18.5.09

Mahkumum Üzgünüm

Bütün çizgilerimi aynalara emanet bıraktım, tepkisizim.
Manasız bir çehreyle dolaşıyorum; ne hüzünlerim ortada, ne sevinçlerim.
Yine de çocuksu bir heyecan var içimde, küçücük umutların peşine takılmış, gökyüzüne uçurtmalar uçurmuşum. Kaç ummanlık hasretleri feda etmişim, gökyüzünün dipsiz genişliğinde.
Bir bakış bırakmışım, en mahremime, en edebinden.
Sonra erimişim bir tek âhından.
Konuşma hakkımın kırıntılarını dökmüşüm gelirken ardıma.
Bir mahkum sıfatıyla dolaştırılıyorum bu sebepten elden ele...
Anlatmaya mahkumum ama sözleri tükettiğimden, bir tek kelime söyleyemedim nicedir.
Üzgünüm...
saadet bayri

Yaz Geldi...

Yaz geldi ama senin haberin yok.
Adını fısıldar her sabah kuşlar, ben duymamazlıktan gelirim inadına. Tek başına hatırlamak,bir şeyleri alıp götürür. Ben öylece bakakalırım hatırladıklarımın ardından ve "hey gidi yıllar" der, içten içe dertlenirim.
Rüzgar içimde inceden yanan bir alevi harlar. Ve benim başağrılarım başlar. Sabahlara kadar sızım sızım sızlarım. Yürek ağrısını ben bu ağrılardan sayarım. Beyaza boyanmış saçlarımı toplar, gözlerimi sımsıkı kaparım. Ben her yaz bir başkası olur, avareliği başıma taç yaparım.
Erken açan lalelere üzülür, dökülen çiçeklere kızarım.
Kâh deniz olur, başımı taştan taşa vururum.
Kâh martı olur, acı acı inler, koca denizde konacak bir yer bulamam.
Ben bu hale neden?
Nniçin? gelirim hiç sormam.
Ben sadece yaşar ve ağlarım...
Saadet Bayri

5.5.09

Vuslata Az Kala

Zaman alabildiğine yavaş...
Koşması gereken anlarım da durmuş milim milim ilerliyor..
Beklemenin ne denli önemli olduğunu öğretiyor her tik tak sesi.
Yaz mevsimi hiç bu kadar kıymetli olmamıştı gözümde, bir mucizeye tanık olacağımı bilmek içimi inceden sızlatıp, kelebekler uçurtuyor yürek odalarımda.
Düşlerim karman çorman bugünlerde.. Çift kişilik rüyalardan tek kişi uyanıyorum ve tebessüm ediyorum içimdeki kıpırtılara.
Var edene defalarca şükredip, her gün bir yaratılışa şahit ediliyor olmak, anlamlı kılıyor her anımı.
Seçilmiş görüyorum kendimi ve defalarca şükre değiyor dilim.
Bir dokunuş kadar yakınmda iken, bir o kadar uzaklaşıyor çok sevdiğim.
Ve aslında yakınlığın bile göreceli olduğunu hissettiriyor, bu kıpırdanışlar şimdilerde...
Tüm doğrularım tek tek değişirken, öğreniyorum; insan yeniden başlıyor yaşama küçük bir damlayla.
Sıcacık bir nefes, üşütüyor içimi iyiden iyiye...
Bekliyorum, kimbilir vuslat hangi tarihin içinde.
Saadet Bayri


10.4.09

Namahrem Eller

“Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor.” Diye devam eder, şair mısralarına.
Baharın ikinci ayına girmişken, zaman koşarak bazen emekleyerek geçse de işte en güzel ayların içindeyiz. Güneş arada bir yüzünü gösterip, kaybolsa da…
Mevsim bir öyle, bir böyle olsa da…
Her şeye rağmen, ufak bir kıvılcım, ısıtıyor içimizi. Ilık ılık bir rüzgâr esiyor ve insan; hem üşüyor, hem değişik duyguların içinde salınıp gidiyor. Aynı mevsim, aynı tarih memleketimin her yerinde yaşansa da, her birimiz için ayrı anlamları çağrıştırıyor. Hele içine sabır damlatılarak veriliyorsa Nisan, o zaman bahar; gurbet yâ da hasret olarak gömüyor, yapraklarını içimize.
****
Derken baharın havasına uyarak bir şeyler duymak istiyor kulaklarım. Bahara dair, Yaratıcının esmasına dair, bu rengârenk, çeşit çeşit güzelliklere bir iltifat edilse, “şöyle içimi bir hoş etse kulağıma değen cümleler” diye geçiriyorum içimden. Bu niyetle dinlemeye koyuluyorum, çevremdekilerin sözlerini. Kulak kabartıyorum, her nefese.
Ama nafile…
Söylenen bütün sözler havada kalıyor. Herkes kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama bütün kelimelerin içi boş. Birisi yolda gelirken gördüğü bir insan manzarasını örnek veriyor, “Aman efendim, böyle olur mu hiç?” diye ahkâm kesiyor. Bir diğeri de “Oda bir şey mi? Geçenler de birini gördüm, şaştım kaldım” diyerek, onların, çizdiği modele uymayanların, onlarla tıpatıp benzemeyenlerin suretlerini anlatıp duruyorlar.
Ve birçok kişi sessiz sessiz dinliyor bu söylenenleri. Biri çıkıp ta “Sen garantiledin değil mi arkadaşım bir yerleri? Siretin, suretinden daha mı pak ve temiz ki bu kadar rahat eleştiriyorsun?” diyemiyor…
Hayatı kapalı kapılar ardında yaşayan, günün içine hiç giremeyip, baharın tazeliğini tadamamış bu kişilerin dilindeki cümleler, yüreğime ateş olup düşüyor.
Ve bahar hiç üşütmediği kadar üşütüyor beni.
Oysa “yara yapmadan” tedavi edilmeliydi, insanın manevî yaraları. Ve bir insana şu bahar mevsiminde en iyi gelecek olan söz; kâinatı rengârenk boyayan boyacıyı anlatmak ve çıkıp bütün dağlara, çayırlara “Ey boyacı senin izini, yüzünü görüyorum.” diye haykırmaktı.
Yani şevklendirmek ve şevklenebilmekti aslolan. Birkaç dakika önce aynı yollardan geçmiştik bu insanlarla, onlar sadece hayatın negatifliğini görmüşlerdi. “Bize de bakar mısın?” diyen hiçbir yaprağı, hiçbir çiçeği görmemiş, belki görememişti. Zira bakmak değil, görebilmekti marifet…
Oysa farkında değiliz; çoğu zaman konuşurken açtığımız yaralar, kapatmaya çalıştığımız yaralardan daha büyük oluyor. Ve cenneti garantilemiş olan hallerimiz ise acınacak bir duruma getiriyor her birimizi.
****
Şimdi bir ağaçlara bakıyorum, bir şekilden şekle giren bulutlara…
Ve “Özür dilerim ey mevsim, sizi göremeyen bu gözden. Sizi dile dökemeyen bu dilden. Size pervasızca dokunmaya çalışan bu namahrem ellerden” demekten kendimi alamıyorum.
Saadet Bayri

2.4.09

“Uzaklık” neyi anlatıyordu?

“Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için /gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiye /ortadan ayırdım /kimin ülkesinden geçsem /şakaklarımda dövmeler beni ele verecek /cesur ve onurlu diyecekler /hâlbuki suskun ve kederliyim “ (İsmet Özel – mataramda tuzlu su)
Ve uzar gider her şey. Yolculuğa çıkınca uzak kavramı gelir aklıma. Ayrıldığım yerle varacağım yerin arasında ki mesafeyi hesaplamadan, damlar içime bu fikir.
O kadar ki; yan yana duran evler bile uzaklığı çağrıştırır, çok yakın ama bir o kadar mesafelidirler birbirlerine. Bir yerden ayrılınca, bir daha görememe korkusu düşer zihnime. Bu sebeple her vedada, dikkatlice bakarım sevdiklerimin yüzüne. Onlar anlamaz bu dikkatimin sebebini ama ben her vedâma bir daha görememe hüznünü de eklerim. Ondandır el sallayışlarımın ardından, gözlerimin nemlenmesi. “Yarına senedimiz yok” diyenler, iki saniyesini garantileyip mi söyler bu sözü? Bilinmez.
Ancak bir andan, diğer ana geçmeye senet yokken, her giden bir daha dönmeyebilir diye, iki kere sarılırım vedalarımda. Çocukların diline düşer bazen uzaklık. Onların o masum gözlerinin içine, “taaa” sözcüğü sıkışır ve gitmek çok küçükken gelip yerleşir yüreklerine. Her gün anneyi görüp, babasını akşamları gören bir çocuğa akşam, hayatının en uzağı olur belki de.
***
Uzaklık artık sadece içimizde…
Bundan on- on beş yıl önce uzak denildiğin de çok şey sığsa da bu kelimenin içine, şimdilerde “Uzak diye bir şey yok” diye devam ediyor cümlelerimiz. İnternetin hayatımıza girdiği, hemen hemen her evde en baş sırayı aldığı şu çağda, telefonların fatura hesabı olmadığı şu devirde, uzak kelimesi çıkmış artık hafızamızdan. Ve içimize girmiş uzaklık, hiç fark etmeden.
Mesafeleri aşmış gibi görünsek de, insanın en büyük gurbeti kendinedir kimi zaman. Birçok işin için de koşuştururken, zamanı yakalamak için uğraşırken, teknoloji, yenilik derken kendinden bîhaberliğinin bile farkında olamamak olsa gerek, şimdilerde ki “uzak” kelimesinin tanımı.
Başkalarının hayatını yaşamaktan, hangi hayatı yaşayacağını unutanlar ve neden sonra bir olay veya kişiyle “Ben nerede kaybolmuştum.” Telaşıyla kendini aramaya koyulup, daha çok kaybolanlar; mesafenin değil mesafesizliğin tuzağına düşerler farkında olmadan.
Kişisel gelişim kitaplarının, ekmek gibi satıldığı, hemen hemen tüm gençlerin kısa yoldan hayatı nasıl yakalarım derdiyle meşgul olduğu bu günlerde…
Durup biraz düşünmekte fayda var.
Neredeyim, kime yakın, kimden uzağım.
Saadet Bayri

25.2.09

Git(me)...

"Geçti istemem gelmeni" demişti şair... Bu kelimeleri isteyerek, yürekten mi söyledi? Yoksa bir kızgınlık anında mı döküldü kaleminden? Biinmez ancak bildiğim; insanı mest eden mısraların akabinden gelen bu sitemin, beni yerle bir ettiğidir. Zira onca beklemenin ardından, gelmeyen yada gelemeyen sevgiliye bu kadar sitem etmek ve "gelsende bir şey farketmez" diyecek kadar vazgeçmenin ardında aşk var mıdır sizce? Yada buna aşk denebilir mi?
Tartışılır.
Zira Mona Roza'yı yazan şair de, sevdiği kadın "Seni seviyorum" dediğinde "geçti" deyip ardına bakmadan çekip gitmesi ve sevgilinin dayanamayıp intihar etmesi, bizde nasıl bir yorum alır? Şairin bilmem kaç binkere pişman olup, bunun ispatı olan hiç evlenmemesi de, hayrete şayan bir mevzudur belirteyim.
**
İlla sevdiğimiz ve beklediğimiz anlarda mı gelmelidir sevilen?
Sonra sevse yada gelse olmaz mı?
Aşk nasıl bir duygudur ki; onun bir bakışına ölecekken, yine aynı kişiye dönüp bakmayacak kadar nefretle donatır yüreği. Aşkın hakikati, sevgilinin yokluğunu kaldıramadığından mı, yoksa tek başına olunca göz ıraklığı, yürek ıraklığını bilediği için mi, sabrı zorlanınca vazgeçişleri seçer hep kişi.
Ve neden hayatın dönüm noktasındaki kararlar aşkların içinden geçer. Aşkta giden ve kalan vardır hep. Kalmak ve gitmek...
İkisi de tercihtir aslında.
Unutulan; tercihler her zaman ışık olmaz. Bazen tüm ışıkları söndürür, ya kalanı ya gideni bir ömür pişmanlığa atabilir. Öyleyse aşkta -dikkat etmektir- aslolan.
***
Kim olduğumuz çokta önemli değil, insan yanılır bazen. Bir anlık öfkeyle "git" denildiğinde, kalana sendelememek- gidene de ardına bakmamak düşer. İkisi de gururdan yapar bu hareketleri ancak gurur bence aşkın görülmeyen diğer yarısıdır.
Kalan içinin en mahreminden çekip gidenin bıraktığı boşluğu ve kırılan onca şeyi onarmak için verdiği seneleri yaşarken kalan, kaç kez pişman olur "gel" demediği için. Yada "gel" demek bir an kadar kısayken, neden "git" dediği için, bazen bir ömür harcanır.
Giden ise bin soruyu sırtına alıp, yıllarca kendince cevaplarla oyalanıp durur. Yıkmak... Bazı anlarda saniyelerimize bedellenir ve sonra yapmaya ömür yetmez. Ve insan: anlık kararlarının kurbanı... Anlık sinir harplerinin yenilmiş savaşçısı.
Kaçımız "gel" demek için "git" demedi ki. Ve kaçımız keşkesini yükledi her gidenin ardına. "git" ve "gel" üç kelime tek heceyken..
Biri bir ömrü harap eder, diğeri bir ömrü yeniden inşa eder. Sizce hangisi daha kolay?
Tartışılır...
saadet bayri

12.2.09

Hayal Bu...

Önce bakmışız pencerelerimizden birbirimize...
Hiç tanımadan tanımaya da çalışmadan. Günler geçmiş ardından fark etmemişiz. Birbirimize âşık olmuşuz: Bana sorsan aşk değil başka bir şey bu. Sana kalsa aşktan da öte bir duygu…
Sonra bir gün sizinkiler gelmiş ellerinde çiçeklerle kapımıza. Kız istemekmiş maksatları. “Hayırlı iş” deyip girmişler içeriye. Benim ellerim titremiş kahve getirirken… Sen içememişsin, bana bakmaktan. Sonra olan olmuş işte “Allahın emri peygamberin kavli…” demiş baban anneme.
Benim babam çok önceden bırakıp gitmiş beni. Annem hep “ne adamdı” deyip durmuş yıllar yılı. Ben de hiç tanımadığım bir resme bakıp bakıp ağlamışım. En çok okul zamanları babam olsun istemişim. Bütün arkadaşların babası gelirmiş veli toplantısına, benim annem belirirdi okul kapısında.
Derken “şimdi de son görevini yapıyormuş bana karşı” öyle diyor çay içerken sana. Sen-ben bir de çocuklarımız için küçük bir ev tutacakmışız. Böyle başlamış hayallerimiz. Benim etekleri çok kabarık bir gelinliğim, senin simsiyah bir damatlığın olacakmış.
Derken küçük bir ev tutmuşuz pembe panjurlu değil ama küçük bir evmiş bu. Kapısının önünde bahçesi yokmuş, ama pencere kenarlarına saksılar koymuşuz. Sen maviye boyamışsın duvarlarını, biraz uçuk mavi oldu deyip gülmüşüz. Evimiz küçükmüş, ama bizim yüreğimiz büyük olduğundan, hiç küçük görmemişiz. Arada kendimizi Türk filminde gibi görmüşüz. Sen filmin fakir çocuğu, ben havalı zengin kızı olmuşum. Söyleşip gülmüşüz, iki odalı evimizin salonunda. Ben akşama kadar evi temizlermişim, senin sevdiğin yemekleri yaparmışım.
Sonrada oturup pencerenin kenarına yola bakar bakar seni beklermişim. Geleceğin saat hep belli olurmuş ta, ben sabırsızlık eder hep önceden otururmuşum. Sen bilirmişsin perdenin ardında olduğumu, köşedeki fırından ekmek alırken hep yüzünde bir tebessüm olurmuş. Fırıncı Hasan amca her seferinde sorarmış: ”damat bey oğlum yine gülüyor yüzün” Sen susarmışsın… Kimse anlamazmış sokağa girince yüzündeki bu tebessümünü… İkimiz bilirmişiz bu mutluluğu.
Sen balıkçıymışsın. Her gün balık tutar, satarmışsın. Akşam da elinde bir poşet eve gelirmişsin. Gelirken kediler takılır peşine, onara dağıtıp balıkları boş poşetle girermişsin içeriye. .
Arada para biriktirirmişiz. Üç şuradan, beş buradan arttırmışız. Çocuklarımız olacakmış ve bu paralar o zaman çok işe yarayacakmış. Hatta belki daha çok olursa, daha geniş bir eve çıkarmışız. Ben “Büyük evin masrafı çok olur” der, sen “Tasalanma! Hepsi olur” diye beni teselli edermişsin.
Arada gezmeye götürürmüşsün beni. Arka sokakta ki parka gidermişiz hep, ama ben ilk defa geliyor gibi sevinirmişim. Simit alırmışsın bana, saatlerce konuşur kuşların sesini dinlermişiz. Sonra çocuklara bakıp bakıp dualar edermişiz. Yan yana olmaktan başka derdimiz yokmuş. Bunu ikimizden başkası bilmezmiş.
Arada komşular gelirmiş evimize. “Pek eşyanız yokmuş” diye şaşırınca. Sen hemen bana bakarmışsın, ben gülermişim. O sevinci ve mutluluğu görünce gülümser şükredermişsin. “Eşyadan daha büyük hazinelerimiz var” der, herkesi merak içinde bırakırmışsın.
Çok şey isteyenleri görünce hep şaşıp kalmışız. Biz çoktan öğrenmişiz eşyanın mutluluk getirmediğini. Mutluluğun çok farklı olduğunu.
Ama anlatamamışız başka kimseye Fazla paramız yokmuş ya bu sebeple kimse sözümüze bakmıyormuş. Arada yeni evlenenleri görüp, dua edermişiz. “Allah evlenene yardım eder” der, üzerine “İnşaallah başkaları için evlenmezler” diye söylenirmişiz.
Elimizden geldiği kadar, aza kanat edermişiz. Çok şey isteyenlere üzülür, mutluluğumuzun sırrını anlatmaya kalkışınca da bize inanamazlarmış.
Hayal bu!
Diye gülüp geçermişiz.
saadet bayri

2.2.09

Kaza edeceğim aşklarımı

Aldığım biletleri süresiz iptal ettim. Tüm yolculukların sonu, yine kendime çıkıyor diye.
Gittiğim yer aynı.
Karşılayan aynı.
Giden zaten aynı..
Durup en son istasyonda, kendime meydan okudum.
Belki de ilk defa, ağzıma ne geliyorsa saydım, parçaladım.
Seferiyim bugünlerde, yani her ne gerekiyorsa ev sahipliğine dair muafım işte. Elimde olmayan nedenlerden dolayı kapalıyım tüm sevgilere
Ve kısa süreliğine erteledim aşka dair tüm sözlerimi.
***
Yine de söz vereyim: Eğer bir gün çıkışlarımda bulamazsam kendimi, kaza edeceğim ertelediğim aşklarımı.
sadet bayri


1.2.09

Gel de Etme


Gelde şimdi aşkla meşk etme...

Her güne bir isim yazıp da gitme.

Her nefesi bir isme kurban edip,

Bu canı, cananın leblerinden dökülen tek bir cümlenin esiri etme.

Gel de şimdi,

Esir edenin cemalini her gördüğünde ıydine erme.

saadet bayri

20.1.09