28.7.07

Annem haklıydı

Küçükken nelere üzülürdüm bir bilseniz.
İstediğim oyuncak alınmayınca ortalığı yıkardım. Hele istediğim kıyafet giydirilmesin görmeyin beni. Yanaklarım kızarır saatlerce ağlardım. Ağlamalarım meşhurdu o zaman.
Televizyonumuz henüz yeni alınmıştı: ben beşinci sınıfa gidiyordum yaşım on bir.
Zaten o zamanlarda siyah beyaz televizyonlar vardı. Renkli televizyon bizim için lükstü “vay be t.v. niz renkli mi?"diye diye imrenirdik renkli televizyon alanlara. Hatta televizyona giden anten siyahsa televizyon siyah beyaz, eğer kablonun rengi maviyse televizyon renkliydi.
Çocukluk bu ya o zamanlar gece on'da filimler olurdu. Hani şimdi burun kıvırdığımız türk filimleri. Doksan'dan önce çok meşhur ve de güzeldi. Saatlerce beklerdim ve tam filim başlayacak babam cellat gibi görünür televizyonu kapatırdı. "yeter artık çok izledin" dedimi hiç bir kuvvet televizyonu yeniden açamazdı .
Oysa o saate kadar hiç bir şey izlememiş, türk filmini beklemiş olurdum ama nafile. Saatlerce ağlardım. Aman ne ağlamak hıçkıra hıçkıra, tabir caizse tepine tepine. Sonra uyur kalırdım oracıkta.
Derken zaman ilerledi ve artık ağlamak bile lüks gelmeye başladı.
Ağlamayı bile unuttum.
Küçükken çok mu ağladım bilmiyorum? Ama uzun zamandır gözyaşlarım tükendi. Öyle olur olmaz her şeye ağlamıyorum. Canım sıkıldı mı pencerenin kenarına oturup gelene gidene bakıyorum. Kendimi avutuyorum ve neden hüyümek için bu kadar acele ettim diyede söylenmiyor değilim.
Annem derki "büyüdükçe derdiniz arttı. Meğer siz küçükken en güzel çağımı yaşamışım" Şimdilerde bakıyorum yaşamada, sanırım hepimiz küçükken en güzel çağlarımızı yaşamışız hiç haberimiz olmadan. Ve onları baharda yağan yağmurlar gibi gözyaşlarımızla sulamışız. Büyüdükçe yaz gelmiş her yer yanmış kavrulmuş. Haliyle kuraklık olup, hiç gözyaşı akmamış ve yağmurlar kesilmiş.
Bu yüzden olsa gerek uzun zamandır burnuma çiçek kokusu gelmiyor.
Annem haklı mı ne?

saadet bayri

27.7.07

Uzak diye

Unuttum sanmıştım seni.
Bir akşam rüzgârlar sesini getirdi taa buralara. Kulaklarıma çarpıp geri döndü pişmanlığın.
"Hiç hatırlamam" diyordum seni.
Oysa insan en çok "unuttum" dediğini hatırlarmış.
Yürek küçücük ama içinde ne kadar büyük bir şey saklıyor. Düşündükçe aklım almıyor, ama kalbim bu kadar çok şeyi alıyor işte. Bazen merak ediyorum, akıl mı büyük yoksa kalb mi? Bence ikisi de çok ama çok büyük.
Buralara uzun zamandır kar yağmadı, yağmurdan da eser yok. Anlaşılan göklerde ağlamıyor halimize. Ananem "yağmuru ve karı melekler indiririr" derdi, her yağmurda dua ederdim.
Artık melekler yeryüzüne düşmüyor tane tane. Bulutlar ağlamayınca bende unuttum ağlamayı ve çok uzun zamandır yanaklarıma rahmet değmedi.
Her ne kadar dostlarımız olsada en gizli yanımızı paylaştığımız, bence en büyük sır yüreklerimizde. Baksana neleri saklıyoruz mahzenlerinde. Gizli şatolar inşa edip, içine peri kızını kitliyoruz. Olur ya; belki bir gün bir prens gelip bulur diye bekliyoruz.
Yani yinede umutsuz yaşayamıyoruz.
Bir gün bir damla yaş bir yerlerden sızıp, kirpiklerinin arasına geliyor.
Ve sana iki seçenek kalıyor: Ya akacak damla damla, ya geri dönecek geldiği yere. Akarsa hala seviyorsundur. Akmazsa unutmamışsındır.
Yani kaçamıyor insan kendinden bir yere
saadet bayri

Neredesin sen

Bırakıp bırakıp gittin.
Bazen yıllar, haftalar, bazen günler, bazen saatlerce... "Geçmişim" derken, şimdilerde neredesin hiç bilmiyorum. Sahi, hatırlıyorum da senin için " söz geçmez" demişlerdi. "laftan anlamaz. Kafasına buyruktur, canı ne siterse onu yapar. " inanmamıştım. "olur mu canım ! o kadar da değil." diye diklenmiştim tüm söylenenlere inat.
Yine de seni oturtmaya, izinsiz, sorgusuz birşey yapmayasın diye kollamaya başlamıştım. Ancak sen inatçıydın, taktın mı yapıyordun, gördün mü kanıyordun.
Bir bakış , bir gülüş yerinde durdurmuyor ha bire dikleniyordun.
Senin ardına düşüp şehirlerinden, yollarından, diyarlarından olanları görünce, kızardım "bu kadar basit mi yaşam" diye. "irade, akıl ve hiç bir yaratılmışta olmayan bu kadar cihaz varken, nasıl olur da tek başına hareket eder, nasıl olur da takılıp götürür peşinden sizi. O efendi, biz köle olursunuz. "
Şimdilerde seninle beraber halimi gördükçe hak veriyorum.
Peşinden geldiğim şu şehre, yüzlere, tanımadığım bu kadar çok insana, hele hiç yaşayamam dediğim küçücük şu eve bakınca...

Gerçekten de, tatmayan anlamazmış biliyorum.
Şimdilerde bir türkü dilimde hem seni arıyorum hem söylüyorum.
"lale devri çocuklarıyız biz. zamanımız geçmiş aşk şarabından kimbilir en son hangi şanslı içmiş."
Söylesene neredesin? Kimin kapısında kimin dilindesin? Kime söz anlatıyor, işve yapıyorsun? Yada bir çıkmaz sokakağa düştün de ağlıyor musun?

Yoksa yine mi incindin?
Eğer öyleyse lütfen ses ver.

Sana hiç birşey demeyeceğim inan. Seni bulunca ilk işim sarılmak olacak. Yada yok yok sen en iyisi koy başını dizlerime, ben ağlayayım sen ağla. Zaten en iyi yapabildiğim şey ağlamak.
Biz seninle çok eski iki dostuz. Kim bizi bizden daha iyi tanır ki. Gel saralım yaralarını beraber.

"kaçıncı bu" deme! Olsun, bak artık ellerim titremiyor akan kanları temizlerken, demekki alıştık. Hafife alıp, gülme "alışılır mı hiç? " diye..
Unuttun mu? Alışmakta güzel bir yaşanmışlıktı. Hemde en iyisinden bir teselli "ee ben biliyordum." demek de rahatlıyor bazen insanı.
Tamam tamam konuşmayacağım, ağlamayacağımda öylece dikip gözlerimi saatlerce sana bakıp dinleyeceğim . Gözlerim dolarsa yutkunurum hemen, birşeyler söylemek isterse dilim merak etme hemen ısırırım.
Oldumu şimdi gelecek misin?
Lütfen ses ver nerelerdesin ?
Ey kalbim neredesin?
saadet bayri

KÜÇÜK ŞEYLER




ne kadar küçük şeyler için ağlardık...

bir tutam saç, bir oyuncak araba, bir bebek...

şimdi büyüdük

çok büyük olaylar bile ağlatmıyor bizleri...

ölümler, iflaslar, savaşlar...

şimdi daha mı güçlüyüz yoksa daha mı alışkın?

hayatı öğrenmek alışmak mı acaba?

insan bazen

İnsan bazen ağlamak ister ama gözyaşlarının altında kalırırm diye korkar. Nedendir bilmem en gizli yanımız en ortada olan yanımızdır. Hayatımızın sırrı yok ki. Bir çift göz her şeyi ele verir. Kimse bunu fark etmez. Birbirinizi sevdiğinizi sanırsınız oysa hiç haberiniz yoktur karşınızdakinden. Diyorum ya gözlerimizde bir ışıltı var: o en acı anımızda matlaşırken en iyi anımızda parlar.
Oysa her seven dudaklarımızdaki , yüzümüzdeki çizgilere göre mutlu ve üzgün der. Kimse çözmeyi bilmez gözlerimzin sırrını.
İnsan bazen Yunus olur, dağlarda bayırlarda gezer. Bazen Mevlana gibi bir dergahta tespih çeker "hu - hu ". Bunların hepsi kalbimizin götürdüğü yollardır. İnsan ya heşeydir ya hiç bir şey.

Ortası yoktur duygularının. Ya sevmiştir ya sevmemiş. Sever gibi yapamaz. Hem sevip hem nefret edemez. Velhasıl-ı insan bir ummandır.
Damla damla yaşayan, sicim sicim damlayan.
saadet bayri

18.7.07

NE KADAR UZAKLIKTASINIZ?

Uzaklık bazen mesafeleri ve bazen başka bir diyarı çağrıştırırken, bazen de gözünüzün önündeyken elinizi uzatıp yakalayacağınız kadar yakın bir mesafeyi. Ve bilinenlerin aksine, uzaklık kavramı kişilere, olaylara, duruma göre değişkenlik arz eder.
Genel olarak gurbetin, hasretin, ayrılığın, hüznün başlangıcıdır uzak. Dile uzak kelimesi düşmüş, kalem uzaklara dair acı acı kıvrılıyorsa kâğıtta, gözler yollara dalıp dalıp gidiyorsa, öyleyse uzaklığın adı hasret olmuş çoktan. İllâ birisi olması gerekmiyor, uzaklık deyince hatırladığımız. Bazen memleket özlemidir çekilen. Sıla denince küçük bir köy, şirin bir kasaba ya da hiçbir yerin benzemediği kocaman bir şehirdir hatırlanan.
Bunların hepsi bir yana, İsmet Özel’in dediği gibi: “Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için / gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” Ve kişi kendine bile uzak olur kimi an. Uzaklığın adı değişir, yüzü, anlattıkları, tarifi… Yani uzaklık bile renk renk olur zaman zaman… Meselâ oğlu askere giden bir annenin gurbet acısıyla ağlayışı, başka bir annenin, oğlunun ölümü dolayısıyla düştüğü gurbet acısı içinde ağlayışı bir değildir. Zira ölüm dünya hayatı çerçevesinde daimî bir uzaklığı yaşatırken, askere gitme olgusu ise gelip geçici bir uzaklığı yaşatıp az da olsa mesafenin kapanması umudunu aralık bırakmıştır. Umut ile umutsuzluk arasında gidip gelir zaman.
Aynı şekilde, yeniden görüşecek olan iki sevgili, sevdiğini uğurlarken ağlar. Her ne kadar ölçülebilir bir uzaklık dolayısıyla ağlasa da, buna karşın ölçülemeyen bir uzaklık da var ki o da çok yakındayken bile içindeki sevdasını dile getiremeyenlerin içine düştükleri uzaklıktır. Ve ölçülebilir, hesaplı-kitaplı uzaklıklara ağlayanların acısından kat be kat fazladır. Bir bakıma, hiç kavuşma umudu olmayanın uzaklığı, bekleyeninkinden daha fazladır. Ve asıl uzak, onun içindir.
Öte yandan, yılda bir defa da olsa, çocukları ziyaretine gelen bir annenin hâli, aynı şehirde oldukları hâlde evlâtları hiç gelmeyen annenin içine düştüğü uzaklık birbirinden çok farklıdır. Düşünün bir kere… Söz gelimi sadece bir yıl yol gözleyen annenin bekleyişiyle, yıllarca yol gözleyen annenin gözünde uzaklığı algılama biçimi farklılık arz etmez mi?
Bir de çok yakınımızda olmasına rağmen, bizi anlamayan insanlarla aramızdaki mesafe de aslında uzaktır. Bedenen olmasa da ruhen ayrı yerlerdeyizdir. Birbirimize bakıp dururuz. Bulunduğumuz ortamlar aynı; fakat aldığımız tatlar başka başkadır. Sanki aynı anda, çok uzak mesafeden bakışırız. Her şeye farklı bakar, farklı yorumlarız. Demek ki, aynı evi paylaşmak bile yakınlık değildir bazı anlarda. Maharet beden ve ruh birlikteliğini yaşamakta.
Bununla birlikte, bir daha hiç dönemeyeceğimiz uzaklıklarımız da vardır. Bunlardan biri, çocukluğumuz. O günlerimizi o kadar özleriz ki, bazen elimizi uzatsak sanki bir şey alıp bizi o günlere götürecektir. Bize o kadar yakın ve o kadar uzak… Hatıralarımız, yaşadığımız güzel günler, “Keşke yeniden yaşayabilseydim” dediğimiz anlar… Hepsi bir nefes, bir göz kapayışı kadar bizimle iken, tutamayacak, göremeyecek kadar uzağımızdadır. Böylece istemesek de uzaklık denen olgu geçmişimizle aramıza girer pervasızca.
Bence uzaklık denince, aklımıza hemen uzak şehirler ve mesafeler gelmemeli. Her uzaklığın kendine göre bir makamının olduğu bilinmeli. Deyim yerindeyse, uzaklık bazen çok yukarıdan boşluğa bırakılmış beyaz bir kar tanesidir. Salına salına yere iner, yuvarlanır, hedefine doğru ilerler. Tam on ikiden vurduğu hedefse kırılıp kırılıp onunla beraber sürüklenen yüreğimizden başkası değil…
Ve insan yaşadığı her mesafeyle biraz daha olgunlaşır. Öğrenir ki uzak diye bir yer yok aynı gökyüzünü paylaşırken…

saadet bayri

29.6.07

KAYBETTİĞİNİZ YERDE ARAYIN KENDİNİZİ

“Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam!Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam!Ah bu ben, kendimi nerelerde bulsam!” (Mazhar Alanson)
Dağılıp gidiyoruz bir oraya bir buraya. Bir parçamız geçmişin tozlu yollarında kalıyor, bir parçamızı emanet veriyoruz bir yüreğe. Her parçamız bir köşe başında kaybolmuş sanki, yitirmişiz kendimizi. Yaşam üstümüze geldikçe, kaçacak yer arıyoruz; ama nafile... Kayıp bir şehrin kayıp yolcusuyuz. Yol bilmez, iz bilmez, darmadağınığız. Elimizde ne bir telefon, ne bir adres var. Kim olduğumuzu bile unutmuşuz. Etrafımıza bakıyoruz, herkes bizim gibi perişan. “Hancı sarhoş, yolcu sarhoş” deyip ilerliyoruz.
Birileri “kendini bulduğun yeri haber ver” diyor: Nerede kaybettiğimi bilmiyorum ki, nerede bulunacağımı bileyim. İnsan nelerde ve nerelerde yitip gitmiyor ki… Bazen bir bakış, bir ses, bir nefes, bir kelimede takılıp kalıyor. Kim bilir, hangi mevsimin hangi rüzgârıyla savurmuş bizi rüzgâr, hiç bilmediğimiz bir kasabanın kıyısına. Şâir diyor: “Âşık dediğin Mecnun misali kör, ne bilsin âlemde ne mevsimidir”. Ay şaşkın, gün şaşkın, mevsim hepten şaşmış bugünlerde. Bir kimsesizliğin ardına gizlenmiş, benim dediğimiz tüm yaşanmışlıklar.
"Bulmak istediklerinizi, kaybettiğiniz yerlerde arayın" der bir sufi... Bu sebeple, haberdar olmalıyız kendimizden. Duygularımız alıp başını gitmemeli, her bir şeyin ardından. Hislerimiz, hayallerimiz, düşüncelerimiz ve benim dediğimiz her şey olduğu yerde kalmalı ya da bıraktığımız yerden haberdar olmalıyız. Zira her şey bütünün bir parçası. Biri kaybolsa, eksik kalır diğerleri. Mesela kalp; bütün duyguların kumandanı iken, onu başıboş bırakmak ne kadar acı! Hayal yorgun, sevinç ezik, his yaralı. Aklı şehit düşmüş darmadağınık bir ordu. Öyleyse aradığımızda bulmak, arandığımızda bulunmak olmalı sancımız.
Yaşam kayıp olacak o kadar çok hüzün çıkarıyor ki karşımıza; takılıp kalmamak, yitip unutulmamak ne zor bir uğraş! Bu sebeple insanın hüzünlerini dağıtacak, onların içinde yol bulacak adresleri olmalı. Öylesine tutunmalı ki kendine: Hayatın sinesine başını yaslayıp saçlarından tutup okşamalı tüm güzellikleri. Bir kitabın sayfalarında, bir yürüyüşün adımlarında, denizin dalgalarında, yeşilin tonunda, bir kuzunun melemesinde, bir çiçeğin renginde bulmalı aradığı mutluluğu… Çünkü yaşam, bazen bir çocuğun ilk adımlarında gizlenir. Paytak paytak gezmesinde sevinç, düşüp kalkmasındadır cesaret. Bir martının şarkı söyleyen çığlığında coşku, bir karıncanın her zorluğa rağmen ilerleyen hayatındadır belki de umut… Ama en güzeli, insanın kendini yine kendisiyle bulması. Kayboldum dediği yerde sobelemedir, kendisiyle beraber her şeyini...
Nerede yakalarsanız kendinizi, orada tutun ki bir daha gitmesin. Hayattan başka bir el, başka bir göz, başka bir söz beklenmemeli. Yine odur, düştüğümüzde tutacak olan… Her düşeni tuttuğu gibi... Ve kalkınca, elbiselerimizi silkeleyecek elleri de vermiş zaten. Aradığımız sokakların adresi yüreğimizde yazılı. Bir okuyabilsek orada nelerin yazdığını…
İnsan kendinden bile sıkılır bazen… Yaşadığı şehirden, dostlarından, benim dediği her sabahtan. Ancak hayatının karmaşasından, dağınıklığından sığınacağı bir bahar köşesi olmalı mutlaka. Kendine ayırdığı özel bir zamanı. Yalnız kaldığı bir ânı. Nefeslendiği bir sığınağı… Bir şey olmalı yani. Sadece kendine ait. Herkesin bildiğini sandığı, oysa hiç kimsenin bilmediği.. O kadar basit ve sıradan; ama kendine özel olacak kadar bizden olmalı.
Bilmediği bir kasabada kendi şehrinden yollayıp isimler taktığı göçmen kuşları olmalı. Beyaz papatyaların içinde küçük bir evi olmalı. Çimenler halı, sular çayı olmalı. Pencereden baktığı tüm ağaçlar sırdaşı, çocuklar sineması olmalı. Dağdaki beyaz menekşelere özenmeli, özgürlüğü onların mağrur yapraklarında görmeli. Limon ağaçlarının ellerinde sallanmalı neşesi. Yer değiştiren bulutlarla selam söylemeli özlediği şehirlere. Velhasıl, yaratılmış her şeyin bir simgesi olmalı.
Ve ağlayınca, gözyaşları yosun kokmalı, denizi özler gibi…

saadet bayri


26.6.07

aşk (MI), büyü (MÜ)...

Bir arkadaşımın elinde gördüğüm kitap ilgimi çekti. İsmi “Aşk Büyüsü”. Merak edip sordum: “Aşk mı, yoksa büyü mü çekti ilgini?” Durdu, “Bu kitabın reklamını bir gazetede gördüm ve açıkça ‘büyü’sü çekti ilgimi” dedi. “Sadece bu mu yani? Büyüsü mü çekti ilgini?” “Ne zamandır büyülere taktım. Büyüye inanıyorum, bu sebeple büyüyle ilgili her şey ilgimi çekiyor”
“Tanıdığım bir büyücü var. Yaptığı tüm büyüler tutuyor, desem; gelir misin benimle oraya?” dediğimde, hafifçe tebessüm etti. “Doğru söyle” diye direttiğimde, “Gelirdim. Belki merak, belki arzuladığım bazı şeylerden dolayı olurdu bu geliş…” dedi.
Aslında şöyle bir etrafımıza baktığımızda çoğu kişide bu hâllerin varlığını sezebiliriz. Hem, “Bütün malını ver, sana ileriki hayatında başına neler geleceğini söyleyeyim. Hem de hiç eksiksiz
haber vereceğim” diyen biri karşımıza çıksa, buna kaçımız “Hayır” derdi acaba? Üstelik, bu tür şeylerin haram olduğunu bile bile… Bir düşünün bakalım. Bu kadar kesin konuşmasalar da birkaç şeyi doğru tutturdular diye, kişilerin eline tutuşturduğumuz kahve fincanları, avuçlar ve daha bir çok şey neyi gösteriyor sizce?
Acizliğimizi mi? Meraklılığımızı mı? cesaretsizliğimizi mi?
Bilinen bir aşk büyüsü olsaydı mesela. Ya da bir şekilde elimize geçseydi, kaçımız bu aşk büyülerini sevip de karşılık alamadıklarımıza yapardı. Bunun adı zorla sevmek olmaz mıydı? Bu ne kadarlık bir aşk olur ve ne kadar mutlu olurduk? Gözlerimizin içine bakıp bize güzel sözler söylerken, kendimizi nasıl hissedecektik mesela? Bunu hiç düşündük mü? Gerçekten iradî olarak ortaya çıkan bir aşk mı, yoksa zorla(Büyüyle) yapılmış bir aşk mı lezzet verir kişiye?
“Eşim bugünlerde biraz tuhaf “ diyen birine, “Bir büyücüye git, okut. Allah muhafaza, belki bir şeyler yapılmıştır” diyen birisinin sözlerini ne ile açıklayabilirsiniz? Kişinin yaptığı, bir davranış eksikliğinden kaynaklanıyor oysa. Ya da eşinin yaşadığı, paylaşmadığı bir olaydan dolayı olan moralsizliğinden… Komşusuna derdini açıp bir şekilde yardım bekleyen ya da azıcık teselliyle yoluna girecek bir birlikteliği bu şekilde baltalamak neyin göstergesi? Yavaş yavaş azalan inançsızlığımızın mı? Rabb’imize olan tevekkül eksikliğimizin mi? Yoksa kendimizi kusursuz görme bahtsızlığımızın mı?
Aslında bu kadar sorunun cevabı içinde gizli bir bakıma. Bunların dışında öyle bir cevap var ki, insanı titreten cinsten: “Benden sonra ümmetim hakkında şu üç şeyden korkuyorum. 1- İdarecilerin zulme sapmaları 2-‘Yıldızların tesirine inanmaları’ 3- Kaderi inkâr etmeleri… (Camiü’s - Sağir Cilt-1 Sf 162 )”. Bu hadisin ardından gazete sayfalarından, kitaplardan burçları okuyup bir çoğuna inananlar geldi hatırıma. “Bugün ne olacak hayatımda?” diye medet umanlara ne demeli? Bir radyo programında duymuştum. Gazetelerden birinin Tarot köşesini yazan kişi bir programa konuk olmuştu. İlginç bir hatırasının anlatılması istenince güldü ve “Hiç unutamadığım bir anım var. Onu anlatmak istiyorum” deyip başladı: “Bir gün gazetede otururken yaşlı bir amca telefon açtı ve yalvararak -yıldız fallarını siz mi yazıyorsunuz? Evet deyince de, Evladım lütfen şu anda eşimle boşanma noktasındayız. Bugün onun burcunda yazdığınız eşiniz kesin sizi aldatıyor kelimesi yüzünden. Lütfen yarın sizi çok seviyor tarzında bir şeyler yazın, demişti. Ve ertesi gün o şekilde yazınca, amca yeniden arayıp binlerce kez teşekkür etmişti. Evliliğini kurtardık diye…”
Bu sözleri duyunca şaşırmıştım. Oysa şaşkınlığım yersizdi çevremdeki birçok kişide bu tür hastalıklar vardı. Elinde gazete gördüklerine, “Gazeteni ver de burcuma bakayım. Ne yazıyor…” deyip gazeteyi alanlar da bunların bir parçasıydı. Çoğumuzda yok mudur bu hâller? Yabancı biriyle karşılaşınca, öncelikle burcunu sormuyor muyuz? Ve burcu öğrenilen kişi daha tanınmamışken, kırk yıldır tanıyormuş gibi “Sen şu şu özelliklere sahipsin yorumları yok mu?...
Bence arzularımız, emellerimiz, çalışmalarımız, ilişkilerimiz, yaşantılarımız ve dahi sevdalarımızda bâtıl yollara sapmamız ciddi bir manevî boşluktan kaynaklanmakta. Yıldıznâmeler, fallar ve büyülere başvurmaların sıklığını ne ile açıklayabiliriz ki? Üstelik bunun toplumsal yaşantıdaki olumsuz yansıması olan hayatı kısaca ve hiç yorulmadan yaşama isteği, hiçbir emek harcamadan bir şeyleri öğrenme isteğinden kaynaklanan düşünceden dolayı mutlu olunacağını sanmak da cabası…
saadet bayri

MELEĞİMİN ADI

Özel günlerde hatırladığımız kişiler vardır. Daha öncesinden hiç; ama hiç kıymet bilmediğimiz ve hatırlamadığımız, hâlini sormadığımız sevdiklerimiz… Hastalandığında telefonla aradığımız, ayda bir kere gittiğimizde bir saat oturduğumuz yakınlarımız vardır. Aynı evin içinde yabancı gibi yaşadığımız, günlerce ses çıkmasa, "neredeler acaba" demediğimiz kişilerdir bunlar.
Arkadaşlarımıza ayırdığımız vaktin dörtte birini ayırmadığımız... Karşı komşumuza üzüldüğümüz kadar fark etmediğimiz… Okuduğumuz romandaki kahramanı önemsediğimiz kadar önemsemediğimiz… Komşunun oğluna kızıp hayatına özenirken, kendi hayatımızı görmediğimiz… Sürekli "Keşke" dediğimiz yaşanmışlıklarımız var. Hiç kıymet bilmediğimiz, bizi canından çok sevenlerimiz varken, illa başkalarını arayan nankör gözlerimiz.
En sevdiklerimizi yerden yere vururken, nedense kayıp anlarda her yeri yıkıp kendimizi paralıyoruz. Ne lüzum var ki bu kadar perişan olmaya? Yanımızda iken en sevdiklerimiz, ne yaparlarsa yapsınlar sabırla karşılasak çok mu zor şey yapmış oluruz? Elimizden kayıp gidince, içimiz acır; ancak pişmanlıktan doğan “keşke”lerden olmaz bu haykırışlar. Bu kıymeti bilinmeyen kişiler hep en yakınlar olur ve genelde de anne ve babalarımızdır. Babalar konum olarak pek yanımızda olmadıklarından, annelerimizle hayatımızın büyük bir bölümünü geçiririz. Sanırım en çok kıymetini bilmediğimiz kişiler de annelerimizdir.
Evim şehir dışında kalıyor, küçük bir ilçede yaşadığımdan çokta uzak değil şehir merkezine. Bu sebeple, merkezden eve giderken yürümeyi tercih ederim. Özellikle de sahil yolunu seçerim. Yürürken de insanların kalabalık olduğu ortamları seçerim. Çünkü yaşananlara şahit olduğum, bir çok ilginç manzarayla karşılaştığım yerlerdir kalabalıklar. Birçok beraberliğe şâhit olur, birçok etkileşimin nasıl yaşandığını görürüm.
Yine böyle kendi düşüncelerimle başbaşa yürürken, bir anne ve kızı önümde yürüyordu. Kadın neden şikayet ediyordu bilmiyorum; ama kız öyle bir sesini yükselterek cevap verdi ki, farklı bir şeye bakıyorken âniden irkildim sesten. Genç kız kadına, "Sana ne? Sen ne anlarsın ki, her şeye karışmasan olmaz mı?" diye bağırınca, kadın utanmış olmalı ki etrafına bakındı.
"Tamam kızım, bağırma; sen bilirsin. " deyip sustu. “Kızım” deyince bir anne- kız tartışması olduğunu anladım ve çok şaşırdım. Önlerine geçtim, arkamı dönüp onlara baktım. Kadının gözleri dolmuştu. Kızın umurunda değildi ve etrafını gözlerken, içim acıdı. O annenin hâlini, duygularını anlamaya çalıştım. Ama nafile. Belki o hanım bir daha çocuk olamayacaktı; ama kızı bir gün anne olacaktı. Olur ya, belki o gün anlayacaktı anne olmanın ne demek olduğunu...
Bu âna şâhit olunca, küçük bir yazı geldi aklıma. Sözlerini tam hatırlayamadım. Eve gelince bulup tekrar okudum. Hafif duygulandım. Şunlar yazılıydı o satırlarda:
"Allah’ım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler; fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

-Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana her gün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.
-Pekiiiii... İnsanlar bana bir şeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?
-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.
-Peki Allah'ım, ben seninle konuşmak istersem, ne yapacağım?
-Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek.
-Dünyada kötü adamları olduğunu duydum, beni kim koruyacak?
-Meleğin, seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.
-Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.
-Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını öğretecek. O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:
-Allah'ım, eğer şimdi gitmek üzereysem; lütfen söyler misiniz, benim meleğimin adı ne?
-Meleğinin adının önemi yok, sen onu ANNE diye çağıracaksın..."
saadet bayri

bakıyoruz ama görmüyoruz

Çoğu zaman görmeden yaşadığımızı hiç fark ettik mi? Hani gördüğümüzü, bildiğimizi sandığımız birçok ayrıntıdan bahsediyorum. Bu yazıyı okurken, kapınızın etrafını gözünüzün önüne getirebilir misiniz, ne var ne yok diye? Bütün ayrıntıları hatırlıyor musunuz? Hatırlayamadıysanız, şaşırmayın; yalnız değilsiniz. Ben de birkaç haftaya kadar bir iki ayrıntıyı hatırlayamıyordum.
Bir ara, birkaç site ileride oturan bir bayan, sokaklardaki ve çöp bidonlarındaki kedilerden şikâyet ediyordu. Hayretle sordum: “Hangi kedilerden bahsediyorsun.” Şaşkın bir yüz ifadesiyle bana dönüp, “Görmedin mi kedileri? Sokak onlarla dolu. İleride oturan adam sürekli onlara kasaptan kemik, et getiriyor. Bu sebeple buraya doldular” dediğinde, bu kedileri nasıl fark etmediğime şaşırmıştım.
Dışarı çıktığımda, ilk işim bu kedileri kolaçan etmek oldu. Gerçekten de fazla aramama lüzum yoktu. Biraz dikkat edince, bana bakıp miyavladılar. Çöp bidonlarında, site bahçelerinin köşelerinde saklı saklı bekleşen şişman kedileri görünce, “Gülsem mi? Kızsam mı?” diye düşündüm. O kadar tatlı hayvancıklardı ki bunlar. Yanlarına yaklaşıp tüylerini okşayayım, dedim; ama cesaret edemedim. Şişman ve büyüklerdi, sanırım sevilme yaşları geçmişti. Gerinmelerini uzaktan uzaktan izleyip eve döndüm. Etrafıma dikkat etmediğimi, ayrıntılara takılmadan yaşadığımı fark etmiştim. Oysa en iyi bildiğim cümlelerden biriydi: “Hayat ayrıntılarda gizlidir.”
Şimdilerde fırsat buldukça oturuyorum pencerenin kenarına, etrafı izliyorum. Uzaktaki tepeciklere bakıyorum meselâ. Ve bir kez daha anlıyorum ki hayat başlı başına bir kitap. Okumayı unutan bizler, biraz daha dikkat etsek ne kadar değişik sayfalar keşfederiz bu koca kâinatta. En azından ihmalkârlığımızla öylesine geçip gitmeyiz hayatının içinden.
“Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa: ‘Buraların yabancısıyım’ demiş. ‘Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.’
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra: ‘Ben de buraya ilk defa geliyorum’ demiş. ‘Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.’ Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
‘Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz?’ diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
‘İyi ama demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?’ ‘Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez’ diye atılmış çocuk. ‘Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.’
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
‘Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim’ demiş, ‘Görmeyi o kadar çok özledim ki... Sizinkiler sağlam öyle değil mi?’
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
‘Artık emin değilim’ demiş. ‘Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.’”
saadet bayri