16.5.12
Aşktan öte, evlilik var (mı)
Bugün
Pazar…
Uyanmamak
için enva-i çeşit bahane bulduğum günleri anımsadım, geçtiğimiz Pazar dışarı
çıkınca. Çocukluğumdan kalmadır zira Pazar günlerini sevmeyişim. Hâlâ da aramın
iyi olduğu söylenemez. Sebebini bugün bile bilemiyorum. “Bilinçaltı” der
psikologlar, bu geçmişten taşıdığımız tuhaf huylarımıza. Ama bana kalırsa,
Pazar günüyle olan geçimsizliğim yalnızlıkla olan sıkı dostluğumdan. Tenha
olsun isterim ben çıkınca yer, gök… Ve yalnızlık nefesini hissettirsin her an
ve her yerde…
***
Pazar
günü yapılır genelde düğünler.
Resmi
tatil olması, çiftlerin bugünü tercih etmelerinin en önemli sebebidir. Evimde
rutin işlerin peşinden koşarken, bir korna sesi yüreğimde tünemiş bütün kuşları
havalandırır. O an adı heyecan olan bir koku duyarım. Yıllar geçse de o günün
üzerinden, bir özlem nidası değer dilime.
Geçtiğimiz
Pazar dostlarla yaptığımız sahil yürüyüşünde, yeni çiftleri görünce gayri
ihtiyarî tebessüm yayıldı yüzümüze. “Ne güzel anlardır bu anlar” demekten
alamadık kendimizi. “Bitsin şu şenlik görürüm sizi” derken arkadaşım, muzipçe
gülüştük.
Evliliği
evrelere ayırırken, ne zorlu bir süreçten geçtiğimizi ve nasıl sınandığımızı
şaşırarak fark ettim.
Heyecanla
alınan eşyalar… Koklanarak seçilen mobilyalar… Dokunarak yerleştirilen el emeği
göz nuru çeyizler… Çeyiz yerleştirme işinden sonra defalarca dönüp bakılan
hayaller… Kahkahaların çınlayacağı duvarlar ve sevilenin bekleneceği oturma
odasındaki perdeler… Bayramda kendisine yeni kıyafet alınmış bir çocuk gibi
düğün gününden önce defalarca denenen ve bakılan gelinlik… Başucunda saklanacak
son ayakkabılar… Düğün cemiyetinin ardından, içten bir tebessümle bakılan
ekran… Yıllarca saklanacak olan resimler ve her bakıldığında içinde binlerce âh
saklı tebessümler…
Bunun
sebebi şaşaalı anlardan gerçek hayata geçiş olsa gerek. Ama hiçbir şey hayal
edildiği kadar kolay ve duygusal değildir. Yani evin hanımı akşama kadar evin
işleriyle ilgilenmiş, içine birkaç damla sevgi damlattığı yemeklerden birini
yapmış ve huzurla evin beyini beklemektedir. Bey ise akşama kadar yorulmuş ve
huzurlu yuvasına doğru gelmekte ve eşini göreceği an için nerede ise
koşmaktadır.
Adam
kapıyı çalar, hanım gözlerinde sevgi ile kapıda karşıladığı eşinden güzel
sözler duymak ister, öyle hayal etmiş ve okumuş, hatta izlemiştir. Adam önce
“hoş bulduk” der ve burnuna gelen güzel kokuya dayanamayıp hemen “Ne yemek
yaptın harika kokuyor” der. Hanım alınır hemen yemek soran adama; ama
hissettirmez. Sofraya oturulur, adam iştahla yer yapılanları, tadını alır
sevginin ve “Eline sağlık” cümlesine sığdırır bu kadar çok tadı. Oysa kadın
böyle öğrenmemiştir. Farklıdır duymak istediği, beklediği. Yetmez ona hal hatır
soruları. Duymaz beyin o gün yaşadıklarını ve görmez ikisi için ne kadar çok
yorulduğunu.
Zamanla
hanımın içinde kırılır beklentiler. Yeni güne her uyandığında bu kırıklara
basar ve kanar ayakları. Ayaklarının acısını hissettikçe, yüreği acır ve
dilinden bir cümle dökülür; “Evlilik aşkı öldürüyormuş.”
Sonrasında
gelen evlilikler adedince geçimsizlik hikâyeleri.
Sahi
aşkın şefkate dönüşümü değil miydi evlilik? Şiddetli tutkunun ve bencilliğin
adı olan aşkın, birini kendinden çok sevmekle yer değiştirmesi değil miydi?
Evet,
evine vaktinde gelen eşin, gözlerinde sevgi pırıltılarını görmekti şefkat.
Gelmeden önce “Bir şey lâzım mı?” diye gelen telefondaki sesten, “Sen benim
için çok kıymetlisin” demenin diğer adıydı belki. Oysa haramlar bu kadar çok
allanıp pullanıp bize cicili biçili gösterildiği bu zamanda bu sesi duyabilmek
çok zor olsa gerek. Elinde ekmek poşeti ile gelen eşini bir buket çiçekle
gelirken hayal ederken; Efendimizin (asm) Hz. Hatice’yi kaç kere mum ışığında
yemeğe götürdüğünü hatırlamak gerek. Bu yüzden olsa gerek, şimdilerde evlenen
her çifte özel duâ ediyorum. Zira haramların kolaylaştırıldığı, helâlin
zorlaştığı bu zamanda, tercihini helâlden yana kullanmak öyle kolay olmasa
gerek. Ve bu tercihi devam ettirmek ise hepsinden daha müşkül olanı.
Bunu
da unutmayalım: Beklentilerimiz sıradanlaşmadıkça, evliliklerimiz huzur
vermeyecektir vesselâm.
Saadet Bayri
Geç kalma(ma)k
Kendime geç kalıyorum başka hayatlara yetişmek için saat kurarken. Ben’i duyamıyorum başka benleri dinlemekten. “Biz” olalım derken, ben’i hiçin kollarında eritiyorum umursamadan. Onlarla başladığım bu uzun yolculuğumdan geriye benim olan bir çift ayak izi kalıyor. Geçtiğim yollara geri dönüyorum; kimi nerede kaybettiğimi görmek için. Her ayak izine bakarken “Sende mi?” sesiyle sendeliyorum, ama hiçbir iz düşürmüyor. Yola devam ederken gözyaşlarım savruluyor geriye.
Adını “tecrübe” ile değiştiriyorum bütün kaybettiklerimin.
Ellerim birbirine dokunurken, kim olduğumu fark ediyorum.
Kalabalığın içinde duyabiliyorsam kendi sesimi ve iç sesimin söyledikleri tebessüm ettirebiliyorsa henüz kaybolmamışım demektir. En büyük başarım kaybettiklerimin ardından kazandıklarımdı. Her giden bir tecrübe, bir hatıra ve binlerce soru işareti bırakıyor ardında ve ben bu soru işaretlerinin cevaplarını buldukça, eksilen yanlarımı yamalıyorum.
Sessizliğin sesinin olduğunu düşünüyorum. Ve bunun kişiye özel olduğunu biliyorum. Melodi ve notadan uzak bir ses bu… Gözlerini kapatanların değil, açık tutabilenlerin duyabileceği özel bir ses… Hayatı paylaştıklarımla dinlerken bu sesi, “Sana ihtiyacım yok, tıpkı senin gibi, ama seninle yanyana yürümeye ihtiyacım var” diyorum.
Dostluk değil, yol arkadaşlığı. Şahitlik…
Yalnızlığın şikâyet edilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Yalnızlığımın içime yapılmış bir yolculuk olduğunu görebiliyorum. “Ey kendim hazırlan sana geliyorum” derken, kanayan yaralarımı ilk defa fark ediyorum. Tavan arasına saklanan acılarım ve hayal kırıklıklarım dikiliyor karşıma. Uzun bir hesaplaşma başlıyor aramızda. Hiç beklemediğim yerden su aldığımı gördükçe, telâşlanıyorum. Hiç ummadığım kişiler koştukça yardıma, onları daha önce fark etmediğim için kendime kızıyorum.
İçlerinden biri tebessümle “Farkımızı fark etmen içindi diğerleri” diyor.
“O bunu asla söylemez.” cümlesindeki huzuru yaşarken, birine güvenmenin sevgiden önce geldiğini öğreniyorum. Zira bu cümleyi kullandığım kişi veya kişilerin bir gün benden nefret etse dahi güvenimi sarsmayacağını biliyorum. Ve “El-emin” sıfatına dokunduğumu hissediyorum. Sevginin içinde güven, güvenin içinde sevginin olmadığı anları yaşıyorum.
Güvensiz sevginin yaktığını, ama sevgisiz güvenin yakmadığını hissediyorum.
Şair ne güzel söylemiş: Seni seviyorum’dan daha özel bir cümle de var: Sana güveniyorum. Çünkü herkes herkesi sevebiliyor; ama herkese güvenmiyor.
Asla ile kurulan bütün cümlelerim yaşanmışlık olarak dönüyor ve haylaz bir çocuk gibi bozduğum tövbelerin içinden yara bere içinde dönüyorum kendime. Fildişi kulemin en yüksek basamağından avazım çıktığı kadar bağırıyorum:
“Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan Ademsin sen” (Hoşça bak kendine, âlemin özetisin sen. Kâinatın göz bebeği olan insansın sen.)
(Saadet Bayri)
28.3.12
Sevgi felç olur mu?
“Yaşamak herkese ve her şeye inat” diyor bazı insanlar. Hem de doya doya, dokunarak ve hissederek.
Ama okuduğumuz gibi yaşayamıyoruz son zamanlarda. Sabah uyanmaktan aciziz. Gece uyumamak için direniyoruz. Ertesi güne yorgun başlıyoruz. “Ne kadar geç kalksam o kadar kârdır” diyor kalkış saatimiz. Gün içinde ise geç kalkmamız dolayısıyla yetiştirilmeye çalışılan günlük işler. Yetişmeyen planlar ve devamında gelen işe yaramama psikolojisi. Ben bir şeye yaramıyorum serzenişleri. Bedavaya bozduğumuz ruhsal dengemiz ve parayla dahi eski haline getiremediğimiz sağlıklı ânlarımız.
“Siz gençsiniz yavrum” diyor yaşlı teyze. Yorgunluktan şikâyet ederken. Sonra kendi yaşıyla karşılaştırıyor benimkini ve “senin yaşındayken” diye devam ediyor sözleri. Biz ahir zaman gençleri ya erken yoruluyoruz ya da erken vazgeçiyoruz. Ya zamanından önce geliyoruz ya da geç kalıyoruz. Ve biz her şeye geç kalırken, sevmeyi de pek beceremiyoruz.
Ya çok sevip sevgimizi karşımızdakinin ağzından burnundan getiriyoruz. Ya da gurur, inat, o yapsın, o söylesin gibi envaî çeşit bahanelerle uzak duruyoruz sevdiklerimizden. Sevilirken de bütün ipler elimizdeymiş gibi tadını değil, kahrını çıkarıyoruz. Karşımızdakini sevdiğine seveceğine bin pişman ediyoruz.
Beklenti olunca her halimizde, “yalnızım” kelimesiyle başlayan cümleler dolanıyor her birimizin diline. Yani kendimizle de geçinemiyoruz yaşlarımız ilerledikçe. Aynalar ve takvimler yaşlandığımızı hatırlattıkça, hâlâ bizimle olanlara “iyiki varsın” demek yerine, “Yeni kimse yok mu?” diye göz gezdiriyoruz etrafımıza.
“Vefasızlık” bize ait bir şehrin ana caddesinin ismi.
Yetmiş yaşlarında bir ihtiyar o. Yirmi yaşında imiş hanımını ilk görüp aşık olduğunda. Kırk yıl oldu diyordu gözleri dolu dolu kırk yıl. Bir yıl önce geçirdiği felç sağ tarafını işlevsiz bırakmış. Ama yine de gözlerinin içi gülüyor. Kırk yıllık hayat arkadaşının gözlerinin içine bakıp, “Bizim hatun bensiz yapamaz. Bu hatun hatırına ölemiyorum da” diyor yüzünde tatlı bir tebessümle. Arada penceremden seyreylerken âlemi, kol kola görüyorum bu iki yol arkadaşını. İmrenerek bakıyorum artları sıra. Ve “Aşkların bile kırk yıllığı evlâ artık.” demekten alamıyorum kendimi.
Birkaç gün önce pencere camlarını silmek için perdemi araladım. Gördüğüm manzara karşısında söyleyecek tek bir kelime bulamadım.
Yaşlı amcam yaşına bakmadan, elâlem ne der demeden ve tutmayan sağ tarafını umursamadan, bir çubuğun ucuna bez sarmış ve sol eliyle camları siliyor. Hanımına bu dünya hanındaki küçük misafirhanelerinde, gücü yettiğince yardımcı oluyor. Şaşırdım, duygulandım. Bir çok söz, cümle ve serenat geçti zihnimden.
Sanırım bir hakikati çok iyi anladım: Yaşlanabiliriz. Hastalanabiliriz. Kendimizi bir işe yaramaz hissedebiliriz. Hayatla bağlarımızı bir tek öfkeyle kesebiliriz. Ancak her ne halde olursak olalım sevmekten vazgeçemeyiz. Ve her halde bunu sevdiklerimize gösterebiliriz.
Hayatımızın başına her şey gelebilir. Vücudumuzun hiçbir yeri tutmayabilir, yatağa bağımlı yaşayabiliriz. Bir tek sevgimize bir şey olmaz, onu her halde yaşar ve gösterebilirmişiz.
Yani sevgi felç olmazmış.
Saadet Bayri
Çocuktan al terbiyeyi
İlk günümdü… Heyecandan, uyku girmedi gözüme. Birkaç saatlik uyumadan sonra bile, kendimi dinç hissediyordum sabah kalktığımda. Kahvaltı hazırlarken, söylemek istediklerimi tekrarladım. Kendi kendime konuşurken, sesimin şimdiden titrediğini hissettim. Uzun zaman olmuştu, bu heyecanı hissetmeyişim.
“Sen yaparsın demişti.” Yaşça benden büyük bir bayan. “Çocuklara imanî bilgiler vermek, görünürde kolaydır. Ancak bu iş en zor olanıdır. Ve herkes yapamaz” dediğinde içimde kelebekler havalanmış, ellerim titremiş ve dudaklarımdan sessizce “inşallah” sözü dökülüvermişti.
Yol boyu düşünmüş, bu işin altından kalkamayacağımdan korkmuştum. Çocuk demek, yarının yetişkini demekti. Ve şimdi ekilecek tohumlar, yarın filizlenip, meyveye duracaktı. Bahçıvanlığa niyet ederken, iyi düşünmek gerekirdi. Zira her çiçek, aynı şartlarda yetişmezdi. Çocuklar da öyle! Her biri ayrı evlerden, ayrı anne ve babanın eğitiminden çıkarak geleceklerdi karşıma. Ben onlara bu zor zamanda, karın altındaki kardelen olmayı teklif edecektim.
Bu kadar kurgudan sonra, kendimi toparlamam gerektiğini fark ettim. Çünkü nasipten öte yol yoktu. Ve ben sadece bir vesileydim. Evden çıkarken, hâlâ giriş cümlelerimi bulmaya çalışıyordum. Zira ilk kelimenin büyüsüne inananlardanım. Yavaş yürümek ve ruhumu teskin etmek için biraz erken çıkmıştım. Derslerimizi yapacağımız yere yaklaştığımda, nabzımın daha hızlı attığını fark ettim ve biraz soluklanmak için durdum. Kapıda bir karaltı ilgimi çekti. Merdivenlerde oturan minik bir kız… “Merhaba” dediğimde, başını kaldırıp gözlerime baktı tebessümle. Kömür karası gözleri ve beline kadar uzanan kıvırcık kestane rengi saçları… Kalkarken, elleriyle siyah kadife eteğinin arkasını silkeledi ve “Merhaba” dedi ürkek bir sesle. Ardımdan yavaş adımlarla içeriye süzüldü. Hâl hatır sormanın ardından tanıştık: Üçüncü sınıfa gidiyormuş ve okumayı çok seviyormuş. Yanakları al al olmuştu birkaç sorumu cevaplarken. Dünyanın en güzel renkleri süslüyordu yanaklarını şimdi… Allah’ım, masumiyet ne hoş bir seyirdi!
***
Sırasıyla gelen minik kızlarla damağımızda kalan birkaç saatlik ders, çok kısa geliyor ve evimin yolunu tuttuğumda dilimde mutluluğun mayhoş tadı kalıyor. Derken hafta sonlarını iple çektiğimi fark ediyorum. Bana ışıl ışıl bakan gözler ve ne anlatacağımı duymak için nefes alırken bile sessizce veren minikler… Hepsi küçük; ama kendilerinden daha büyük bazen kelimeleri. Anlatılan her konunun ardından her çeşit sorular… Gülmemek için, kendimi tuttuğum çocukça hatıralar…
Her gün koşarken zamanın ardından, ilk gün karşılaştığımız küçük kız hafızamın bir yerine yerleşip kalıyor. Sabahın en erken saatinde gelip kapıda bekliyor beni. Heyecan doluyor her gelişinde. Dinlediklerini hayretle özümsüyor ve gözlerindeki o parıltı, beni coşturdukça coşturuyor.
Tanışmak istiyorum bu küçük kızın annesiyle. “Bu aşkı nasıl verdiniz yavrunuza?” diye sormak istiyorum. “Bir gün olunca yavrularım, ben de bu yolu takip etmeliyim” diyorum içten içe. Karşılaşıyoruz bir ara hasbelkader. Örtülü olmayan bu bayan, bana kızının aşkını anlatıyor, yağmur yağınca iptal edilen kursa gidemediği için ağlayışını… Eve gelir gelmez yapılan ezberlerini.
Usulca soruyorum: “Kızınız nasıl bu kadar aşk ve şevkle geliyor?” Ellerimi tutuyor annesi: “Ben ona hamile iken dokuz ay boyunca evimin yakınındaki bir Kur’ân kursuna gitmeye başladım ve Kur’ân harfleriyle ilk defa tanıştıktan sonra, dokuz ayda öğrendim Kur’ân’ı.” diyor. Ve ekliyor: “Kızımın ısrarlarına dayanamayacağım; artık ben de sohbetlerinize katılmak istiyorum…”
Adres sorgu sualinden sonra yalnız kalırken ben, duâdaydı ellerim. Gözlerimse ıslak… Arşınladığım caddenin her adımında “Bu bir keramet ya İlâhî” diyorum… Meğer çocuklar da anneleri terbiye edermiş. Hidayetin kimin vesilesiyle geleceği meçhul…
(Hatırasını paylaşan arkadaşım Meryem Bulutlar Akçay’a teşekkürler…)
Saadet Bayri
22.2.12
“Borç”luyuz bu hayat(t)a
Yaşanmadan bilinmez bazı duygular. Hele bazıları var ki, kelam bile edilmez haklarında. Belki kişiden kişiye değişir bu duygular; ama hemhâl olmadan, hemen herkesin bir anda ifade edemeyeceği bir hâldir, “Aşk, evlilik, çocuk, ölüm…” gibi duygular. Sayısız kitap yazılmış, binlerce söz söylenmiştir belki. Ama tamı tamına karşılayan bir tek cümle ya da satıra rastladım diyemem. Hiçbirini bir diğerine tercih edemem. Çok yazıldığından ve söylendiğinden olsa gerek. Hepimiz bu konularda söz söylemeyi bir borç biliriz. Tecrübesiz kalemlere değen cümleler ise, ham tadı verir dilime
Aslında bu yanılgıya düşenlerden biriyim ben de. Ölüm konusunda envai çeşit söz söyleyip, çokça anlam yükleme gayretine girmiştim. Hatta yakınlarını kaybedenlerin acısını anlamadığım için, ölüm hakikatini bilenlerin çok üzülmelerine bir neden bulamamıştım. Ve acısına ortak olmak istediğim sevdiklerimin yanında beylik laflar ederken, yürek yangınlarını görmüş; ama dokunamamıştım.
Yapmam gerekenin, usulca yanlarına diz çöküp sessizce ağlamak olduğunu ise, çok sonraları anladım. Anlamak, büyümenin bir işaretidir bir bakıma. Yaşam adım adım büyütürken beni, ben fersah fersah yürüdüm sandım. Belki de bu yanılgı şaşırttı kelimelerimi. Fark ettiğim an, dörtnala koşan bir süvarinin bir tepenin başında durup geriye baktığı an misaliydi. Bakıp görmeden geçtiklerimi, bir “ân-ı seyyale” dilimlerinde fark edince yavaşladım.
Yavaşlarken, gözleri dolu dolu gezen bir kadınla tanıştım. Kuşlar ayrı ayrı uçarken, rüzgâr tek başına düşürürken bir yaprağı toprağın bağrına, gözyaşları tünedikleri yerden süzülüp damla damla acı olurdu yanaklarında. Bu kadar şefkati anlayamazdım. Alt tarafı kuş ve alt tarafı yapraktı işte.
Soğuk havalarda pencereden bakar ve kedileri düşünürdü mesela. Aç kalabilirler diye yemekten arta kalanları çöp kutusunun yanına bırakır, huzurun şefkat hâlini yaşardı.
“Rabbim kimseyi kimseden ayırmasın” der, susardı. Bazı anlarda suskunluğunun içine bir ömür gizlenirdi, bilirdim ve konuşsam, bütün büyü bozulacaktı sanki.
Susardı…
O susunca, rüzgârlar ses verir, yapraklar hışırdarken bu duaya “amin” derdi. Kızımı her görüşünde sarılır, bağrına basar ve koklardı. “Evlat kokusu ne hoş bir koku” der, gözlerini kapar ve bir “ah” çekerdi. O ahla yer gök birbirine girecek diye ürperir ve bir sözün gücünü o an hissederdim.
Bir acısı vardı, bilirdim; ama sormaya cesaret edemezdim. Anlatacağı ânı beklerdim. Ara ara evime gelir, kapıyı tıklar, mahcup bir eda ve ses tonuyla: “Rahatsız ediyorum; ama kızın uyumuyorsa sevebilir miyim?” Kocaman bir tebessümle evime misafir eder, kızımla meşgulken şefkatin mayhoş tadı damağıma yerleşirdi.
Bir gün sokakta çikolatalı bir bisküvinin ambalajını gördü ve ağlamaya başladı. Şaşırdım. Âlemin derdiyle dertlenmiş bu kadın, şimdi ne diye bir ambalaja ağlar ki?
“Ah kızım! Ah yavrum!” diye sever mi bir insan beş para etmez bir kâğıdı. Ve sonra bir çocuk gibi koşar mı evine? Evet, sever bir insan bir kâğıdı, vaktiyle henüz beş yaşında olan küçük kızı seviyorsa bu çikolatalı bisküviyi. Sever elbet, her akşam iş dönüşü bu bisküviden getirmişse yolunu gözleyen can parçasına.
Şimdilerde çikolatalı bisküviyi bekleyip sevinecek kınalı kuzusu yok. Henüz beş yaşındayken, bir gece rahatsızlanıp hastaneye kaldırılan ve aynı iğnenin iki defa vurulmasıyla ebediyete uçan cennet kuşu, ayrı annesinden. Ve annesi de ondan… Şimdi anlıyorum kızıma her “cennet kuşu” dediğinde şefkat buhurdanından süzülen yaşlarını.
Kızımı her sevişinde ışıldayan gözlerinden yayılan ezeli rahmetten bir parıltının verdiği teselli, şimdilerde o kadar mukaddes ki bana! Şükür diyorum, şükür: “Yıkılabilir evimiz, durabilir kalbimiz, dağılabilir huzurumuz varsa, yıkılmamış evi, durmamış kalbi, dağılmamış huzuru borç aldık demek ki…(Senai Demirci)”
Yapmam gerekenin, usulca yanlarına diz çöküp sessizce ağlamak olduğunu ise, çok sonraları anladım. Anlamak, büyümenin bir işaretidir bir bakıma. Yaşam adım adım büyütürken beni, ben fersah fersah yürüdüm sandım. Belki de bu yanılgı şaşırttı kelimelerimi. Fark ettiğim an, dörtnala koşan bir süvarinin bir tepenin başında durup geriye baktığı an misaliydi. Bakıp görmeden geçtiklerimi, bir “ân-ı seyyale” dilimlerinde fark edince yavaşladım.
Yavaşlarken, gözleri dolu dolu gezen bir kadınla tanıştım. Kuşlar ayrı ayrı uçarken, rüzgâr tek başına düşürürken bir yaprağı toprağın bağrına, gözyaşları tünedikleri yerden süzülüp damla damla acı olurdu yanaklarında. Bu kadar şefkati anlayamazdım. Alt tarafı kuş ve alt tarafı yapraktı işte.
Soğuk havalarda pencereden bakar ve kedileri düşünürdü mesela. Aç kalabilirler diye yemekten arta kalanları çöp kutusunun yanına bırakır, huzurun şefkat hâlini yaşardı.
“Rabbim kimseyi kimseden ayırmasın” der, susardı. Bazı anlarda suskunluğunun içine bir ömür gizlenirdi, bilirdim ve konuşsam, bütün büyü bozulacaktı sanki.
Susardı…
O susunca, rüzgârlar ses verir, yapraklar hışırdarken bu duaya “amin” derdi. Kızımı her görüşünde sarılır, bağrına basar ve koklardı. “Evlat kokusu ne hoş bir koku” der, gözlerini kapar ve bir “ah” çekerdi. O ahla yer gök birbirine girecek diye ürperir ve bir sözün gücünü o an hissederdim.
Bir acısı vardı, bilirdim; ama sormaya cesaret edemezdim. Anlatacağı ânı beklerdim. Ara ara evime gelir, kapıyı tıklar, mahcup bir eda ve ses tonuyla: “Rahatsız ediyorum; ama kızın uyumuyorsa sevebilir miyim?” Kocaman bir tebessümle evime misafir eder, kızımla meşgulken şefkatin mayhoş tadı damağıma yerleşirdi.
Bir gün sokakta çikolatalı bir bisküvinin ambalajını gördü ve ağlamaya başladı. Şaşırdım. Âlemin derdiyle dertlenmiş bu kadın, şimdi ne diye bir ambalaja ağlar ki?
“Ah kızım! Ah yavrum!” diye sever mi bir insan beş para etmez bir kâğıdı. Ve sonra bir çocuk gibi koşar mı evine? Evet, sever bir insan bir kâğıdı, vaktiyle henüz beş yaşında olan küçük kızı seviyorsa bu çikolatalı bisküviyi. Sever elbet, her akşam iş dönüşü bu bisküviden getirmişse yolunu gözleyen can parçasına.
Şimdilerde çikolatalı bisküviyi bekleyip sevinecek kınalı kuzusu yok. Henüz beş yaşındayken, bir gece rahatsızlanıp hastaneye kaldırılan ve aynı iğnenin iki defa vurulmasıyla ebediyete uçan cennet kuşu, ayrı annesinden. Ve annesi de ondan… Şimdi anlıyorum kızıma her “cennet kuşu” dediğinde şefkat buhurdanından süzülen yaşlarını.
Kızımı her sevişinde ışıldayan gözlerinden yayılan ezeli rahmetten bir parıltının verdiği teselli, şimdilerde o kadar mukaddes ki bana! Şükür diyorum, şükür: “Yıkılabilir evimiz, durabilir kalbimiz, dağılabilir huzurumuz varsa, yıkılmamış evi, durmamış kalbi, dağılmamış huzuru borç aldık demek ki…(Senai Demirci)”
Saadet Bayri
Çocuk olmak zor, çok zor…
Kızım meteorolojinin “Bir hafta daha soğuk geçecek” haberini okuyabilse yahut anlayabilseydi, ne derdi acaba? Bir hafta daha eve hapsolmak, dışarıya çıkamamak ve anneyle ne yapılabilirse, o kadar şey yapabilmek… Konuşmayan bebeklerle dakikalar geçirmek, olmayan yemekleri yedirip, olmayan suları içirmek… Arada mutfak işlerine yardım edip içinden geçen milyonlarca duyguyu, öğrendiği birkaç cümleyle ifade etmeye çalışmak…
Çocuk olmak ne çok zor…
Ne zamandır içim acıyor ve çocuk olmanın dayanılmaz ağırlığı altında eziliyorum. İlk fırsatta müdavimi olduğumuz parkın yanından geçtiğimizde, hafif serpiştiren kar dolayısıyla eve dönmemiz gerektiğini söylerken, “Anne uzaklara gidelim” sözüyle ne anlatmak istemişti acaba kızım? Uzaklar, hani hepimizin gitmek istediği; ama bir türlü cesaret edemediği yerler miydi? Yoksa eve geç dönmek için uzatılması istenilen süre miydi?
Çocuk olmak ne çok zor…
Minibüse bindiğimizde kafası çarpınca canı yanan ve ağlamaya başlayan kızımın acısını yaşamasına müsaade ederken, arkadan bir ses “Çok ayıp kızlar ağlar mı hiç? Bak kocaman kızsın sen, bebekler ağlar” sözü, ağlayan birçok yetişkini getiriyor gözlerimin önüne. Yaşadığı acıyı unutup, şaşkın gözlerle arkadaki bayana bakan ve ne demek istediğini anlamak için susmak zorunda kalan bir çocuk şimdi o.
Çocuk olmak ne çok zor…
Zira ilk defa gördüğü kara, toz yağıyor diyen biri o. Hiç kedi görmemiş, tavuk görmemiş ve köpek görmemiş biri hem de. İlk defa makas tutmayı öğrendi meselâ birkaç gün önce. Bulduğu bütün kâğıtları kesiyor. Hayretle izliyorum. Bir şeyi ilk defa yaşamanın heyecanı bu işte, diyorum. Kâğıtları keserken duyduğu sesten tarifi imkânsız haz almak ve her parçayı kahkahalarla uğurlamak yere…
Çocuk olmak ne çok zor…
“Onlar çocuk” cümlesinin havada asılı kaldığını fark ediyorum çoğu zaman. Bu yüzden konuştuğumuz gibi davranmıyoruz her an. Koca koca insanların hükümranlığı için küçücük çocukların tehdit edilerek sindirilmesi… Elindeki şekeri kızıma uzatan genç kız, “Beni öpmezsen sana şeker yok” diyor meselâ. Şart koşulmuş ve apaçık tehditle gelen öpücükten ne haz alınabilir ki? İçten gelmeden yapılan işlerin kıymetsizliğini anlatan olmadı mı hayatımızın bir karesinde? “İstemiyorum şekerini. Senin olsun bütün şekerler. Böyle vereceğine hiç verme!” diye dillense çocuklar, daha üst perdeden umursamaz bir tehditte mi bulunuruz?
Çocuk olmak ne çok zor...
Meselâ eğitilmiş bir köpeğin iki saat sessizce bekleyişinden etkilenerek çocuğuna, “Bu köpek bile senden akıllı. İki saattir sesini çıkarmadı” diyen annelerle daha zor. Yerinden kalkmayan, her söyleneni yapan, itiraz etmeyen, ağlamayan, cevap vermeyen çocuklar hayal edenlerle daha zor. Bir nevî robottan bahseder gibi konuşurken, ne dediğinin farkında olmayanlarla daha zor. Sözgelimi bütün kanepeleri zıplamak için kullanan çocuğa “çocuklar zıplamaz” gibi sözler söyleyenlerle daha zor. “Ay kıyafetin ne kadar güzel! Ver de kızıma götüreyim” gibi sözlerle sahiplenme duygusunu baltalayıp her an bir şeyi kaybetme kaygısını körükleyenlerle daha zor.
Çocuk olmak zor, çok zor…
Saadet Bayri
Hayatın kıyısında çocuk olmak
Hastane ve doktor… Hiç hoşlanmadığım hâlde, bu ara sık karşılaştığım ikili. Ev sakinlerinin sayısı arttıkça, hastaneye gidişlerim de bu sayıyla orantılı bir şekilde artış gösteriyor. Kendi hastalıklarımı tabiî yöntemler ya da evdeki ilâçlarla iyileştirmeye çalışırken, kızım söz konusu olunca aynı rahatlığı gösteremiyorum. Biraz burnu aksın, birkaç defa öksürsün “Ne olur, ne olmaz” diyerek, doktorumuzun kapısında sıra beklerken buluyorum kendimi.
Doktor ve ilâç isimlerine pek dikkat etmem. Çok da ilgi alanıma girmez bu tür konular. Ancak konu çocuk hastalıkları ve çocuk doktorları oldu mu, dikkat kesiliyorum bu günlerde. Öyle ki hastaneye gitmeden önce evdeki bütün ilâçları gözden geçirip, isimlerini hafızamda tutmak için birkaç kere tekrarlıyorum. Bu hâlimi fark edince de, “Birini kendinden çok sevmek ve önemsemek bu olsa gerek” diyorum kendi kendime. Ve telâşlarımın yinelenerek, bitmeyen bir tedirginlik hâlini almasını şaşkınlığın verdiği garip bir tebessümle karşılıyorum.
Hastanede geçen zaman dilimi ise tam bir komedi.
Tek başıma olduğum zamanlarda tuhaflıklar peşimi bırakmaz. Muayene olmak için sıra beklerken kimseyle konuşmam. Sorulan sorulara da kısa cevaplar verip, sıramın gelmesini sessizce beklerim.
Ancak bu durum, çocuk polikliniğinin önündeysem değişiyor. O huysuz hemcinsim gidiyor, yerine susmak bilmeyen başka biri çıkıp geliyor. Bütün ebeveynlerle kırk yıllık dostuz. “Senin çocuğun kaç yaşında?”, “Hayırdır, neyi var?”, “Ahh! Bizde de aynı sorun var” derken doktoru, hemşiresi, hastanesi, ilâcı gibi öğrendiğim çeşitlemelerle dolu hayatlar.
Bazen keyfim olmuyor, izlemekle yetiniyorum. Canlı bir sinema salonundaymış gibi hissediyorum kendimi ve bu ânın keyfini çıkarıyorum. İşte, seyirlerimden biri daha karşımda. Kim bilir nasıl bir ayrıntı yakalayacak beni, diye düşünürken yaşlı başlı bir amca çekiyor ilgimi. Gelini ile beraber torununu getirmiş, muayene olmak için sıra bekliyorlar. Bu bekleyişte dört yaşlarında bir çocuk ilgisini çekiyor.
Ayağındaki ışıklı ayakkabılardan konuşmaya başlıyorlar. Ayakkabılardan birinin ışığı yanmadığı için ve nasıl tamir edeceğini anlatıyor yaşlı amcamız. O kadar güzel bir sohbet ki bu, içim kıpır kıpır oluyor. Kocaman bir adamın içindeki çocuğu görüyorum. Gözlerinin içi gülen bir çocuk bu.
Ayakkabısını arkadaşı giyerken bozmuş. “Babana söyle de tamire görürsün ayakkabını” diyor amca. Çocuk annesine dönüp “Anne ayakkabımı tamire götürelim mi?” diyor. Küçük hanım “tabi” diyor sessizce. Yüzünde şefkatten parlayan bir gülümseme.
“Babanın arabası var mı?” diye devam ediyor yaşlı amca. “Yok” diyor çocuk, “Nuri Ağabeyimin arabası var. Bizi buraya da o getirdi.” diye eklemeyi ihmal etmiyor. Bir çocuk hayalinin çalıkuşu misali daldan dala atlayışının verdiği eğlenceli hâlinden midir bilinmez, adam ve çocuk kahkahalarla hayatlarını birbirine katık eyliyorlar.
Amca durur mu, sormaya devam ediyor: “Anneannen var mı senin?” Çocuk, havaya kaldırdığı başını yarım bir kavisle “cık” diye cevap vermekle yetiniyor.” “Peki deden?” “Cık” “Hım… babaannen var öyleyse” sorusu çocuk saflığının “cık” ifadesiyle cevaplanacakken, çocuğun yanındaki genç bayan hafif doğruluyor ve çocuğun elinden tutup “Haydi gidiyoruz” diyor.
Giderayak yaşlı amca belli ki meraklanmış, “Dedesi var mı?” diyor. Kız arkasını dönüp sessizce bu soruyu cevaplıyor. “Amca ben çocuk esirgeme görevlisiyim...”
Saadet Bayri
Yollar yolcularına sahte kimlik verir
Çocukluğumdan kalma bir huyum var. Otobüs yolculuklarını sevmiyorum.
Uzun-kısa hiç fark etmiyor. Aylar öncesinden huzursuzluklarım başlıyor. Ne giyeceğimden tutun, ne söyleyeceğime kadar düşünmekle geçiyor.
Günler öncesinden bavulumu hazırlayıp, her gün içine bakıyorum. O kadar ki giyeceğim kıyafetleri birkaç defa yıkıyorum. Yinede içimdeki o rahatsız edici histen kurtulamıyorum.
Yolculuk zamanı gelip çattığında ise “yaklaşmayın yanarsın.” diyor içimden bir ses. O kadar dayanılmaz oluyor ki her şey; sabırsız, tahammülsüz, hırçın ve agresif ne kadar kötü huy var ise insana dair hepsi arkama dizilip, sağıma ve soluma oturacak şekilde bilet alıyorlar.
“Biraz önce bilet alan bayanın yanı olsun lütfen”.
Sonrası ise tam bir işkence. Bitmek bilmeyen saatler. Saniyede bir saate bakmalar. Ve durduğuna inandığım, ama aracın saatiyle aynı olduğunu görünce de iyice canımın sıkıldığı şehirler arası yolculuk. Yanımdaki kişiyle konuşmamak için ise hiçbir soruya tam cevap vermemek.
“Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın” diyen kişinin yanıldığını düşünüyorum. Eğer şimdi yanımda olan sevdiklerim, yolculukla imtihan ettikten sonra hayatıma girmeye karar verse idiler, hiçbiriyle tanışmıyor olacaktım. Adım ise “huysuza” çıkacaktı.
Gerek özel hayatımda, gerek dostlar meclisinde bana eşlik etmek için sağıma, soluma oturan bu yol arkadaşlarımdan hiçbirini göremedim. Çünkü hepsiyle ulaşmak istediğim şehre gelince el sıkışıp ayrıldık. Bir dahaki seferde görüşmek için sözleştik sadece.
**
Altı saatlik yolculuk için bilet alırken, altı yıla yakın bir zamandır uzun yolculuğa çıkmadığımı fark ettim. İki buçuk yaşındaki kızımla nasıl geçeceğini düşündüğüm ve envai çeşit senaryo yazdığım yolculuğum nihayet başladı.
Ahh anne olmak… Ben bile tanıyamıyorum artık kendimi. Yolculuk boyunca sakindim. Kızımın huysuzluğuna tebessümle sabrederken ve aynı soruya on kere aynı cevabı verirken kendime aynada bakmak istedim. Muhtemelen gördüğüm kişiye “Sen kimsin?” diyecektim.
Hani çok sabırsızdım, hani saatler geçmez, yol bitmezdi.
Şimdi bu cümleleri anılarımın tozlu rafına kaldırırken, küçük bir ayrıntıyı söylemeden geçemeyeceğim. Kızıma bu kadar sabır gösterip, keyif alması için çabalarken. Kızım uykusuzluğun verdiği huysuzlukla ağlamaya başladı. Susmak istemeyince de ağlamasına müsaade ettim. Mola veren otobüsten inmek için ayağa kalktığımda, arkadan bir teyze seslendi.
“Kızım yazık değil mi o çocuğu ağlatıyorsun? Ne istiyorsa versene”.
Bir hışımla dönüp “Ben bilmiyor muyum ne yapacağımı. Bilip bilmeden ne karışıyorsunuz” diye bulunca kendimi. Hiçbir şeyin değişmediğini, her halimin kızıma özel olduğumu fark ettim.
Annelik kimliğim aradan kalkınca kendimle yüzleştim.
Rehber olmanın zorluğu ve hafifliği yanımda duruyordu. Geleceğine yatırım yapmak için didindiğim, anılarını kirletmemek için uğraştığım bu aziz misafir beni alıp ne kadar yüksek bir makama taşımıştı. Bunu ise hiçbir şey yapmadan yüzündeki o masumlukla başarmıştı.
Sustum ve damlalarım sularken tohumlarımı.
İşte şefkatin gücü diyebildim sadece…
Saadet Bayri
El âlem ne der?
Gece ilerlerken, bana ait olmadığını bildiğim, ama bırakamadığım bütün sahte kimliklerimi, maskelerimi usulca kenara bırakırken bulurum kendimi.
Sonrası, küçük bir çocuğun itaati kadar masum ve yaramazlıkları kadar belirsiz bir ürkekliğin telâşı içinde kâh çocuk olurum, kâh genç… Kâh evlât, kâh anne ve kâh sevgili… “Ben”in bu kadar çok vasıfla vasıflanmış olmasına hayret eder, güçlü ve zayıf anlarımı gördükçe tebessüm ederim. Sonrası ise karışık duygular seremonisi.
Yerin altına girip, sonra göğün en yücesinde uçma halleri…
Bu kış gecelerinden birinde çocukluğumdan kalma bir cümle çıkıp geldi önüme. Kahkahalarımla inledi bütün geçmişim ve sonra hıçkırıklarıma eşlik etti sessizliğim. Bir cümlenin ne kadar güçlü olduğunu ve taşıdığı anlamla bir ömre bedellendiğini görmek acıttı içimi.
“El âlem ne der?”
O kadar eskiye dayanıyor ki bu cümleyle tanışıklığımız. Ben diyeyim anne karnı, siz deyin kırkın çıkmamıştı. Kız olmanın dayanılmaz ağırlığı ve devamında insanların söyleyecek olabilme ihtimaline dayandırılan envai çeşit söz.
Sanki tanıdığım, tanımadığım bütün insanlar benim ne yaptığımı yorumlayıp, cümleleştirdikten sonra birbirine duyurma telâşındaydı. O kadar ki, giydiğim ayakkabı, taktığım başörtünün rengi hatta elimdeki çanta bile bu kişilerin öncelikli konusuydu. Bu durum beni o kadar çok rahatsız ettiği halde, kafamın bir yerinde ur gibi dururdu. Dış kapıyı açtığım anda bir ses sürekli kulağıma üfler, her halimi kontrol ederdi.
Büyüdükçe fark ettim ki; bu cümle hayatımın temellerine öyle bir balyoz indirmiş ki, acısı hâlâ devam etmekte. Zamanla kapanacağı yerde, daha da derinleşmekte. Beni hayatımın öznesi olmaktan çıkarıp, neden, niçin ve kim için yaşadığımı unutturup, içimdeki ile dışımdakinin birbirini tanımadığı iki yabancıya dönüştürmekte.
Olduğu gibi görünemeyen, göründüğünden memnun olmayan…
Büyüdükçe, büyümenin bir suç olduğunu sandım. ‘’Fazla gülme. Çok konuşma. Kızlar öyle söylemez. Hanım hanımcık ol..’’ kalıplarıyla gelen ve beynime ince ince işleyerek, aynı kabın şeklini verdirme telâşının “el âlem ne der” cümlesinde saklı olduğunu gördüm.
Baskıcı ailelerinin koydukları yasaklara uydurdukları kılıftı bu. Ve bilimsel açıklaması: Sosyal fobi. Yani çoğunluğumuzun hayatına yön veren, bireyin kendini yansıtma cesaretini negatif etkileyen, dozu arttıkça bukalemunlaştıran endişe psikolojisi.
**
Bu cümlenin beni hâlâ sinsice takip ettiğini ise geçenlerde fark ettim. Envai çeşit meyvelerden hazırladığım meyve suyunu kızıma içirme gayretim sonuçsuz kalınca, sinirlenip “İnsanlar ekmek bulamaz. Benim kızım da kıymet bilmez” diye devam ediyorken yakaladım kendimi.
Yıllarca anneme kızıp, “Bana ne milletin kızından. Ben ne diyorum ona bakarım” diye söylenmiştim. Hatta karşılaştırıldığım komşu kızlarından gizli gizli nefret etmiş, onlarla arkadaş olmamak için aynı ortamlardan kaçmıştım.
Şimdi anne olmanın verdiği çokbilmişlikle, aynı cümleyi farklı bir kalıpla kızıma söyleyince üzüldüm. İnternette gezinirken: Bir gün annem Facebook’daki yazdığım yazıları görüp “Bak el âlemin kızı senden daha güzel şeyler yazıyor” der diye korkuyorum.
Cümlesini okuyunca acı acı tebessüm ettim. Bilinçaltıma yerleşmiş ve beni bir gölge gibi takip eden, hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkınca şaşırdığım ne çok halim var. Bu pişmanlıklarımla, daha inşa aşamasında olan büyük bir hayatı küçük adımlarla kurarken, ne kadar çok şeye dikkat etmem gerektiğini bir kez daha fark ettim.
Saadet Bayri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









