Ancak "dili" geçmiş zamanlı cümleler, başka bir yer edinir dilim de...
Bilirim o söz öylesine söylenmemiştir. Laf olsun diye ortaya atılmamıştır. Bir şey çok şeyi hatırlatmış, bir ses binlerce melodiye sebep olmuştur.
Ve bu hatırlanışların ardından kelimeler nasıl geldiyse gelişine gelişine yazılmıştır.
Sonrası ise hiç okunmadan yayınlanmış, yada gönderilmiştir.
**
Bu ara çok duyduğum bir cümle "Yüreğim seni çok sevdi."
Aslında bir kitap ismi ama paylaşanlar ve kitabı merak edenler için önemli bir söz. Zira bu kelimeler hem yanıbaşımız da olan sevgiliye söylenir. Hem de hiç haber alınamayana...
İşte bu sebepten bu tür cümleleri seviyorum. Herkese iyi gelen sözlerden olduğu için.
Bir de mecburi gidişlerin ardından su niyetine döküldüğü için.
***
"Birgün ..." umudunun olmadığı gidişlerin ardından ise en kabasından; "sevdim ulan seni.." sözüde ne yakışır. Hani yanmış yüreğe dökülen soğuk bir su gibi gelir o an...
*
Adı "aşk" bunun... Fazla söze ne hacet.
Herbirimize ve hepimize göre farklı ve derin anlamlar içerir ve hiçbirimizin yaşadıkları bir diğerine benzemez.
Bana sorarsanız, bütün aşk kitapları boşuna yazılmış...
Herkesin aşkı kendineözel kim ne derse desin şimdi.
saadet bayri
16.10.10
26.9.10
Uçuk Bir Yazı
Her zaman büyüyemediğimden şikâyet edip durdum.Yaşımın çok altında gösterdiğimi söyleyenlere, teşekkür ederken mutluydum. Çünkü içimdeki çocuğun yaşı da, yaşımın çok ama çok altındaydı.En fazla kaç olabilirdi ki…
Büyümeden ya da kendimi büyümüş ilân ettirmeden önce, “içimdeki çocuk …” cümlesiyle başlayan konuşmalar komik gelirdi.
İnsan büyür.
Ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bunun önüne geçemezdi.
Sanırım gençken her konuda inadına gerçekçi olunuyordu ve ben de o gerçekçilerden biriydim.
Meselâ “Kişi kendini hangi yaşta hissederse, o yaştadır” sözüne de takmıştım.
İnsan neden yaşından büyük ya da küçük olmak isterdi ki? Hele de on sekizini geçmişken…
Zira on sekiz olana kadar ne çektiğimi bir ben biliyordum.
Hiç on beşim de iken, kendimi on sekiz gibi hissetmemiştim. Ya da on sekiz demeye kalksam “hadi canım sende..” sözünü duyunca… Hissedilen yaşta olsan da, hissettiremediğini fark ediyordum.
Derken “gençlik başımda duman” şarkılarına tebessümle baktığımdan beri, içimdeki çocukla iyi geçinmeye başladık.
Zaman aleyhime işleyip, okul sıralarından alıp, hayat sırasına oturtunca, hissedilen yaşın ne demek olduğunu anladım.
Bu defa da yapamadıklarımı, büyümek telâşıyla ertelediklerimi yapma telâşı sardı. Şimdilerde fark ediyorum ki; her şey zamanında ve yaşında güzel.
Zira hâlâ hayata heyecanla bakıyorum.
Hâlâ koşup, ip atlayabiliyorum, ancak kahkahalarım daha sessiz ve ip atlarken etrafıma bakıyorum “kimse var mı?” diye.
Velhasıl ne kadar kendimi on sekizimde hissediyorum desem de, hareketlerim ve davranışlarım, on sekiz yaşımdaki gibi davranamıyor. O pervasız, kimseyi görmeyen ve takmayan halim yok görünürlerde.
Olması gereken bu mu? Tartışılır.
Ancak hayatın ve bundan sonraki yılların tadını ve keyfini sürme telâşındayım şimdilerde.
“Başkaları ne der?”
Birçok kişi tarafından nefretle karşılanan ve duyulduğu anda, sinir harbi yaşatan bir cümledir.
Ancak kendimi izlediğimde, birçok davranışımı kısıtladığımı fark ettim.
Siz “ben kimseyi takmam. Bana e başkalarından, canım nasıl isterse öyle hareket ederim” diyenlerden iseniz…
Öyleyse çocuğunuzla elinizde ayakkabılarınız sokakta hiç yürüdünüz mü?
“Lütfen anne ve babalar çocuklarınızla birlikte sokakta yalınayak yürüyün. Ayaklarınız toprağa değsin ve çocuğunuzla birlikte elinizde ayakkabınız caddelerde gezin.”
Bu cümleleri bir pedagog söyleyince, güldüm.
“Bu adam deli mi?” demekten alamadım kendimi…
Hangi anne ya da baba bir başkasının bakışı yüzünden bu davranışı yapar ki?
Çok az kişi…
Öyleyse hâlâ kimse umurumda değil diyebiliyor musunuz?
Bu yazıyı okumadan önce böyle bir ânınız varsa…. Evet siz sadece an yaşama derdindesiniz…
Saadet Bayri
23.9.10
Kalbim İnfazda
Sessizlik uyandı çığlıklarımdan...
Gece karartıp görüş alanımı, gittiğin yolun üzerine siyah perde çekti.
Çıkmaz sokaktan çıkageldi uykular, dayandı gözlerimin surlarına. İnat etti kirpiklerim, o gözleri görmeden kapanmayacaklar.
gece...
ben..
sen..
üç kişiyiz yine...
Bu kaçıncı seferin, dönüşü olmayan. Giderken zamanın ayaklarını kırdın, olduğu yere düşmüş kalkamıyor yerinden.
Başını dayamış gecenin sırtına, bu kente güneşi göstermiyor.
Unutma! gece dönmüşse zamana sırtını, hakkımda ki müebbed kararı hüküm giymiş demektir.
Seni bekleyen kalbim, İpin ucunda asılı şimdi...
saadet bayri
Gece karartıp görüş alanımı, gittiğin yolun üzerine siyah perde çekti.
Çıkmaz sokaktan çıkageldi uykular, dayandı gözlerimin surlarına. İnat etti kirpiklerim, o gözleri görmeden kapanmayacaklar.
gece...
ben..
sen..
üç kişiyiz yine...
Bu kaçıncı seferin, dönüşü olmayan. Giderken zamanın ayaklarını kırdın, olduğu yere düşmüş kalkamıyor yerinden.
Başını dayamış gecenin sırtına, bu kente güneşi göstermiyor.
Unutma! gece dönmüşse zamana sırtını, hakkımda ki müebbed kararı hüküm giymiş demektir.
Seni bekleyen kalbim, İpin ucunda asılı şimdi...
saadet bayri
22.9.10
Bu Defa Hüznüm Mağrur
Yalnızlığım mı?
Yoksa hüznüm mü? İçimi bu kadar titreten…
Bilemiyorum.
Şimdilik tüm günlerim gidişinin ertesi. Bu sebepten bütün şaşkınlığım. Küçücük keşkelerim var. Birbirine değip büyümüş. Geçmişimin satır aralarına dağılmış tövbelerim var. “Bir daha mı?” Dediğim galeyanlarım.
Tuttuğum her bir keşkem, bir su gibi kayıyor avuçlarımdan.
Kırılmış bir bardak gibi tüm yaşayamadıklarım.
Ne kadar “yeniden” deyip başlasam ertelediklerime, iğreti duruyor hep yüreğimin üzerinde. Ağlamayı değil, ağlamamayı öğrendim ya, yeter. Senden sonra en çok bu mağrur hüzün yakıştı bana.
Ne kadar “yeniden” deyip başlasam ertelediklerime, iğreti duruyor hep yüreğimin üzerinde. Ağlamayı değil, ağlamamayı öğrendim ya, yeter. Senden sonra en çok bu mağrur hüzün yakıştı bana.
Kayıp bir şehirden dönüyorum.
Halimi görmek için değil, görmemek için kaldır ellerini semaya.
Bil !
Bir bakışım kıyametin olur bundan sonra...
Bir bakışım kıyametin olur bundan sonra...
saadet bayri
19.9.10
29.8.10
Eskici Geçmiş Gönüllerden
Sesini her duyduğumda pencereye koşup, insanların neler sattığını ya da satacağını merak ederim.
Adı üzerinde eskici…
İşimize yaramayan, artık önemini kaybetmiş, bütün anlamını yitirmiş eşyaları vermek istediğimiz tek kişi.
Eskimek...
Beni inciten nadir kelimelerden biri…
Zira almak için günlerce para biriktirdiğim, arada bir “yerinde mi?” diye baktığım, sahip olduğumda da üzerine titrediğim eşyalarımın eskimesini istemiyorum.
Böyle düşünürken birden eskimesini bile beklemeden tavan arasına kaldırdıklarımı hatırlayınca, “eskimek” başka bir mânâya bürünüyor.
Zira sahip olduklarımın gözümde artık bir anlam ifade etmemesi ya da işlevini kaybetmesi de yetiyordu. Eskicinin arabasında gördüklerim, ikinci el eşya mağazalarında gözüme çarpan yeni eşyalar bunun işaretiydi. Çok kullanmak değil, önemini yitirmiş olmaktı bütün mesele.
*
Eskiciyi sadece eski eşyalarımızı verdiğimiz biri olarak düşünürken, ya eskiyen duygularımızı kime vereceğiz? diye geçiyor aklımdan.
Sadece aldıklarımız ve bize alınanlar değil eskiyen…
Hayatın içinde olmazsa olmazlarımızda eskiyor zamanla.
İnsanın yüreğindekiler de eskir mi? Bence eskir…
Zira yıllarca istenen, her duâda ilk dile gelen iken, zamanın içinde büyürken “iyi ki olmamış” deniyorsa, demek ki eskiyor duygularda zamanla.
İhanet eden bir dost, tekrar eskisi gibi olamıyorsa gözümüzde, dostluklarda eskiyor işte.
Ve yürekteki fazlalıkları, artık işe yaramayan duyguları ve o duyguların sahiplerini de çıkarıp, satmak gerekiyor.
Fazla yükleme olmasın ve etraf kalabalık görünmesin diye.
Gönül eskicisi var mı acaba?
Zira eşyalar satıldıktan sonra, “oh fazlalıklardan kurtuldum. Ev nefes aldı” denirken… Yürekten gidenlere de aynı cümleler söylenir miydi o zaman? Ya da kaç lira ederdi yürektekiler satılığa çıktığı zaman?
Bir daha hatırlanmamaya satılsaydı, rahatlar mıydı insanoğlu, geçmişi irdelemeden…
*
Ramazan’ı hızla geçirirken “nerede o eski Ramazanlar?” sözü hâlâ dillere pelesenk olmuşken. Acaba diyorum; eski Ramazanları eskiciye mi sattık? Çok uzun zamandır bulamıyoruz.
Eski Ramazanları bu kadar özletenin ne olduğunu düşünürken, değişenin sadece kişiler olduğunu fark ediyorum.
Bana kalırsa, değişen sadece oruç tutmayanların artan sayısı. Ya da oruca saygı gösteren insanların azalışı…
Gözümün içine baka baka ayran içen orta yaşlı amca ve dondurmayı bütün lezzetiyle sokağın ortasında çocukları ile yiyen anne…
Bu durumlar artık şaşırtmıyor.
Demek ki eşyalarımızı satarken, yanlışlıkla hassasiyetimizi de satmışız eskiciye.
Kimseyi yargılama hakkı bana verilmedi. Elbet hepsinin vardır bir açıklaması.
Hastalık…
Yolculuk…
Yorgunluk...
Başka dinlerdeki insanların dahi saygı gösterdiği bir ‘ay’a karşı saygımızı kaybettiysek, eskici buralardan geçeli çok olmuş öyleyse.
saadet bayri
Adı üzerinde eskici…
İşimize yaramayan, artık önemini kaybetmiş, bütün anlamını yitirmiş eşyaları vermek istediğimiz tek kişi.
Eskimek...
Beni inciten nadir kelimelerden biri…
Zira almak için günlerce para biriktirdiğim, arada bir “yerinde mi?” diye baktığım, sahip olduğumda da üzerine titrediğim eşyalarımın eskimesini istemiyorum.
Böyle düşünürken birden eskimesini bile beklemeden tavan arasına kaldırdıklarımı hatırlayınca, “eskimek” başka bir mânâya bürünüyor.
Zira sahip olduklarımın gözümde artık bir anlam ifade etmemesi ya da işlevini kaybetmesi de yetiyordu. Eskicinin arabasında gördüklerim, ikinci el eşya mağazalarında gözüme çarpan yeni eşyalar bunun işaretiydi. Çok kullanmak değil, önemini yitirmiş olmaktı bütün mesele.
*
Eskiciyi sadece eski eşyalarımızı verdiğimiz biri olarak düşünürken, ya eskiyen duygularımızı kime vereceğiz? diye geçiyor aklımdan.
Sadece aldıklarımız ve bize alınanlar değil eskiyen…
Hayatın içinde olmazsa olmazlarımızda eskiyor zamanla.
İnsanın yüreğindekiler de eskir mi? Bence eskir…
Zira yıllarca istenen, her duâda ilk dile gelen iken, zamanın içinde büyürken “iyi ki olmamış” deniyorsa, demek ki eskiyor duygularda zamanla.
İhanet eden bir dost, tekrar eskisi gibi olamıyorsa gözümüzde, dostluklarda eskiyor işte.
Ve yürekteki fazlalıkları, artık işe yaramayan duyguları ve o duyguların sahiplerini de çıkarıp, satmak gerekiyor.
Fazla yükleme olmasın ve etraf kalabalık görünmesin diye.
Gönül eskicisi var mı acaba?
Zira eşyalar satıldıktan sonra, “oh fazlalıklardan kurtuldum. Ev nefes aldı” denirken… Yürekten gidenlere de aynı cümleler söylenir miydi o zaman? Ya da kaç lira ederdi yürektekiler satılığa çıktığı zaman?
Bir daha hatırlanmamaya satılsaydı, rahatlar mıydı insanoğlu, geçmişi irdelemeden…
*
Ramazan’ı hızla geçirirken “nerede o eski Ramazanlar?” sözü hâlâ dillere pelesenk olmuşken. Acaba diyorum; eski Ramazanları eskiciye mi sattık? Çok uzun zamandır bulamıyoruz.
Eski Ramazanları bu kadar özletenin ne olduğunu düşünürken, değişenin sadece kişiler olduğunu fark ediyorum.
Bana kalırsa, değişen sadece oruç tutmayanların artan sayısı. Ya da oruca saygı gösteren insanların azalışı…
Gözümün içine baka baka ayran içen orta yaşlı amca ve dondurmayı bütün lezzetiyle sokağın ortasında çocukları ile yiyen anne…
Bu durumlar artık şaşırtmıyor.
Demek ki eşyalarımızı satarken, yanlışlıkla hassasiyetimizi de satmışız eskiciye.
Kimseyi yargılama hakkı bana verilmedi. Elbet hepsinin vardır bir açıklaması.
Hastalık…
Yolculuk…
Yorgunluk...
Başka dinlerdeki insanların dahi saygı gösterdiği bir ‘ay’a karşı saygımızı kaybettiysek, eskici buralardan geçeli çok olmuş öyleyse.
saadet bayri
1.7.10
Yıllar Geçiyor
Yıllar geçiyor...
Bir nar çiçeği gibi açıyor gönlüm.
Onca vuslatı, ayrılığı, kederi ve bilumum yaşanmışlığı çilingir soframa seriyorum bir temmuz akşamında.
Elimde keşkeleri doldurduğum bardaklar ses verirken birbirine, kafdağından derlediğim masallar doluyor yüreğime.
Gidişinden arta kalan malihülyalar zil takıp oynuyor avare...
Oysa şimdi ben, her yastığa başımı koyduğumda, feryat eder kalbim gururuma: "Kaldın mı şimdi biçare..."
Yıllar geçiyor...
Avuçlardan kayıyor bir bir senli anlar..
Cebi delinmiş mantık heybesinin, nasırlanmış süveydası yüreğin...
Ve apaçık hakikat, beyazlığıyla yuva kurmuş şakaklara...
Sonsuzluğun sesi tüm ihtişamıyla tırmalıyor beynimi: Aşkın gururla var mı bir işi?
Sevdayı yitiren, alamaz son nefesini.
Yıllar geçiyor...
Ve ben sessizce bakıyorum, can çekişen bir cesedinson haline...
Saadet Bayri
Bir nar çiçeği gibi açıyor gönlüm.
Onca vuslatı, ayrılığı, kederi ve bilumum yaşanmışlığı çilingir soframa seriyorum bir temmuz akşamında.
Elimde keşkeleri doldurduğum bardaklar ses verirken birbirine, kafdağından derlediğim masallar doluyor yüreğime.
Gidişinden arta kalan malihülyalar zil takıp oynuyor avare...
Oysa şimdi ben, her yastığa başımı koyduğumda, feryat eder kalbim gururuma: "Kaldın mı şimdi biçare..."
Yıllar geçiyor...
Avuçlardan kayıyor bir bir senli anlar..
Cebi delinmiş mantık heybesinin, nasırlanmış süveydası yüreğin...
Ve apaçık hakikat, beyazlığıyla yuva kurmuş şakaklara...
Sonsuzluğun sesi tüm ihtişamıyla tırmalıyor beynimi: Aşkın gururla var mı bir işi?
Sevdayı yitiren, alamaz son nefesini.
Yıllar geçiyor...
Ve ben sessizce bakıyorum, can çekişen bir cesedinson haline...
Saadet Bayri
28.6.10
Ölüm şaşırdı bize
Gözleri nemli bir gece karşılardı ikimizi.
Durur sessizce bakardık yiten saatlerin ardından...
Yüreğimizin en tenha caddesine oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardık. Sakinleşince "ağlamayı özlemişim" der, uzun uzun susardık.
Belki de aradığımızı bulamamanın verdiği bir hüzündü bizde ki; yıllarca arayıp bulamamanın verdiği bir hidett...
Ne olduğunu bilemeden geçip giderdi zaman..
Serinleten bir esinti gelir,dilimizden bir "ah" alır giderdi.
Yüreğin hudutlarını zorlardı kaybettiklerimiz. Ancak ne biz anlardık ne başkası...
Ölüm nasıl bir şeydi... Öleciğimizi bile bile "her an gelebilirim" diye haber göndermişken, bizi hala nasıl güldürebiliyordu.
Ölüm gelseydi, şaşardı bu pervasız halimize...
saadet bayri
Durur sessizce bakardık yiten saatlerin ardından...
Yüreğimizin en tenha caddesine oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardık. Sakinleşince "ağlamayı özlemişim" der, uzun uzun susardık.
Belki de aradığımızı bulamamanın verdiği bir hüzündü bizde ki; yıllarca arayıp bulamamanın verdiği bir hidett...
Ne olduğunu bilemeden geçip giderdi zaman..
Serinleten bir esinti gelir,dilimizden bir "ah" alır giderdi.
Yüreğin hudutlarını zorlardı kaybettiklerimiz. Ancak ne biz anlardık ne başkası...
Ölüm nasıl bir şeydi... Öleciğimizi bile bile "her an gelebilirim" diye haber göndermişken, bizi hala nasıl güldürebiliyordu.
Ölüm gelseydi, şaşardı bu pervasız halimize...
saadet bayri
13.6.10
Sırrım Esirim Oldu
Sır iki sınır arasında sıkışmış bekliyor.Beklediği sadece bir "ah"...
Bunca gün oldu sabırsızlandıkça sabırsızlanıyor.
Zira şikayet henüz dilime kadar gelemiyor.
Firari bir sevda taşıyor yüreğim, kıvrandıkça kıvranıyor. Ateşe vermiş tüm caddelerimi... Burnuma ciğerimden yanık bir koku geliyor.
Halim pürmelâl...
Ben "beli" deyip, eğdiğim gün başımı sevdaya, ihbar ettim kelimerin hepsini cümle aleme. Şimdi istesem de, çıkıp gelemezler imdada...
Cümlesizim. Şimdi sende sus, kimseyi çağırma imdada.
saadet bayri
25.2.10
Aşkkkk

Önce isim çekti ilgimi, devam ederken de yazılan herşey...
ASlında kitap daha uzayacak gibi bir his vardı sonlara yaklaşırken. Yada sonunda herşey açığa çıkar diye de beklemedim değil hani.
Derken Şemsin eşine karşı zalimliğini hiçbir tasavvuf terimi açıklayamaz. Yada bayanlarla futursuzca konuşmaları.
Her ne kadar roman, kurgu diye geçsede, kullanılan kişiler ve olaylar gerçeğin ta kendisi.
4o tane kural da acaba kırk günlük riyazetin tarifi mi dersiniz?
Yinede okumanızı tavsiye ederim güzeldi..
***Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.**
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



