18.10.09

Çizdim yürekleri

Ellerim titrerken dokundum yüreğine tüm sevdiklerimin.
Bundan olsa gerek tüm dokunduğum yüreklerde benim parmaklarıma ait çizikler var.
Kırık olsa belki vazgeçebilirdim.
Çatlasa onarmaya çalışırdım ama bu başka bir şey tamiri yok, telafisi mümkün değil
Üzgünüm.
saadet bayri

Hoşgeldin

Hoşgeldin ey yürek içre sevgili...
Ne iyi ettin de geldin.
Gelişinle kışımı beyaza döndürdün.
Yağmurlara ıslak bir şarkı söylettin.Gökler beyaz çiçekler döktü saçlarıma ve bu şehrin caddelerini beyaza boyadı.
Hoşgeldin ey yar...
Sen yüreğimde fanusu olmayan lambasın. O kadar narin ve hassassın ki; en küçük esintide savrulup duruyorsun. Şimdi sen tükenme diye tüm çabam. Kapanmışım üzerine nefes almaktan bile korkar bir haldeyim. Tüm pencereler kapalı,kapılar örtülü, sen geldin artık banane yaşamdan.
Hoşgeldin ey uğruna bir ömür verilen aşık...
İyiki geç geldin, akıl başta, yürek yerinde iken geldin. Yoksa uğruna yakardım gençliğimi ama sen tam zamanında geldin.
Ey sevgili hoşgeldin ve ne iyi ettin de geldin...
saadet bayri

5.9.09

Sırrım Esirimdir Artık

Sır iki sınır arasında sıkışmış bekliyor.
Beklediği sadece bir "ah"...
Bunca gün oldu sabırsızlandıkça sabırsızlanıyor.
Zira şikayet henüz dilime kadar gelemiyor.
Firari bir sevda taşıyor yüreğim, kıvrandıkça kıvranıyor.
Ateşe vermiş tüm caddelerimi...
Burnuma ciğerimden yanık bir koku geliyor.
Halim pürmelâl...
Ben "beli" deyip, eğdiğim gün başımı sevdaya, ihbar ettim kelimerin hepsini. İstesem de, çıkıp gelemezler imdada...
saadet bayri

30.7.09

Ben sürgünüm

Ben bir sürgünüm, kendi içimde kaybolmuşum.
Bir gönül rüzgarı esmiş savurmuş bir kıyının en tenhasına... Ne gelen var ne selam gönderen. . Bir kaç kayık var yakınımda, onlarda terkedildikleri zamanı unutmuşlar. Bir deli rüzgarın sesiyle dalıp dalıp gidiyorlar.

Sanırdım ki insan unutulunca mahvolur, meğer çok sevilmek te bir imtihanmış.

Tıpkı yusuf gibi... Sevilirken düşmemiş miydi Mısır'ın en tenhasına Yusuf?

Sevilirken itilmemiş miydi en uzağına aşkın?

Derken

Arada sular değiyor yüzüme, ayaklarım ıslanıyor ama arada.

Çok sevilmişim, ondanmış bu sürgünüm. Tüm gözlerden uzak olmalıymış, tek bir gözün baktığı yerde olmalıymışım. Sorgularım bitmiş, sesim kesik, kaderime rıza makamındayım...

saadet bayri

11.6.09

Nadasa Bıraktım Kelimeleri

“İnsan üç beş damla kan. Irmak üç beş damla su…” diye devam ederken şair, inceden inceye nasıl da dokundurur kelimelerini bam telimize.
En ihtiyacımız olduğu anda yetişir şiirler, mısralar imdada ve insan içli içli söyler daha önce hiç tekrarlamadığı sözleri. Ve “he ya” der neden sonra, birkaç damla ıslatınca yanaklarını.
Nadasa bırakır bazen insan bütün duygularını. Bir “an” bekler, öyle ki; her şeyi, ama her şeyi anlatacağını sanır o anın içinden. Ama her zaman istenen, olmuyor. Nice kelimeler dile kadar gelir ve dişlerin arasında ezilip, paramparça olur. Yani boğazı aşmakta yetmiyor.
Konuşmak her zaman insana ait bir fiil gibi gözükse de, her şeyiyle insanın iradesine verilmiş olduğunu bilsek de, susmak ta bir irade sınavı olur kimi zaman. Kelimeleri nadasa bırakıp, dinlemek dinlemek…
Kulağa değen binlerce sesi ilk defa duyuyor gibi, heyecanlanmak ve öylece salınmak zamanın kollarında… Ve arada, hayıflanıp, “ hey gidi yıllar “diyerek, giden senelere hem sevinmek, hem içlenmek. Zira gidenler ve gelenler diye ayırır zaman elindekileri.
Ve öyle bir mu'cizeyle “merhaba” der ki, gelene sevinirken, gidene üzülmek unutulur. Uzun bir ayrılık bırakır kendiyle arasına insan. Her zaman başkasından ayrılmaz yürek, kişi kendine de gurbet gözüyle bakar. Ve “Bu ben miyim?” diye şaşırır, aynalarda gördüğü surete. Sonra ellerinden kayıp giden zamana hayretle bakar.
**
Mevsim yaz. Yavaş yavaş sıcaklık hissettirmeye başlarken kendini, bir burukluk çöktü inceden içime. Nedendir? Diye soramadığım bir olgunluk girdi kendimle arama. İçimdeki çocuk hâlâ seksek oynamak için, tebeşir arasa da…
Salıncaklar gözlerimin içine “gelsene” der gibi baksa da. Şimdilerde erteledim, kendime ait her şeyi. Bir başkası için yaşamanın ne demek olduğunu anılamaya çalışıyorum sessizce. Yıl Eylülle başlar bende. Şimdilerde zaman on tane beyaz bırakıp gidiyorsa saçlarıma. Ben her tele bir ömür yüklemişim, onları uğurlama telâşıyla oradan oraya koşuşturuyorum.
Zira yirmili yaşları geride bırakırken, artık gençlik çağı şakaklarında karlarla çıkıyor karşıma. “Dur artık. Biraz soluklan” der gibi yerleşiyor ömür tahtıma.
Ve ben şair’in dediği gibi diyorum: “Ömrüm olduğunca, gönül tahtıma keyfince kurul” Bir bal kabağına dönüşüyor sanki bütün yaşadıklarım, acısıyla tatlısıyla bütün keşkelerim siliniyor hafızamın çeperlerinden. Boş vermişliklerime bir perde çekiliyor.
Ve ben bir ilkin heyecanıyla yanıp kavruluyorum. Desem ki; diye başlayan cümleler üç noktayla sonuçlanıyor. Bir türlü tam cümleler kuramıyorum.
Ben galiba biraz hüzün biraz, sevinç, en çok ta şaşkınlığımı kendime duvak yapmış, bir yaz akşamında sallanan sandalyeme oturmuş, yıllardan demlediğim bir çayla, bir oraya bir buraya salınıp, yitip gidiyorum. Ve yıllar sonra elime aldığım bir günlüğe, her günün notunu düşüyorum.
Olur da bir gün merak edilir diye anımı, geleceğe mühürlüyorum.
Saadet Bayri

18.5.09

Mahkumum Üzgünüm

Bütün çizgilerimi aynalara emanet bıraktım, tepkisizim.
Manasız bir çehreyle dolaşıyorum; ne hüzünlerim ortada, ne sevinçlerim.
Yine de çocuksu bir heyecan var içimde, küçücük umutların peşine takılmış, gökyüzüne uçurtmalar uçurmuşum. Kaç ummanlık hasretleri feda etmişim, gökyüzünün dipsiz genişliğinde.
Bir bakış bırakmışım, en mahremime, en edebinden.
Sonra erimişim bir tek âhından.
Konuşma hakkımın kırıntılarını dökmüşüm gelirken ardıma.
Bir mahkum sıfatıyla dolaştırılıyorum bu sebepten elden ele...
Anlatmaya mahkumum ama sözleri tükettiğimden, bir tek kelime söyleyemedim nicedir.
Üzgünüm...
saadet bayri

Yaz Geldi...

Yaz geldi ama senin haberin yok.
Adını fısıldar her sabah kuşlar, ben duymamazlıktan gelirim inadına. Tek başına hatırlamak,bir şeyleri alıp götürür. Ben öylece bakakalırım hatırladıklarımın ardından ve "hey gidi yıllar" der, içten içe dertlenirim.
Rüzgar içimde inceden yanan bir alevi harlar. Ve benim başağrılarım başlar. Sabahlara kadar sızım sızım sızlarım. Yürek ağrısını ben bu ağrılardan sayarım. Beyaza boyanmış saçlarımı toplar, gözlerimi sımsıkı kaparım. Ben her yaz bir başkası olur, avareliği başıma taç yaparım.
Erken açan lalelere üzülür, dökülen çiçeklere kızarım.
Kâh deniz olur, başımı taştan taşa vururum.
Kâh martı olur, acı acı inler, koca denizde konacak bir yer bulamam.
Ben bu hale neden?
Nniçin? gelirim hiç sormam.
Ben sadece yaşar ve ağlarım...
Saadet Bayri

5.5.09

Vuslata Az Kala

Zaman alabildiğine yavaş...
Koşması gereken anlarım da durmuş milim milim ilerliyor..
Beklemenin ne denli önemli olduğunu öğretiyor her tik tak sesi.
Yaz mevsimi hiç bu kadar kıymetli olmamıştı gözümde, bir mucizeye tanık olacağımı bilmek içimi inceden sızlatıp, kelebekler uçurtuyor yürek odalarımda.
Düşlerim karman çorman bugünlerde.. Çift kişilik rüyalardan tek kişi uyanıyorum ve tebessüm ediyorum içimdeki kıpırtılara.
Var edene defalarca şükredip, her gün bir yaratılışa şahit ediliyor olmak, anlamlı kılıyor her anımı.
Seçilmiş görüyorum kendimi ve defalarca şükre değiyor dilim.
Bir dokunuş kadar yakınmda iken, bir o kadar uzaklaşıyor çok sevdiğim.
Ve aslında yakınlığın bile göreceli olduğunu hissettiriyor, bu kıpırdanışlar şimdilerde...
Tüm doğrularım tek tek değişirken, öğreniyorum; insan yeniden başlıyor yaşama küçük bir damlayla.
Sıcacık bir nefes, üşütüyor içimi iyiden iyiye...
Bekliyorum, kimbilir vuslat hangi tarihin içinde.
Saadet Bayri


10.4.09

Namahrem Eller

“Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor.” Diye devam eder, şair mısralarına.
Baharın ikinci ayına girmişken, zaman koşarak bazen emekleyerek geçse de işte en güzel ayların içindeyiz. Güneş arada bir yüzünü gösterip, kaybolsa da…
Mevsim bir öyle, bir böyle olsa da…
Her şeye rağmen, ufak bir kıvılcım, ısıtıyor içimizi. Ilık ılık bir rüzgâr esiyor ve insan; hem üşüyor, hem değişik duyguların içinde salınıp gidiyor. Aynı mevsim, aynı tarih memleketimin her yerinde yaşansa da, her birimiz için ayrı anlamları çağrıştırıyor. Hele içine sabır damlatılarak veriliyorsa Nisan, o zaman bahar; gurbet yâ da hasret olarak gömüyor, yapraklarını içimize.
****
Derken baharın havasına uyarak bir şeyler duymak istiyor kulaklarım. Bahara dair, Yaratıcının esmasına dair, bu rengârenk, çeşit çeşit güzelliklere bir iltifat edilse, “şöyle içimi bir hoş etse kulağıma değen cümleler” diye geçiriyorum içimden. Bu niyetle dinlemeye koyuluyorum, çevremdekilerin sözlerini. Kulak kabartıyorum, her nefese.
Ama nafile…
Söylenen bütün sözler havada kalıyor. Herkes kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama bütün kelimelerin içi boş. Birisi yolda gelirken gördüğü bir insan manzarasını örnek veriyor, “Aman efendim, böyle olur mu hiç?” diye ahkâm kesiyor. Bir diğeri de “Oda bir şey mi? Geçenler de birini gördüm, şaştım kaldım” diyerek, onların, çizdiği modele uymayanların, onlarla tıpatıp benzemeyenlerin suretlerini anlatıp duruyorlar.
Ve birçok kişi sessiz sessiz dinliyor bu söylenenleri. Biri çıkıp ta “Sen garantiledin değil mi arkadaşım bir yerleri? Siretin, suretinden daha mı pak ve temiz ki bu kadar rahat eleştiriyorsun?” diyemiyor…
Hayatı kapalı kapılar ardında yaşayan, günün içine hiç giremeyip, baharın tazeliğini tadamamış bu kişilerin dilindeki cümleler, yüreğime ateş olup düşüyor.
Ve bahar hiç üşütmediği kadar üşütüyor beni.
Oysa “yara yapmadan” tedavi edilmeliydi, insanın manevî yaraları. Ve bir insana şu bahar mevsiminde en iyi gelecek olan söz; kâinatı rengârenk boyayan boyacıyı anlatmak ve çıkıp bütün dağlara, çayırlara “Ey boyacı senin izini, yüzünü görüyorum.” diye haykırmaktı.
Yani şevklendirmek ve şevklenebilmekti aslolan. Birkaç dakika önce aynı yollardan geçmiştik bu insanlarla, onlar sadece hayatın negatifliğini görmüşlerdi. “Bize de bakar mısın?” diyen hiçbir yaprağı, hiçbir çiçeği görmemiş, belki görememişti. Zira bakmak değil, görebilmekti marifet…
Oysa farkında değiliz; çoğu zaman konuşurken açtığımız yaralar, kapatmaya çalıştığımız yaralardan daha büyük oluyor. Ve cenneti garantilemiş olan hallerimiz ise acınacak bir duruma getiriyor her birimizi.
****
Şimdi bir ağaçlara bakıyorum, bir şekilden şekle giren bulutlara…
Ve “Özür dilerim ey mevsim, sizi göremeyen bu gözden. Sizi dile dökemeyen bu dilden. Size pervasızca dokunmaya çalışan bu namahrem ellerden” demekten kendimi alamıyorum.
Saadet Bayri

2.4.09

“Uzaklık” neyi anlatıyordu?

“Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için /gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiye /ortadan ayırdım /kimin ülkesinden geçsem /şakaklarımda dövmeler beni ele verecek /cesur ve onurlu diyecekler /hâlbuki suskun ve kederliyim “ (İsmet Özel – mataramda tuzlu su)
Ve uzar gider her şey. Yolculuğa çıkınca uzak kavramı gelir aklıma. Ayrıldığım yerle varacağım yerin arasında ki mesafeyi hesaplamadan, damlar içime bu fikir.
O kadar ki; yan yana duran evler bile uzaklığı çağrıştırır, çok yakın ama bir o kadar mesafelidirler birbirlerine. Bir yerden ayrılınca, bir daha görememe korkusu düşer zihnime. Bu sebeple her vedada, dikkatlice bakarım sevdiklerimin yüzüne. Onlar anlamaz bu dikkatimin sebebini ama ben her vedâma bir daha görememe hüznünü de eklerim. Ondandır el sallayışlarımın ardından, gözlerimin nemlenmesi. “Yarına senedimiz yok” diyenler, iki saniyesini garantileyip mi söyler bu sözü? Bilinmez.
Ancak bir andan, diğer ana geçmeye senet yokken, her giden bir daha dönmeyebilir diye, iki kere sarılırım vedalarımda. Çocukların diline düşer bazen uzaklık. Onların o masum gözlerinin içine, “taaa” sözcüğü sıkışır ve gitmek çok küçükken gelip yerleşir yüreklerine. Her gün anneyi görüp, babasını akşamları gören bir çocuğa akşam, hayatının en uzağı olur belki de.
***
Uzaklık artık sadece içimizde…
Bundan on- on beş yıl önce uzak denildiğin de çok şey sığsa da bu kelimenin içine, şimdilerde “Uzak diye bir şey yok” diye devam ediyor cümlelerimiz. İnternetin hayatımıza girdiği, hemen hemen her evde en baş sırayı aldığı şu çağda, telefonların fatura hesabı olmadığı şu devirde, uzak kelimesi çıkmış artık hafızamızdan. Ve içimize girmiş uzaklık, hiç fark etmeden.
Mesafeleri aşmış gibi görünsek de, insanın en büyük gurbeti kendinedir kimi zaman. Birçok işin için de koşuştururken, zamanı yakalamak için uğraşırken, teknoloji, yenilik derken kendinden bîhaberliğinin bile farkında olamamak olsa gerek, şimdilerde ki “uzak” kelimesinin tanımı.
Başkalarının hayatını yaşamaktan, hangi hayatı yaşayacağını unutanlar ve neden sonra bir olay veya kişiyle “Ben nerede kaybolmuştum.” Telaşıyla kendini aramaya koyulup, daha çok kaybolanlar; mesafenin değil mesafesizliğin tuzağına düşerler farkında olmadan.
Kişisel gelişim kitaplarının, ekmek gibi satıldığı, hemen hemen tüm gençlerin kısa yoldan hayatı nasıl yakalarım derdiyle meşgul olduğu bu günlerde…
Durup biraz düşünmekte fayda var.
Neredeyim, kime yakın, kimden uzağım.
Saadet Bayri