ruhen incitebilirdim.
Beklemeyi ve sabretmeyi yeniden öğreniyorum. Ve inanın bu yaştan sonra yavaşlamak çok zor. Sanki her şeye yetişmek zorundayım. Sanki her şey zamanında yapılmalı diye bir kanun var. Sanırım bu telaş ve vakitsizlik ayrıntıları göz ardı etmeme sebep oluyor.
Fıtratıma geri dönüş yolculuğuna başladığım bu günlerde kendime sesleniyorum:
“Ey kendim! Bana hazırlan, sana geliyorum.”
Saadet bayri

Sevmek Samimiyetle Başlar


“Sevmek ölmekle başlar” demiş şâir. Bu sözü söylerken, bir insanı sevmenin zorluğundan mı dem vurmak istemiş, yoksa bir insanı sevmenin tamamen “O” olmakla eş değer olduğunu düşündüğünden mi, bilemiyorum. Ama bana sorarsanız, “Sevmek ölmekle değil, samimiyetle başlar.” Öyle ki; yaptıklarımla, yerine getirdiklerimle ilgili bir durumdur bu.

Samimiyetin temelini ise kişinin kendine olan güveni oluşturur. Yani ne istediğini bilen, hayattan ve çevresindekilerden ne beklediğini anlamış ve kendi sınırlarını belirlemiştir. Bu kesin çizgiler sayesinde misafir olduğu yürekleri incitmez ve onlar tarafından da incinmez. Nitekim Mevlânâ ne güzel söylemiştir: “Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder, hem kendini.”

Ne istediğini bilen insan, hatalarını, eksikliklerini itiraf edebilir. Ve dolayısıyla kendini düzeltme, yenileme ve gelişme şansını da yakalamış olur. Her türlü yanlışın hesabını önce kendinde bulma olgunluğunu gösterdiği için de, kendini yargıladıktan sora başkalarına yönelir. Böyle davrandığı içindir ki, “Kimse beni anlamıyor. Anlamak istemiyor”gibisinden iç huzursuzluğu haber veren cümleler kurmaz. “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur (Oğuz Atay)”olgunluğuna erişir.

**

Günümüz sevgilerinin bu kadar yaralı ve arızalı olmasının sebebi biraz da samimiyetsizliğimizden ileri gelmiyor mu? “Ama nişanlı iken böyle değildi”diyen hanımefendi, sevdiği adamın kendisi olmadığından şikâyet ediyor olmasın. Hanımefendiyi çok beğendiği için kendi benliğinden sıyrılıp, kendini beğendirmek için de bambaşka bir kimliğe bürünmek… Kendi olmaktan çekinen; ama başkası olmayı da beceremeyen kişiler, sevdiklerinin hayal kırıklarına bastıkça hem acıtan, hem acınan taraf oluyor. Devamında ise evlilik gibi önemli bir müessesenin kökünü baltalayan tecrübeler.

“Evleninceye kadar kimse tanınmaz.”

“Aynı evi paylaşmayınca kimin ne olduğu bilinmez”

“Aman evlenip, benim gibi başını yakma” cümle kalıpları kalıyor avucumuzda.

Biri hasbelkader tersini iddia edince de “Kim bilir ne derdi var da kapatmaya çalışıyor” diye envaiçeşit kehanetlerde bulunuyoruz. Çünkü bakışlarımızın rotası uzun zamandır samimiyete ayarlı değil.

Sevmek samimiyetle başlar. Ve kendin kalarak olgunlaşır.

“O da tıpkı benim gibi” dediğiniz anda yol arkadaşlığınız başlamış demektir meselâ. Artık “acabalı” cümleler geçmiyordur zihninizden. “Şunu söylesem ne düşünür?” cümle kalıpları kalkmıştır vitrininizden. Geriye “Biliyor musun bugün ne oldu?” diye başlayıp saatlerce devam eden sohbetler kalır. Sevdiklerinizin yanından ayrılırken, ardınızdan sizi üzecek tek bir sözcük gelmeyeceğini bilirsiniz.

Çünkü siz seçmiş ve seçilmişsinizdir. Bu hâlin keyfini ise düşünmeden, planlamadan yapılan paylaşımlarla çıkarırsınız.

Ne mutlu samimiyetini hâlâ diri tutan ve samimî birliktelik yaşayanlara…

(Saadet Bayri)

Babama sorulmayan soru





Babamın hiç duymadığı bu soruyu, kızımın babası başta olmak üzere, birçok baba duymuştur. Bu soruyu duyan babaların ne düşündüğünü ya da nasıl cevapladıklarını bilemem; ama kızımın babası, hayretler içinde, “Bu yasaklı zamanda, bu soru sorulur mu?” demekten alamıyor kendini.


Zaman değişti demiyorum. Ancak kapitalist düzen bizleri çok; ama çok değiştirdi. Tüketim çılgınlığı bir virüs gibi ruhumuza girmiş ve onu kemirmekte; kim bilir önce manevî değerlerimizi sonra ailevî temellerimizi en son çocuklarımızın yarınlarını…
“Hanımınız çalışıyor mu?” sorusu, babamın duymadığı ve sanırım seksen kuşağı olan birçok yaşıtımın da babasının duymadığı soruydu. Kaldı ki, böyle bir soru dinî konularda hassas kesimde asla sorulmaz, çalışan hanımlar ise azınlığı oluşturduğu için pek önemsenmezdi. Çünkü hanımlar dışarıda değil, evde çalışırdı. Bu sebepten olsa gerek, evlerde bereket, eşler arasında huzur, bir de iktisat dediğimiz manevî çimento vardı.
Annem yazın kış hazırlığına başlar, reçel, kurutma, salça ve her türlü sebzeden azar azar buzluğa yerleştirir ve “Kışın bu sebzeleri almak çok pahalı. Bu kadar lezzetli de olmuyor” diye ekler, yorulurken içinde tatlı bir huzur hissederdi. Okuldan eve geldiğim zamanlarsa, annemin sıcacık tebessümünü görürdüm önce kapıda. Devamında ise mis gibi bir koku duyar, sevinçle girdiğim kapıdan yer sofrasına kurulmuş nefis yemekler karşılardı beni. Hayatımın çok eksiği vardı oysa. Altı yamanmış çorabım, büyük iken küçültülmüş elbisem, annemin kendi emeğiyle diktiği etekler ve pijamalar... Ama bu kadar eksikliğin yanında, akşamları kahkahalarla oyunlar oynadığım babam vardı. Ve fırsat buldukça, bana kitaplar okuyan annem… İlkokula giderken, televizyonumuz yoktu; alacak imkânımız da… Ama saatlerce süren çay sohbetimiz ve saatlerce anlattığım sıra arkadaşlarım vardı. Belki de eksikliklerimiz kadar, özlediklerimiz kadar ve alamadıklarımız kadar mutluyduk.
Bayram gelmeden önce bayram hazırlıkları yapılırdı ve en önemli bayram hazırlığı ise alınacak yeni elbisemdi. Orta halli bir evin dört çocuğunun ilki olunca, öyle birkaç tane yeni elbise, birkaç tane ayakkabım yoktu dolabımda. Hoş, dolabım bile yoktu ya… Tokasından çorabına ve elbisesinden ayakkabısına, bayramdan bayrama alınan bayramlıklarım vardı. Günlerce giyip çıkarır, aynanın karşısında kendimi izlerdim. Bayram sabahı ise erkenden kalkar, annemin kınaladığı ellerimi yıkar, bayramlık elbisemi giyer, bayram namazından gelecek babamı beklerdim. O bekleyişteki heyecanı ise bunca yıl geçti, hiçbir şeyin içinde bulamadığımı da itiraf etmek isterim. Dahası, belki de bunun için eski bayramlar hiç; ama hiç unutulmuyordu. Belki de bu sebeple komşuluklar güçlü, aileler de bu kadar küçük şeylerden sarsılmıyordu.
Annem hiç “Keşke çalışsaydım” demedi ve bana da: “Mutlaka oku, eşine muhtaç olma. Ayaklarının üzerinde dur.” diye öğütler vermedi. Annem bana önce eş, sonra anne olmayı öğretti. O biliyordu ki, ne olursam olayım, ömrümün bir ânında eş ve anne olacaktım. Hayatın içinde ne kadar iyi bir eş ve ne kadar iyi bir anne olursam, o kadar mutlu olacak ve o kadar mutlu edecektim. Bunun yanında, bana iktisat etmeyi de öğretti annem. Bir maaşla dört çocuk büyüten annem, şükretmenin ne büyük bir hazine olduğunu fark ettirirken, bunu sözleriyle değil, hayatıyla gösterdi. Aradan otuz yıl geçen evliliklerinin ardından, babam bir kere bile annemin neden çalışmadığını düşünmedi ve annem bir kere bile neden çalışmıyorum diye üzülmedi.
Bakıyorum da, çalışmadığı hâlde, çalışan gelin arayan kayınvalidelere tebessüm ediyorum. Bir de “Ben okuyamadım, bari sen oku” diyen annelere… Sahi, dışarıda ayakları üzerinde durmasını öğütlediğimiz kızlarımıza, evin içinde ayakları üzerinde değil de yürekleri üzerinde durmaları gerektiğini öğütlemeyi unutmuyor muyuz?
“Ben de çalışıyorum. Bana karışamazsın” deyip kapıyı çekip çıkan kadınların sayısı arttıkça, eften püften sebeplerden biten evlilikleri bu mantığın bir sonucu olarak görmeyecek miyiz? Peki bu kadar çok şeye sahip olmak için, bu kadar çok değerden taviz verirken, kazandıklarımız bizi eskisi kadar mutlu etti mi? En önemlisi, çocuklarımızın elinden bayramlarını çalarken, yeni bir kıyafet almanın önem ve heyecanını, yeni bir oyuncağın unutulmaz tadını esirgerken, yarınlarından neler çaldığımızın farkında mıyız?
Bence “Eşiniz çalışıyor mu?” gibi sorular sormadan önce bu tarz sorular sormak daha sağlıklı olacaktır.
Saadet Bayri


Bir çocuk, bir hisse







Kızımla eve dönüyoruz. Yorgun geçen günün ardından, oturduğumuz koltuğa yığılıp kalıyoruz. Kendimizce sohbet halindeyiz. Dışarıdaki insanları, uçan kuşları, kedileri… Gördüğümüz ne varsa, sohbetimizin içine dâhil ediyoruz.


“Kediler neden kuyruğunu sallıyor anne?” “Mutlu oldukları için.” “Neden mutlu olurlar?” “Hoşlarına gittiği için.” “Neden hoşlarına gider?” türünden sorular başladı mı, kurtulmak ne mümkün. Bir ara dalgınlıkla iki soruya da aynı cevabı veriyorum. Üç yaşındaki kızımın dikkatinden kaçmıyor bu durum. “Ama bunu söyledin…” ifadesiyle uyarılıyorum. Küçük bir özrün ardından, daha dikkatliyim soruları cevaplarken.

Derken, “Su ister misin abla?” sesiyle irkiliyorum. Kızım dönüyor ve “Bize su vermek istiyor” dediğinde, bu küçük çocuğa yöneliyor bakışlarım. 7- 8 yaşlarında bir çocuk. Kısa kesilmiş saçları, güneşten kararmış teni ve ışılışıl parlayan gözleri… Sorusunu yineliyor; “Abla lütfen su alır mısın?” Belli ki elindeki suları bitirmeli akşama kadar. Elinde bir koli su şişesi… Eğilip bir tane alıyorum, ücretini öderken siyahlaşmış ellerine değiyor gözlerim.

Ertelenmiş bir çocukluk göz kırpıyor sessizce arkasından. Yaşıtlarının oyun oynadığı bu saatlerde, küçücük elleri ve kocaman yüreğiyle hayatın ona erken yüklediği bir yükü taşıma gayretinde. Koca koca adamlarla söz yarıştırıp, parasını vermeyenlerin peşinden ağlıyor. Hasta bir babası vardı belki. Annesi bu küçük yavrucağın getireceği birkaç kuruşu bekliyor olabilirdi.
Nedense, bir ara tekrar gözüm ilişti bu minik satıcıya. Su şişelerini yere bırakmış, kendisi de yanına diz çökmüş ve kazandığı bozuk paraları yere dizmişoyun oynuyor. Gözlerim nemlenirken tebessüm ettim, “Her ne kadar çok erken yaşta tanısan da hayatı, senin aslın çocuktur yavrum, çocuk…” cümleleri döküldü dilimden.

Başka bir çocuk yanaştı birkaç dakika sonra yanına: “İstersen parasına oynayalım seninle…” Alelacele parasını toplayıp cebine yerleştirdi ve “Olmaz, bu paraları su satarak kazandım ben.” Sonra su şişelerini aldı omuzuna, yeniden başladı bağırmaya: “Su isteyen var mı?”
Bazı zamanlarda önemsemediğim birkaç kuruşun değerini bu çocuğa sorsam, acaba bana nasıl bir hayat dersi verirdi ya da şimdi evinde akşam yemeği için çağrılan ve inatlaşıp gelmeyen veyahut da yemek seçen çocukları sorsaydım, ne derdi?

Bilinmez… Ama her şeyden önce çocuk olduğu bütün cümlelerinden hissedilirdi.
Saadet Bayri



16.5.12

Kelimelerim Saklandı

Kelamlarımı çürütmek için uzun cümleler kurdular.

Boyları yetişsin diye parmaklarının üzerine bastı

cümleleri

olmadı.

Yazıya döktüler biriktirip taşıyamadıklarını....

 Sadece özlü söz yazabildiler tek kelimelik

efsanelerime.

Suskunluğumu başarı sanıyorlar, oysa artık hiçbir

harfi

haketmiyorlar.

Saadet Bayri

Aşktan öte, evlilik var (mı)





Bugün Pazar…

Uyanmamak için enva-i çeşit bahane bulduğum günleri anımsadım, geçtiğimiz Pazar dışarı çıkınca. Çocukluğumdan kalmadır zira Pazar günlerini sevmeyişim. Hâlâ da aramın iyi olduğu söylenemez. Sebebini bugün bile bilemiyorum. “Bilinçaltı” der psikologlar, bu geçmişten taşıdığımız tuhaf huylarımıza. Ama bana kalırsa, Pazar günüyle olan geçimsizliğim yalnızlıkla olan sıkı dostluğumdan. Tenha olsun isterim ben çıkınca yer, gök… Ve yalnızlık nefesini hissettirsin her an ve her yerde…

***

Pazar günü yapılır genelde düğünler.

Resmi tatil olması, çiftlerin bugünü tercih etmelerinin en önemli sebebidir. Evimde rutin işlerin peşinden koşarken, bir korna sesi yüreğimde tünemiş bütün kuşları havalandırır. O an adı heyecan olan bir koku duyarım. Yıllar geçse de o günün üzerinden, bir özlem nidası değer dilime.

Geçtiğimiz Pazar dostlarla yaptığımız sahil yürüyüşünde, yeni çiftleri görünce gayri ihtiyarî tebessüm yayıldı yüzümüze. “Ne güzel anlardır bu anlar” demekten alamadık kendimizi. “Bitsin şu şenlik görürüm sizi” derken arkadaşım, muzipçe gülüştük.

Evliliği evrelere ayırırken, ne zorlu bir süreçten geçtiğimizi ve nasıl sınandığımızı şaşırarak fark ettim.

Heyecanla alınan eşyalar… Koklanarak seçilen mobilyalar… Dokunarak yerleştirilen el emeği göz nuru çeyizler… Çeyiz yerleştirme işinden sonra defalarca dönüp bakılan hayaller… Kahkahaların çınlayacağı duvarlar ve sevilenin bekleneceği oturma odasındaki perdeler… Bayramda kendisine yeni kıyafet alınmış bir çocuk gibi düğün gününden önce defalarca denenen ve bakılan gelinlik… Başucunda saklanacak son ayakkabılar… Düğün cemiyetinin ardından, içten bir tebessümle bakılan ekran… Yıllarca saklanacak olan resimler ve her bakıldığında içinde binlerce âh saklı tebessümler…

Bunun sebebi şaşaalı anlardan gerçek hayata geçiş olsa gerek. Ama hiçbir şey hayal edildiği kadar kolay ve duygusal değildir. Yani evin hanımı akşama kadar evin işleriyle ilgilenmiş, içine birkaç damla sevgi damlattığı yemeklerden birini yapmış ve huzurla evin beyini beklemektedir. Bey ise akşama kadar yorulmuş ve huzurlu yuvasına doğru gelmekte ve eşini göreceği an için nerede ise koşmaktadır.

Adam kapıyı çalar, hanım gözlerinde sevgi ile kapıda karşıladığı eşinden güzel sözler duymak ister, öyle hayal etmiş ve okumuş, hatta izlemiştir. Adam önce “hoş bulduk” der ve burnuna gelen güzel kokuya dayanamayıp hemen “Ne yemek yaptın harika kokuyor” der. Hanım alınır hemen yemek soran adama; ama hissettirmez. Sofraya oturulur, adam iştahla yer yapılanları, tadını alır sevginin ve “Eline sağlık” cümlesine sığdırır bu kadar çok tadı. Oysa kadın böyle öğrenmemiştir. Farklıdır duymak istediği, beklediği. Yetmez ona hal hatır soruları. Duymaz beyin o gün yaşadıklarını ve görmez ikisi için ne kadar çok yorulduğunu.

Zamanla hanımın içinde kırılır beklentiler. Yeni güne her uyandığında bu kırıklara basar ve kanar ayakları. Ayaklarının acısını hissettikçe, yüreği acır ve dilinden bir cümle dökülür; “Evlilik aşkı öldürüyormuş.”

Sonrasında gelen evlilikler adedince geçimsizlik hikâyeleri.

Sahi aşkın şefkate dönüşümü değil miydi evlilik? Şiddetli tutkunun ve bencilliğin adı olan aşkın, birini kendinden çok sevmekle yer değiştirmesi değil miydi?

Evet, evine vaktinde gelen eşin, gözlerinde sevgi pırıltılarını görmekti şefkat. Gelmeden önce “Bir şey lâzım mı?” diye gelen telefondaki sesten, “Sen benim için çok kıymetlisin” demenin diğer adıydı belki. Oysa haramlar bu kadar çok allanıp pullanıp bize cicili biçili gösterildiği bu zamanda bu sesi duyabilmek çok zor olsa gerek. Elinde ekmek poşeti ile gelen eşini bir buket çiçekle gelirken hayal ederken; Efendimizin (asm) Hz. Hatice’yi kaç kere mum ışığında yemeğe götürdüğünü hatırlamak gerek. Bu yüzden olsa gerek, şimdilerde evlenen her çifte özel duâ ediyorum. Zira haramların kolaylaştırıldığı, helâlin zorlaştığı bu zamanda, tercihini helâlden yana kullanmak öyle kolay olmasa gerek. Ve bu tercihi devam ettirmek ise hepsinden daha müşkül olanı.

Bunu da unutmayalım: Beklentilerimiz sıradanlaşmadıkça, evliliklerimiz huzur vermeyecektir vesselâm.
Saadet Bayri

Geç kalma(ma)k

Kendime geç kalıyorum başka hayatlara yetişmek için saat kurarken. Ben’i duyamıyorum başka benleri dinlemekten. “Biz” olalım derken, ben’i hiçin kollarında eritiyorum umursamadan. Onlarla başladığım bu uzun yolculuğumdan geriye benim olan bir çift ayak izi kalıyor. Geçtiğim yollara geri dönüyorum; kimi nerede kaybettiğimi görmek için. Her ayak izine bakarken “Sende mi?” sesiyle sendeliyorum, ama hiçbir iz düşürmüyor. Yola devam ederken gözyaşlarım savruluyor geriye.
Adını “tecrübe” ile değiştiriyorum bütün kaybettiklerimin.
Ellerim birbirine dokunurken, kim olduğumu fark ediyorum.
Kalabalığın içinde duyabiliyorsam kendi sesimi ve iç sesimin söyledikleri tebessüm ettirebiliyorsa henüz kaybolmamışım demektir. En büyük başarım kaybettiklerimin ardından kazandıklarımdı. Her giden bir tecrübe, bir hatıra ve binlerce soru işareti bırakıyor ardında ve ben bu soru işaretlerinin cevaplarını buldukça, eksilen yanlarımı yamalıyorum.
Sessizliğin sesinin olduğunu düşünüyorum. Ve bunun kişiye özel olduğunu biliyorum. Melodi ve notadan uzak bir ses bu… Gözlerini kapatanların değil, açık tutabilenlerin duyabileceği özel bir ses… Hayatı paylaştıklarımla dinlerken bu sesi, “Sana ihtiyacım yok, tıpkı senin gibi, ama seninle yanyana yürümeye ihtiyacım var” diyorum.
Dostluk değil, yol arkadaşlığı. Şahitlik…
Yalnızlığın şikâyet edilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Yalnızlığımın içime yapılmış bir yolculuk olduğunu görebiliyorum. “Ey kendim hazırlan sana geliyorum” derken, kanayan yaralarımı ilk defa fark ediyorum. Tavan arasına saklanan acılarım ve hayal kırıklıklarım dikiliyor karşıma. Uzun bir hesaplaşma başlıyor aramızda. Hiç beklemediğim yerden su aldığımı gördükçe, telâşlanıyorum. Hiç ummadığım kişiler koştukça yardıma, onları daha önce fark etmediğim için kendime kızıyorum.
İçlerinden biri tebessümle “Farkımızı fark etmen içindi diğerleri” diyor.
“O bunu asla söylemez.” cümlesindeki huzuru yaşarken, birine güvenmenin sevgiden önce geldiğini öğreniyorum. Zira bu cümleyi kullandığım kişi veya kişilerin bir gün benden nefret etse dahi güvenimi sarsmayacağını biliyorum. Ve “El-emin” sıfatına dokunduğumu hissediyorum. Sevginin içinde güven, güvenin içinde sevginin olmadığı anları yaşıyorum.
Güvensiz sevginin yaktığını, ama sevgisiz güvenin yakmadığını hissediyorum.
Şair ne güzel söylemiş: Seni seviyorum’dan daha özel bir cümle de var: Sana güveniyorum. Çünkü herkes herkesi sevebiliyor; ama herkese güvenmiyor.
Asla ile kurulan bütün cümlelerim yaşanmışlık olarak dönüyor ve haylaz bir çocuk gibi bozduğum tövbelerin içinden yara bere içinde dönüyorum kendime. Fildişi kulemin en yüksek basamağından avazım çıktığı kadar bağırıyorum:
“Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan Ademsin sen” (Hoşça bak kendine, âlemin özetisin sen. Kâinatın göz bebeği olan insansın sen.)
(Saadet Bayri)

28.3.12

Sevgi felç olur mu?

“Yaşamak herkese ve her şeye inat” diyor bazı insanlar. Hem de doya doya, dokunarak ve hissederek.

Ama okuduğumuz gibi yaşayamıyoruz son zamanlarda. Sabah uyanmaktan aciziz. Gece uyumamak için direniyoruz. Ertesi güne yorgun başlıyoruz. “Ne kadar geç kalksam o kadar kârdır” diyor kalkış saatimiz. Gün içinde ise geç kalkmamız dolayısıyla yetiştirilmeye çalışılan günlük işler. Yetişmeyen planlar ve devamında gelen işe yaramama psikolojisi. Ben bir şeye yaramıyorum serzenişleri. Bedavaya bozduğumuz ruhsal dengemiz ve parayla dahi eski haline getiremediğimiz sağlıklı ânlarımız.
“Siz gençsiniz yavrum” diyor yaşlı teyze. Yorgunluktan şikâyet ederken. Sonra kendi yaşıyla karşılaştırıyor benimkini ve “senin yaşındayken” diye devam ediyor sözleri. Biz ahir zaman gençleri ya erken yoruluyoruz ya da erken vazgeçiyoruz. Ya zamanından önce geliyoruz ya da geç kalıyoruz. Ve biz her şeye geç kalırken, sevmeyi de pek beceremiyoruz.
Ya çok sevip sevgimizi karşımızdakinin ağzından burnundan getiriyoruz. Ya da gurur, inat, o yapsın, o söylesin gibi envaî çeşit bahanelerle uzak duruyoruz sevdiklerimizden. Sevilirken de bütün ipler elimizdeymiş gibi tadını değil, kahrını çıkarıyoruz. Karşımızdakini sevdiğine seveceğine bin pişman ediyoruz.
Beklenti olunca her halimizde, “yalnızım” kelimesiyle başlayan cümleler dolanıyor her birimizin diline. Yani kendimizle de geçinemiyoruz yaşlarımız ilerledikçe. Aynalar ve takvimler yaşlandığımızı hatırlattıkça, hâlâ bizimle olanlara “iyiki varsın” demek yerine, “Yeni kimse yok mu?” diye göz gezdiriyoruz etrafımıza.
“Vefasızlık” bize ait bir şehrin ana caddesinin ismi.
Yetmiş yaşlarında bir ihtiyar o. Yirmi yaşında imiş hanımını ilk görüp aşık olduğunda. Kırk yıl oldu diyordu gözleri dolu dolu kırk yıl. Bir yıl önce geçirdiği felç sağ tarafını işlevsiz bırakmış. Ama yine de gözlerinin içi gülüyor. Kırk yıllık hayat arkadaşının gözlerinin içine bakıp, “Bizim hatun bensiz yapamaz. Bu hatun hatırına ölemiyorum da” diyor yüzünde tatlı bir tebessümle. Arada penceremden seyreylerken âlemi, kol kola görüyorum bu iki yol arkadaşını. İmrenerek bakıyorum artları sıra. Ve “Aşkların bile kırk yıllığı evlâ artık.” demekten alamıyorum kendimi.
Birkaç gün önce pencere camlarını silmek için perdemi araladım. Gördüğüm manzara karşısında söyleyecek tek bir kelime bulamadım.
Yaşlı amcam yaşına bakmadan, elâlem ne der demeden ve tutmayan sağ tarafını umursamadan, bir çubuğun ucuna bez sarmış ve sol eliyle camları siliyor. Hanımına bu dünya hanındaki küçük misafirhanelerinde, gücü yettiğince yardımcı oluyor. Şaşırdım, duygulandım. Bir çok söz, cümle ve serenat geçti zihnimden.
Sanırım bir hakikati çok iyi anladım: Yaşlanabiliriz. Hastalanabiliriz. Kendimizi bir işe yaramaz hissedebiliriz. Hayatla bağlarımızı bir tek öfkeyle kesebiliriz. Ancak her ne halde olursak olalım sevmekten vazgeçemeyiz. Ve her halde bunu sevdiklerimize gösterebiliriz.
Hayatımızın başına her şey gelebilir. Vücudumuzun hiçbir yeri tutmayabilir, yatağa bağımlı yaşayabiliriz. Bir tek sevgimize bir şey olmaz, onu her halde yaşar ve gösterebilirmişiz.
Yani sevgi felç olmazmış.

                                                    Saadet Bayri

Çocuktan al terbiyeyi

İlk günümdü… Heyecandan, uyku girmedi gözüme. Birkaç saatlik uyumadan sonra bile, kendimi dinç hissediyordum sabah kalktığımda. Kahvaltı hazırlarken, söylemek istediklerimi tekrarladım. Kendi kendime konuşurken, sesimin şimdiden titrediğini hissettim. Uzun zaman olmuştu, bu heyecanı hissetmeyişim.

“Sen yaparsın demişti.” Yaşça benden büyük bir bayan. “Çocuklara imanî bilgiler vermek, görünürde kolaydır. Ancak bu iş en zor olanıdır. Ve herkes yapamaz” dediğinde içimde kelebekler havalanmış, ellerim titremiş ve dudaklarımdan sessizce “inşallah” sözü dökülüvermişti.
Yol boyu düşünmüş, bu işin altından kalkamayacağımdan korkmuştum. Çocuk demek, yarının yetişkini demekti. Ve şimdi ekilecek tohumlar, yarın filizlenip, meyveye duracaktı. Bahçıvanlığa niyet ederken, iyi düşünmek gerekirdi. Zira her çiçek, aynı şartlarda yetişmezdi. Çocuklar da öyle! Her biri ayrı evlerden, ayrı anne ve babanın eğitiminden çıkarak geleceklerdi karşıma. Ben onlara bu zor zamanda, karın altındaki kardelen olmayı teklif edecektim.
Bu kadar kurgudan sonra, kendimi toparlamam gerektiğini fark ettim. Çünkü nasipten öte yol yoktu. Ve ben sadece bir vesileydim. Evden çıkarken, hâlâ giriş cümlelerimi bulmaya çalışıyordum. Zira ilk kelimenin büyüsüne inananlardanım. Yavaş yürümek ve ruhumu teskin etmek için biraz erken çıkmıştım. Derslerimizi yapacağımız yere yaklaştığımda, nabzımın daha hızlı attığını fark ettim ve biraz soluklanmak için durdum. Kapıda bir karaltı ilgimi çekti. Merdivenlerde oturan minik bir kız… “Merhaba” dediğimde, başını kaldırıp gözlerime baktı tebessümle. Kömür karası gözleri ve beline kadar uzanan kıvırcık kestane rengi saçları… Kalkarken, elleriyle siyah kadife eteğinin arkasını silkeledi ve “Merhaba” dedi ürkek bir sesle. Ardımdan yavaş adımlarla içeriye süzüldü. Hâl hatır sormanın ardından tanıştık: Üçüncü sınıfa gidiyormuş ve okumayı çok seviyormuş. Yanakları al al olmuştu birkaç sorumu cevaplarken. Dünyanın en güzel renkleri süslüyordu yanaklarını şimdi… Allah’ım, masumiyet ne hoş bir seyirdi!
***
Sırasıyla gelen minik kızlarla damağımızda kalan birkaç saatlik ders, çok kısa geliyor ve evimin yolunu tuttuğumda dilimde mutluluğun mayhoş tadı kalıyor. Derken hafta sonlarını iple çektiğimi fark ediyorum. Bana ışıl ışıl bakan gözler ve ne anlatacağımı duymak için nefes alırken bile sessizce veren minikler… Hepsi küçük; ama kendilerinden daha büyük bazen kelimeleri. Anlatılan her konunun ardından her çeşit sorular… Gülmemek için, kendimi tuttuğum çocukça hatıralar…
Her gün koşarken zamanın ardından, ilk gün karşılaştığımız küçük kız hafızamın bir yerine yerleşip kalıyor. Sabahın en erken saatinde gelip kapıda bekliyor beni. Heyecan doluyor her gelişinde. Dinlediklerini hayretle özümsüyor ve gözlerindeki o parıltı, beni coşturdukça coşturuyor.
Tanışmak istiyorum bu küçük kızın annesiyle. “Bu aşkı nasıl verdiniz yavrunuza?” diye sormak istiyorum. “Bir gün olunca yavrularım, ben de bu yolu takip etmeliyim” diyorum içten içe. Karşılaşıyoruz bir ara hasbelkader. Örtülü olmayan bu bayan, bana kızının aşkını anlatıyor, yağmur yağınca iptal edilen kursa gidemediği için ağlayışını… Eve gelir gelmez yapılan ezberlerini.
Usulca soruyorum: “Kızınız nasıl bu kadar aşk ve şevkle geliyor?” Ellerimi tutuyor annesi: “Ben ona hamile iken dokuz ay boyunca evimin yakınındaki bir Kur’ân kursuna gitmeye başladım ve Kur’ân harfleriyle ilk defa tanıştıktan sonra, dokuz ayda öğrendim Kur’ân’ı.” diyor. Ve ekliyor: “Kızımın ısrarlarına dayanamayacağım; artık ben de sohbetlerinize katılmak istiyorum…”
Adres sorgu sualinden sonra yalnız kalırken ben, duâdaydı ellerim. Gözlerimse ıslak… Arşınladığım caddenin her adımında “Bu bir keramet ya İlâhî” diyorum… Meğer çocuklar da anneleri terbiye edermiş. Hidayetin kimin vesilesiyle geleceği meçhul…
(Hatırasını paylaşan arkadaşım Meryem Bulutlar Akçay’a teşekkürler…)

Saadet Bayri