18.5.15

Emanet bilinci

Havalar ısındıkça sokağa çıkmak daha keyifli olmaya başladı. Altı yaşındaki kızım ise “Neden” diye başlayan envaî çeşit soru sorunca, hepsini cevaplamak bana düşüyor.
Sorulan bir soruya “bilmiyorum” dediğimde, “Ama sen annesin, nasıl bilmiyorsun?” sorusu ilginçti. “Anneler her şeyi bilmek zorunda değil bence” cevabım ise anlaşılmasa da devamını getirmedi. Her şeyi bilmek ve her şeyi bildiğini sanmak büyük yanılgı elbet. Ebeveyn olarak her soruya cevap vermek, bilmesen bile bir çok detay anlatmak çocukların kafasını karıştırmaktan öteye gitmiyor. 
Bir anne olarak bilmediğimi itiraf etmenin dayanılmaz hafifliğini yaşarken, “Ama öğrenebiliriz” cümlesiyle bunun bir çözüm olmadığını fark ediyorum. Yürümeye başladığımız caddenin başında elinde telefon olan bir bayanla karşılaşıyorum. Elinde ise çeke çeke götürdüğü bir çocuk. Bu anne beni fark etmiyor; ancak benim ilgimi çekiyor. Yanında sapsarı saçları ve yemyeşil gözleriyle 5-6 yaşlarında olduğunu düşündüğüm erkek çocuğuyla yolu arşınlıyor. Çocuk etrafına bakarken geç kalıyor adımları, anne telefonla uğraşırken fark edemediği adımları uyuşmuyor birbiriyle. 
Biz ilerliyoruz. Gördüğümüz her şeyin sebebini açıklıyoruz. Sebebini soruyoruz, bir de yorum yapıyoruz. Annesinin yorumunu beğenmeyince kızım: “Ama ben senin gibi düşünmüyorum. Bence…” diye başlayan cümlenin akabinde, “Sen az önce böyle demiştin” diye uyarıcı konuşmalarla geçiyor zaman. Bir saat gibi bir zaman sonra aynı hanımla başka bir caddede karşılaşıyoruz. Ama durumlarında değişen hiçbir şey yok. Annenin elinde telefon, çocuk ise etrafına bakıp kendince yorumlama telâşında. 
Üzülüyorum… Kızımla aynı yaştaki bir çocuk, bir kelime konuşamıyor annesiyle. Oysa onları ilk gördüğümüz andan bu âna kadar ne çok şey konuşmuştuk kızımla. Bu yavru ise susmakla imtihan oluyordu. Belki sorduğu sorulara aldığı tek kelimelik cevaplardı onu susturan. Ya da dinlenilmediğini fark ettiği için vazgeçmişti sormaktan.
***
Çocuklarımız ellerimizdeki mekanik aletlerle avuçlarımızdan kayıp giderken. Yaşlarımız ilerlediğinde ise bizi aramayan, hiçbir derdimizle ilgilenmeyen, gözyaşlarımızı görmeyen bir nesil gelecek. Ve tek başına yaşlanırken belki de “ben ne yaptım” diye sorduğumuzda cevabını hatırlayamayacağız. “Ne ekersen onu biçersin” darbımeseli ne uygun düşer bu hale.
Farkında mısınız, başını ellerinin arasına almış, sevgisizlik ve ilgisizlik yüzünden duygularını iptal etmiş, vicdanını duymayan bir gençlik yetişiyor. 
“Benim ilk tesirli muallimim annemdir” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin, “Meslek ve meşrebimin dört esasından olan acımak ve merhamet etmeyi validemin fiil ve halinden ve manevî derslerinden aldım” ihtarı ise bize büyük bir düsturu gösteriyor.
Öyleyse diyebiliriz ki, merhamet ve şefkat görmeyen bir çocuk, merhametsiz ve acımasız bir yetişkin olur. Ve sonra döner en büyük merhametsizliği validesine gösterir.
Emanet şuuru ve bilinci her hal ve anda imdadımıza yetişir düşüncesindeyim.

2.5.15

Öğlen namazına nasıl kalkılır?



Her türlü fikri anlayışla karşılamak gerekiyor. Sonrasında ise “Ben bu konu hakkında böyle düşünüyorum” demek medeniliğin en güzel örneğini teşkil eder.
Malûmunuz, teknolojinin her tarafta kol gezdiği bir zamanda yaşıyoruz. O kadar ki, cep telefonu kullanma yaşı ilkokullara kadar düştü. Tablet deseniz, elimizde olsa, yeni doğan bebeklere vereceğiz. Eskiye oranla çok şeyler değişti. Makinalar hayatlarımızı rahatlattı. Rahatlatmakla kalmadı; daha çok zaman dilimleri açtı bize. Çamaşır, bulaşık, süpürge derken, hayatımız git gide kolaylaşıyor. Bu rahatlığın içinde biz de rahatımıza düşkün hanımlar oluverdik. 
Bundandır ki, son zamanlarda “sabah namazına nasıl kalkılır?” türünden konuşmalar yerine, “Öğle namazına nasıl kalkılır?” türünden konular konuşulmaya başlandı. Nitekim bu kadar rahatlığın içinde hayatımızı uykunun elinden kurtaramayınca hiçbir iş zamanında yetişmedi. En ufak bir huysuzlukta eline tablet tutuşturulan ve cep telefonun en aktivitelisini seçen annelerle, çocuk büyütmek epey kolaylaştı (!) Peki geride ne kaldı? Aslî görevi nesil yetiştirmek olan kadının, aslî görevinden uzaklaşması kaldı.
***
“Oku, hayatını kurtar” diye yetiştirdiğimiz kızlarımız şu anda üniversitelerdeler. Zaman su gibi akıp geçiyor. Bir dönem başörtümüz için yıktık her yanı. “Örtümüzle okumak istiyoruz, çalışmak istiyoruz” diye meydanları inletiyorduk. Peki niçin? Elbette bize dayatılan ilmi paraya tahvil etme psikolojisinden. Bunun yanında, biliyorduk ki, bayan doktor olmadığı için başka şehre gitmek zorunda kalan nice bayanlar vardı. Ve o nicelerinden bazıları, geç kaldığı için bebeğinde ömür boyu kalacak olan bir beyin hasarıyla evine döndüğünü de. Dahası, bayan avukat bulduğu için kendini ifade ettiğini ve haklılığının daha iyi anlaşıldığını savunan nice ihtiyaç sahibi hanımlar vardı.
Bunlar varken, okullarını bitiren ve çalışmaya başlayan genç kızlarımıza nasıl bir yol çizeceğiz? Şimdi bu kadar hanımı eve kapatmak ya da “Haydi evinize dönün” demek pratiğe ne kadar uygundur? Aklî bir yönü var mıdır? Bütün bunlara rağmen, “Kadının yeri, erinin yanıdır” diyenler harika bir eş olabilir; ancak diğer yandan her gün eziyet gören ya da eşi vefat eden hanımların varlığı da unutulmamalı. Bu hanımlar çalışmak zorunda kaldığında, “nasıl bir çalışma ortamında çalışacakları” hesap edilmeli.
Evet, gönül ister ki kadınlar evlerinde çalışsın. Gerek el emeği, göz nuru işlerde; gerekse de çoluk çocuğuyla oynarken verdiği mücadelede. Ama ondan önce çalışan hanım arayan bekâr gençlerimizin aklına bu fikri kimin soktuğunu konuşalım. Başörtüsü mücadelesini tamamlamak için başını açmayıp evinde oturan kızların tahsilli erkekler tarafından tercih edilmeyip, dengi olmayan beylerle yaptıkları evliliklerini konuşalım. Üniversitede “açık bayanları hidayet edeceğim” düşüncesiyle evlilik yapan  “ağabeylerin” oğullarını konuşalım meselâ. Sonra da “kadın çalışmalı mı çalışmamalı mı?” konusunu tartışırız...
Demem o ki, bu ve bunun gibi birçok gerçeğe gözünü yummak ve atıp tutmak kimseye bir fayda sağlamaz. Sizin kurduğunuz güzel yuva, hayırlı eş haliniz diğer tarafta aşağılanan kadının yarasını sarmaz. “Ne yapmalı? Nereden başlamalı?” deyip tartışmak daha yerinde olur. 
Ha unutmadan, yüzde doksan dokuzu Müslüman (!) olan Türkiye’de hikmet-i hükümetin icraatıyla Türkiye’de 25 yaşından sonra kızlar babalarının sigortasından faydalanamıyor. O halde, 25 yaşına kadar ya evlenmeli, ya çalışmalı ya da okumalısınız.
“Benim babamın maddî durumu iyi bunlara hiç gerek yok evimde otururum” derseniz, bu da bir tercih. 
Bu konuyu da hatırlatmak istedim…

Saadet Bayri

22.4.15

Kadınlar çalışmalı (mı)?


Bu aralar kadınlara dair yazılar ilgimi çekiyor. Kitaplar, hikâyeler, röportajlar, söyleşiler… Enva-i çeşit söz ve yazı dolaşıp duruyor etrafımda. Yapılan yorumlar gırla… Yerden yere vuranlar, başının üzerinde taşıyanlar…
E! tabi erkeklerin de ihtisas alanı bu konu. Yazdıklarından, eleştirdiklerinden yola çıkınca, kendimi onların kaleminden okumak şaşırtıyor bazen. Ancak tavsiyelerini ve yorumlarını çok içselleştiremiyorum. Yaşamak ve gözlemlemek birbirine o kadar uzak iki kavram ki…
Sorum şu: İnsan hiç yaşamadığı bir duyguyu nasıl ifade edebilir? Sizi bilmem; ama hiç evlenmemiş bir evlilik terapisti ve hiç çocuğu olmamış bir pedagog bana samimî gelmiyor. Çok zorluyorum kendimi, yazdıklarını okumak için; ama satır aralarındaki ütopyalar ve sertlikler içimi çiziyor. Evet, bekârlarla evliliği, anne olmamış hanımlarla anneliği konuşmak hep zor gelmiştir bana. Öyle ya, bekâr gençler harika bir eş ve harika bir evlilik yapacaklarına olan inançlarıyla, henüz anne olmamış hanımlar ise tanıdığı hiçbir anneye benzemeyeceği tesellisiyle mutlu olurlar. 
Ancak yaşanması gerekenlerin zamanı gelince, acı bir gerçek çıkar karşımıza: Bilmek yaşamak için yetmiyor her zaman.    
***
Bu bağlamda, bir de “çalışan hanımlar ve çalışmayanlar…” diye devam eden ve hangisinin muteber olduğuna karar verilemeyen bir durum var. Ama ondan önce çalışmayan ev hanımlarının gerek dizilerde, gerek sosyal hayatta karşı karşıya kaldıkları durumlar ise başlı başına çalışma konuları. Çalışan annelerin anlattığı envaî çeşit zorluk ve başa çıkmaya çalıştıkları birçok iş… Ev hanımlarının keşke ile başlayan şikâyetleri... 
Çalışan anneler neden çalışmak zorunda olduklarını anlattıktan sonra, geçirdikleri kaliteli vakitleri, çalışmayan anneler de kendi çocukları için yaptıkları fedakârlığı anlatıp dururlar. 
Bana kalırsa her iki tarafın da kendine göre haklı sebepleri var. Oysa benim takıldığım nokta “çalışmalı yâ da çalışmamalı” meselesi değil. Oğluna çalışan gelin arayan, çalışmayan kayınvalideler… Yani ki gelinin bitirdiği üniversite ve işi ile kendine bir paye çıkarmaya çalışan bu kayınvalidelere takılıyorum. 
Ve bazen sormak istiyorum: Bu neyin acısı teyzem? Çalışmamak, ev hanımı olmak sizi nasıl bu kadar acıttı ki, bu düşünceye ulaştınız. Verdikleri cevap hepimizin bildiği şey:Hayat şartları… 
Bana kalırsa hayat şartlarından önce, “dünyevîleşmenin sırtımıza yüklediği lüks hayata isteği, komşular ve akrabalara yaşatılacak haset hisleri” 
***
En tesirli söz, kişinin lisan-ı haliyle konuşmasıdır. Bizzat yaptıklarını anlatması. Yâ da susmayı bilmesidir. 
Sahi, bir dost meclisinde çalışan hanımların sıkıntılarını ve kadınların evine dönmesi gerektiğini anlatan çalışan hanım ablama, “Ama siz de çalışıyorsunuz hem de yıllardır. Hâlen de çalışmaya devam ediyorsunuz. Bunu nasıl açıklayacaksınız?” diye sorsa mıydım acaba? Hem sorsam, “Benim çalışma şartlarım çok iyi. Namahremden uzak bir ortamda çalıştım ve çocuklarımı da bu ortamda gayet rahat büyüttüm” cevabını alacaktım zaten. 
O hâlde cevabı beklemek yerine, gerek konuşmalarımızda gerekse yazılarımızda çok net yorum yapmaktan imtina etmeliyiz. Sertlik yerine ılımlı olmayı tercih etmeliyiz.
Yani ki, “Kadınlar asla çalışmamalı. Kadınlar kesinlikle çalışmalı” türünden sözler yerine, her iki anlayışın vasat halini nazara almayı daha sağlıklı görüyorum. 

Saadet Bayri

15.4.15

Unutursun Zamanla


Hayatımı dev bir resim olarak düşünürüm bazen. Elimde kocaman bir palet, sürekli değiştirir dururum.

Mesela ruh halime göre değişir yağışı yağmurun. Bazen kısa çizgiler bazen simsiyah noktalar… Bulutlar artar kimi yerde, kimi yerde gökyüzü bomboş… Neredeler, merak bile etmem. 
Kulağımda yıllardır dinlediğim bir fon… Her şey değişmiş bir değişmeyen bu tını kalmış ağır ve hazin. “İnsan değişir” diyor bir şair. Değişen sadece beden mi? Bir lisenin koridorlarında koşan genç bir kız. En sevdiğim müzik arabesk… Sanıyorum ki ömrüm boyunca hep bu şarkıları dinleyeceğim. Şimdilerde aklıma bile gelmiyor hangi şarkılardı ezberlediğim. Öyle ya, hayallerim  vardı. Ve bu sebepten, erken söndürürdüm ışıkları.
Büyürken değişti isteklerim. Dualarım başka zamanlardan haber veriyor. Okuduğum kitaplar inceldi, söylediğim şarkı kalınlaştı. Keşke dediğim her şeye kavuşmanın acı tadı kaldı dilimde. Ve yetişemediğim saatler, bitiremediğim günler kaldı payıma. Bir de ışıkları söndüremeden daldığım uykular…
‘Asla’ diyerek direttiğim her şeyden vazgeçtim. Büyüdükçe ağladıklarıma güldüm. Hüzünlerime şaşırdım. Şaşırdıklarım ise kocaman bir hiç olarak duruyor ellerimde. Anlamsız hatıralar biriktikçe heybeme, geçmişim sırtımda ağırlaşıyor. Hareket edemeyince, teker teker kurtuluyorum yüklerimden. En zoru ise, hangisini önce atmalıyım kavgası.  
***
Gençlere çok kızıyor benim şehrimdeki büyükler… Sanki hiç çocuk olmamış, gençlik çağını yaşamamış, sevgi bahçesinden elma çalmamış. Bir tebessümü yıllarca hatırlamamış gibiler. Öyle katı, öyle hissiz ve sertler. Yollarda yürürken, otobüse binerken, sahilde otururken… Hiçbir şey yapamasalar bile, dudak büküp anlamsız anlamsız bakıyorlar o gencecik masmavi yüreklere. Ben ise onlara tebessüm ediyorum. Hayallerine yetişmek için parmaklarımın ucuna basıyorum. Uçuşan saçlarına huzurla dalıyorum. Eskisi gibi koşmasam da, kuşların peşinden koşan çocukların peşinden koşuyorum.
Evet, bağıra bağıra “bende bir zamanlar sizin yaşınızdaydım” demek istiyorum. Sevgiden bahseden, sevgiyi anlamaya çalışan gençler görüyorum çevremde. Gözlerim nemleniyor. Ve fark etmeseler de, söyledikleri şiirleri duyabiliyorum.
Ah ânlarım! Seninle iken herkes ve her şey ne kadar ulaşılmaz ve imkânsız. Zamanla alışkanlık ipiyle bağlanıyor bütün heyecanlarımız. Ve fonda hüzünlü bir ses…
“Unutursun için yana yana  Unutursun ölüm sana bana  Zaman basıp kanayan yarana... Unutursun unutursun.”
Saadet Bayri

10.2.14

Kadınlar unut(tur)maz!

                                  


Gözlerinin içinde bir acı belirdi. Sustu. Söyleyeceklerini hatırlamak ister gibiydi. Birkaç kez yutkundu ve en gencimize döndü: “On beş yıl oldu evleneli; ama o günü unutamıyorum.” Şaşkınlığım iyice artmıştı. Bir insan on beş yıl boyunca neyi unutamazdı ki? Ben bunları düşünürken, “Kocam” dedi, içli bir sesle: “Bana az etmedi. Şimdi yüzümdeki her bir çizgi, bana neler yaptığını haber veriyor. Saçıma düşen her bir ak, yaşadıklarımı daha bir unutulmaz kılıyor. Dünyayı ayaklarımın altına serse de boş şimdi.” 

Hayret doğrusu. Adam değişmiş, kadın ise hep geçmişte kalmıştı. Sanki bir yerlere not almıştı da her gece uymadan önce, tekrar yapıyordu. Adam ise zamanla olgunlaşmış, yanlışlarını fark edip, sevdiklerine yaşattıklarını telâfi etmeye çalışıyordu. Ama nâfile. Kadın gördüklerinden, başka hayatlardan bile kendi hayatına atlayacak bir köprü kurup kocasına dair hatıraları tekrarlayıp duruyordu. Öyle ki, anlattıkça daha bir bileniyor. “Bak bunu unutmuştum. İyi ki hatırladım” deyip devam ediyordu. 

“Peki, neden hâlâ birliktesiniz. O zaman ayırsaydınız yollarınızı” dedim.

Tebessüm etti. Acıdan mı, gençliğimden miydi, pek anlamadım; ama sözleri kırıcıydı. “Siz gençler çok acelecisiniz. En ufak bir zorlukta kaçmaya çalışıyorsunuz. Oysa savaş alanı terk edilmez kızım. Sen daha ne gördün ki!.. Evlilik bu! Bir kere kapısından girildi mi, çıkılmaz.” Verilen öğütler güzeldi; ancak yapılan davranış pek örnek alınacak gibi değildi. 

O kadar çok şey konuşmasına rağmen, yanından ayrıldığımda o gün neler olduğunu anlatmadığını; ama onun dışındaki her şeyi anlattığını fark ettim. Demek ki bütün sır “o gün”deymiş. “O gün” diye başlandı mı, bütün hikâye hafızanın çeperlerine dayanıyor ve izdiham oluyordu. Yürürken kendi kendime konuştuğumu fark ettim. 
Galiba bu durum, bulaşıcı ve tehlikeli bir şey. Zira söz konusu konuşmadan sonra neredeyse, hayat bana büsbütün soğuk gelmişti. Kalbimin sevgiye ve şefkate çıkan yollarında bir üşüme aldı beni. Ve bütün iyimser duygularım donmaya yüz tuttu.  
Tamam, insanın bunca yıl bu kadar acıya sabretmesi çok zor. Ancak zahmeti gidip rahmeti kalan o günleri yâd edip kendini yeniden üzmenin ne âlemi var? Belki de muhatabımın hâli “kadınlar unutmaz, sadece affeder” önermesinin ispatıdır. Sahi, biz kadınlar neredeyse hiçbir şeyi unutmadığımızı dillendirirken,  söz gelimi “O gün üzerinde şu vardı” diye başlayıp ve karşımızdaki şaşırdıkça da ballandıra ballandıra anlatırken gizli bir gururu yaşamıyor muyuz? Öyle ki, yaşadıklarımızı yeri geldiğinde ay, hafta, gün ve saatine kadar hatırlamıyor muyuz? “O gün şöyle bakmıştın, o kelimeyi şu ifadeyle söylemiştin”den çıkıp, muhatabımız hatırlamadığı takdirde, en ince ayrıntıları orta yere sermiyor muyuz? 
Son zamanlarda yaşlı çiftlerde sıklıkla karşılaştığım bu durum tebessüm ettirdiği kadar, kadınların neden bu kadar agresif olduğunun ipucunu da veriyor bana. Sizi bilmem; ama unutmak nimetinden faydalanmak yerine, sürekli zihni açık tutup geçmişin yaralarını deşmek, bana psikolojik bir rahatsızlık gibi geliyor.

Kadınların erken yaşlanmalarının, geçmişi daha çok didiklemekle ilgisi olabilir mi acaba? Araştırılması gereken bir konu…

Saadet Bayri


10.1.14

Yinelenen yeni bir başlangıç


Hayata yeni bir başlangıç yapmak, düşüncede çok kolay; ama pratikte zordur.

Önce gemileri yakmak gerekecek ki, geriye dönüp bakmasın gözler. Sonrası ise tam bir sır. Karşına hangi yol çıkarsa çıksın, ilerleyebilme cesaretini göstermek... Nedendir bilinmez, hepimiz hayatımızın bir ya da birkaç yerinde gitmek istemişizdir bilinmeze. Bütün gemileri yakıp yalnızlığın tadını çıkarmak. Öte taraftan biliriz ki, gitmekle gidilmez; aklımız ve kalbimiz kalır koskoca bir mazide… Sonra Tevfik Fikret gibi deriz ki “Viran olası hanede
evlâd-ı ıyal var”.  

Bazı kararlar, sadece alınmak için vardır. Çünkü yüklerimiz arttıkça, daha bir zorlanırız karar alırken… Öyle ki teslimiyetle inandığımız ölüm bile erkendir her an bizim için. Zira nefret yerine kalbimizden taşan şefkat oluk oluk olunca hayalimizde, “seni şimdi anlıyorum” demek istediğimiz siluetlerin isimleri değişir. Dahası, vaktiyle çok kızıp, gönül koyduklarımıza hak verme ihtiyacı kemirir içimizi.


Uzmanlar önemli kararları sabah uyandığımızda almamızı salık verirler. Onlar gece alınan kararların, uygulanması en zor kararlar olduğunu her ne kadar dillendirseler de karar alıcının, ruh halinin hangi saat ve mevsimle birebir uyuştuğu daha önemlidir bence. Zira ruhun tayin ettiği bakış açısının rotasına bağlıdır, kişinin kararlı oluşu.


Aslında her yeni başlangıç, hayalin yol aldığı istikamette yinelenen adımların daha bir kararlı sayımından ibaret. Böyle düşünülmezse, “başlanmak istenen yerden bir arpa boyu bile yol alamamak” düşüncesinin kıskacı hayatı çekilmez kılar. Yani ki, her yeni gün yeniliğiyle göz kırparken, esasında yinelenen bir akışın sükûn halindeki ahengini de duyurur bize. Nitekim hiçbir ânımız bir öncekiyle aynı değilken, yinelenen bir akışın demdemesi neden olmasın? Öyle düşünmemek “yeni” kelimesini bütün “sevdiklerimiz ve maziyi harcamak” olgusunu beraberinde getirmez mi? 


Unutmayalım, “yeni bir başlangıç” desek de nereye gidersek gidelim, delice özlediklerimiz sol yanımızda hep sızı olarak kalacaktır. “Acaba ne yapıyor şimdi?” sorusu içimizi kemirirken, “Nereye gidersen git bütün geçmişin peşinden gelecektir” düşüncesi, ensemizde durmaya devam edecektir. 
Peki ne yapmalı? Önceliklerimizi belirlemeli ve bu öncelikler için hatıralar biriktirmeye çalışmalı... Ve bilinmeli ki… Yaşarken, yürüdüğümüz yol aynı. Değişense… O yolda yürürken, yinelenen hayal ve arzularımıza yüklediğimiz anlam ve değerdir.

Saadet Bayri

11.11.12

Ey kendim! Hazırlan yolculuk var


Yağmurlar bahçede oyun oynayan kızımın saçlarına düşerken, elleriyle saçlarını tutması komik geldi. Arkadaşıyla birlikte ıslanmamak için kahkahalarla koşarken, çocuk olmanın heyecan kokan bir serüven olduğunu fark ettim. Ona öğrettiğim “Yağmur yağıyor –Seller akıyor-Arap kızı camdan bakıyor” şarkısı dilinde, hiçbir şey umurunda değildi. Bu şen şakrak hâlini seyir ederken, alışmış gözlerimin yorgunluğunu hissettim. “Yağmur işte” der gibi bakan gözlerim ve “Çocuk işte diyerek tebessüm eden yüzüm... Birbirinden çok ayrı duygulardan haber veriyordu.

Zamanla büyümekle kalmamıştım. Çocukluğum ellerimden kayıp giderken keyiflendiğim şeylerin adını ve şeklini değiştirmişti. Belki de uzun zamandır alışkanlığın pençesinde kıvranırken rabbim bu yavruyla yeniden mucizelerini fark edip, tanıklık etmem için bir fırsat daha veriyordu.
Usulca kalktım oturduğum banktan. Beni yağmurdan koruyan çardağın şemsiyeliğinden azat edip benliğimi, başımı kaldırmadan avuçlarımı açtım ve birkaç damla yağmur tanesinin ellerimi ıslatmasına izin verdim. Bir tane bir tane daha derken tebessüm ve yorgun bir ruhla gidip banka oturdum. O çocukların ardından koşacak heyecanı bulamadım içimde. Ne zaman bu kadar yorulduğumu düşünmem gerekti ama onuda erteledim.
***
Hızlı yaşamaya alıştığımdan ya da öyle yaşamak zorunda hissettiğimden günlük yaşamın içinde unuttuğum keyifler var. Sabah uyanırken o gün yapılması gerekenlerin listesi uzarken, ilk defa bütün odaları dağınıklığıyla bıraktım o sabah… Oyuncaklar yerde, minderler ters düz edilmiş. Kahvaltı sofrası tezgâhın üzerinde…  Giyinip çıktık erkenden dışarıya… Sonbaharın geldiğini bildiğimizden düşen yapraklarını topladık birkaç ağacın. Birlikte yaprakların sararan ve sarının bin bir rengine bürünmüş hallerini inceledik. Sonbaharın ne demek olduğunu konuştuk. Ellerimizde yapraklarla evin yolunu tuttuk. Evimize misafir ettiğimiz bu yaprakları ise çeşit çeşit renklere boyadık.
Ne zaman bir yaprağa dokunduğumu hatırlamaya çalıştım ama hafızam en ufak bir ipucu vermedi. Anı yaşamanın hayrını düşünüp vazgeçtim kendimi sorgulamaktan. O gün sonbahara “Merhaba” dedim küçük bir hanımla. Onun hayret dolu bakışları, benim yorgun bakışlarıma eşlik edince anladım ki; çocuklar bu yaşamı yeniden keşfetmek için bize verilmiş nimetler. Belki onlar bizim unuttuğumuz çocuk yanımız.
***
Minibüse yetişmek için acele ediyorum. Defalarca saate bakıyor, kıyafetlerini aceleyle giydirmeye çalışıyorum kızımı. Kızım bana bakıp “Yavaş anne yavaş. Sonrakine bineriz” dediğinde, henüz bozulmamış ve hızlanmamış bir fıtratı nasıl hızlandırmaya çalıştığımı gördüm. Bir sonraki minibüse binmekle bir şey kaybetmiş olmazdım. Ama bu kadar aceleyle kızımı hem bedenen, hem ruhen incitebilirdim.
Beklemeyi ve sabretmeyi yeniden öğreniyorum. Ve inanın bu yaştan sonra yavaşlamak çok zor. Sanki her şeye yetişmek zorundayım. Sanki her şey zamanında yapılmalı diye bir kanun var. Sanırım bu telaş ve vakitsizlik ayrıntıları göz ardı etmeme sebep oluyor.
Fıtratıma geri dönüş yolculuğuna başladığım bu günlerde kendime sesleniyorum:
“Ey kendim! Bana hazırlan, sana geliyorum.”
Saadet bayri

Sevmek Samimiyetle Başlar


“Sevmek ölmekle başlar” demiş şâir. Bu sözü söylerken, bir insanı sevmenin zorluğundan mı dem vurmak istemiş, yoksa bir insanı sevmenin tamamen “O” olmakla eş değer olduğunu düşündüğünden mi, bilemiyorum. Ama bana sorarsanız, “Sevmek ölmekle değil, samimiyetle başlar.” Öyle ki; yaptıklarımla, yerine getirdiklerimle ilgili bir durumdur bu.

Samimiyetin temelini ise kişinin kendine olan güveni oluşturur. Yani ne istediğini bilen, hayattan ve çevresindekilerden ne beklediğini anlamış ve kendi sınırlarını belirlemiştir. Bu kesin çizgiler sayesinde misafir olduğu yürekleri incitmez ve onlar tarafından da incinmez. Nitekim Mevlânâ ne güzel söylemiştir: “Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder, hem kendini.”

Ne istediğini bilen insan, hatalarını, eksikliklerini itiraf edebilir. Ve dolayısıyla kendini düzeltme, yenileme ve gelişme şansını da yakalamış olur. Her türlü yanlışın hesabını önce kendinde bulma olgunluğunu gösterdiği için de, kendini yargıladıktan sora başkalarına yönelir. Böyle davrandığı içindir ki, “Kimse beni anlamıyor. Anlamak istemiyor”gibisinden iç huzursuzluğu haber veren cümleler kurmaz. “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur (Oğuz Atay)”olgunluğuna erişir.

**

Günümüz sevgilerinin bu kadar yaralı ve arızalı olmasının sebebi biraz da samimiyetsizliğimizden ileri gelmiyor mu? “Ama nişanlı iken böyle değildi”diyen hanımefendi, sevdiği adamın kendisi olmadığından şikâyet ediyor olmasın. Hanımefendiyi çok beğendiği için kendi benliğinden sıyrılıp, kendini beğendirmek için de bambaşka bir kimliğe bürünmek… Kendi olmaktan çekinen; ama başkası olmayı da beceremeyen kişiler, sevdiklerinin hayal kırıklarına bastıkça hem acıtan, hem acınan taraf oluyor. Devamında ise evlilik gibi önemli bir müessesenin kökünü baltalayan tecrübeler.

“Evleninceye kadar kimse tanınmaz.”

“Aynı evi paylaşmayınca kimin ne olduğu bilinmez”

“Aman evlenip, benim gibi başını yakma” cümle kalıpları kalıyor avucumuzda.

Biri hasbelkader tersini iddia edince de “Kim bilir ne derdi var da kapatmaya çalışıyor” diye envaiçeşit kehanetlerde bulunuyoruz. Çünkü bakışlarımızın rotası uzun zamandır samimiyete ayarlı değil.

Sevmek samimiyetle başlar. Ve kendin kalarak olgunlaşır.

“O da tıpkı benim gibi” dediğiniz anda yol arkadaşlığınız başlamış demektir meselâ. Artık “acabalı” cümleler geçmiyordur zihninizden. “Şunu söylesem ne düşünür?” cümle kalıpları kalkmıştır vitrininizden. Geriye “Biliyor musun bugün ne oldu?” diye başlayıp saatlerce devam eden sohbetler kalır. Sevdiklerinizin yanından ayrılırken, ardınızdan sizi üzecek tek bir sözcük gelmeyeceğini bilirsiniz.

Çünkü siz seçmiş ve seçilmişsinizdir. Bu hâlin keyfini ise düşünmeden, planlamadan yapılan paylaşımlarla çıkarırsınız.

Ne mutlu samimiyetini hâlâ diri tutan ve samimî birliktelik yaşayanlara…

(Saadet Bayri)

Babama sorulmayan soru





Babamın hiç duymadığı bu soruyu, kızımın babası başta olmak üzere, birçok baba duymuştur. Bu soruyu duyan babaların ne düşündüğünü ya da nasıl cevapladıklarını bilemem; ama kızımın babası, hayretler içinde, “Bu yasaklı zamanda, bu soru sorulur mu?” demekten alamıyor kendini.


Zaman değişti demiyorum. Ancak kapitalist düzen bizleri çok; ama çok değiştirdi. Tüketim çılgınlığı bir virüs gibi ruhumuza girmiş ve onu kemirmekte; kim bilir önce manevî değerlerimizi sonra ailevî temellerimizi en son çocuklarımızın yarınlarını…
“Hanımınız çalışıyor mu?” sorusu, babamın duymadığı ve sanırım seksen kuşağı olan birçok yaşıtımın da babasının duymadığı soruydu. Kaldı ki, böyle bir soru dinî konularda hassas kesimde asla sorulmaz, çalışan hanımlar ise azınlığı oluşturduğu için pek önemsenmezdi. Çünkü hanımlar dışarıda değil, evde çalışırdı. Bu sebepten olsa gerek, evlerde bereket, eşler arasında huzur, bir de iktisat dediğimiz manevî çimento vardı.
Annem yazın kış hazırlığına başlar, reçel, kurutma, salça ve her türlü sebzeden azar azar buzluğa yerleştirir ve “Kışın bu sebzeleri almak çok pahalı. Bu kadar lezzetli de olmuyor” diye ekler, yorulurken içinde tatlı bir huzur hissederdi. Okuldan eve geldiğim zamanlarsa, annemin sıcacık tebessümünü görürdüm önce kapıda. Devamında ise mis gibi bir koku duyar, sevinçle girdiğim kapıdan yer sofrasına kurulmuş nefis yemekler karşılardı beni. Hayatımın çok eksiği vardı oysa. Altı yamanmış çorabım, büyük iken küçültülmüş elbisem, annemin kendi emeğiyle diktiği etekler ve pijamalar... Ama bu kadar eksikliğin yanında, akşamları kahkahalarla oyunlar oynadığım babam vardı. Ve fırsat buldukça, bana kitaplar okuyan annem… İlkokula giderken, televizyonumuz yoktu; alacak imkânımız da… Ama saatlerce süren çay sohbetimiz ve saatlerce anlattığım sıra arkadaşlarım vardı. Belki de eksikliklerimiz kadar, özlediklerimiz kadar ve alamadıklarımız kadar mutluyduk.
Bayram gelmeden önce bayram hazırlıkları yapılırdı ve en önemli bayram hazırlığı ise alınacak yeni elbisemdi. Orta halli bir evin dört çocuğunun ilki olunca, öyle birkaç tane yeni elbise, birkaç tane ayakkabım yoktu dolabımda. Hoş, dolabım bile yoktu ya… Tokasından çorabına ve elbisesinden ayakkabısına, bayramdan bayrama alınan bayramlıklarım vardı. Günlerce giyip çıkarır, aynanın karşısında kendimi izlerdim. Bayram sabahı ise erkenden kalkar, annemin kınaladığı ellerimi yıkar, bayramlık elbisemi giyer, bayram namazından gelecek babamı beklerdim. O bekleyişteki heyecanı ise bunca yıl geçti, hiçbir şeyin içinde bulamadığımı da itiraf etmek isterim. Dahası, belki de bunun için eski bayramlar hiç; ama hiç unutulmuyordu. Belki de bu sebeple komşuluklar güçlü, aileler de bu kadar küçük şeylerden sarsılmıyordu.
Annem hiç “Keşke çalışsaydım” demedi ve bana da: “Mutlaka oku, eşine muhtaç olma. Ayaklarının üzerinde dur.” diye öğütler vermedi. Annem bana önce eş, sonra anne olmayı öğretti. O biliyordu ki, ne olursam olayım, ömrümün bir ânında eş ve anne olacaktım. Hayatın içinde ne kadar iyi bir eş ve ne kadar iyi bir anne olursam, o kadar mutlu olacak ve o kadar mutlu edecektim. Bunun yanında, bana iktisat etmeyi de öğretti annem. Bir maaşla dört çocuk büyüten annem, şükretmenin ne büyük bir hazine olduğunu fark ettirirken, bunu sözleriyle değil, hayatıyla gösterdi. Aradan otuz yıl geçen evliliklerinin ardından, babam bir kere bile annemin neden çalışmadığını düşünmedi ve annem bir kere bile neden çalışmıyorum diye üzülmedi.
Bakıyorum da, çalışmadığı hâlde, çalışan gelin arayan kayınvalidelere tebessüm ediyorum. Bir de “Ben okuyamadım, bari sen oku” diyen annelere… Sahi, dışarıda ayakları üzerinde durmasını öğütlediğimiz kızlarımıza, evin içinde ayakları üzerinde değil de yürekleri üzerinde durmaları gerektiğini öğütlemeyi unutmuyor muyuz?
“Ben de çalışıyorum. Bana karışamazsın” deyip kapıyı çekip çıkan kadınların sayısı arttıkça, eften püften sebeplerden biten evlilikleri bu mantığın bir sonucu olarak görmeyecek miyiz? Peki bu kadar çok şeye sahip olmak için, bu kadar çok değerden taviz verirken, kazandıklarımız bizi eskisi kadar mutlu etti mi? En önemlisi, çocuklarımızın elinden bayramlarını çalarken, yeni bir kıyafet almanın önem ve heyecanını, yeni bir oyuncağın unutulmaz tadını esirgerken, yarınlarından neler çaldığımızın farkında mıyız?
Bence “Eşiniz çalışıyor mu?” gibi sorular sormadan önce bu tarz sorular sormak daha sağlıklı olacaktır.
Saadet Bayri


Bir çocuk, bir hisse







Kızımla eve dönüyoruz. Yorgun geçen günün ardından, oturduğumuz koltuğa yığılıp kalıyoruz. Kendimizce sohbet halindeyiz. Dışarıdaki insanları, uçan kuşları, kedileri… Gördüğümüz ne varsa, sohbetimizin içine dâhil ediyoruz.


“Kediler neden kuyruğunu sallıyor anne?” “Mutlu oldukları için.” “Neden mutlu olurlar?” “Hoşlarına gittiği için.” “Neden hoşlarına gider?” türünden sorular başladı mı, kurtulmak ne mümkün. Bir ara dalgınlıkla iki soruya da aynı cevabı veriyorum. Üç yaşındaki kızımın dikkatinden kaçmıyor bu durum. “Ama bunu söyledin…” ifadesiyle uyarılıyorum. Küçük bir özrün ardından, daha dikkatliyim soruları cevaplarken.

Derken, “Su ister misin abla?” sesiyle irkiliyorum. Kızım dönüyor ve “Bize su vermek istiyor” dediğinde, bu küçük çocuğa yöneliyor bakışlarım. 7- 8 yaşlarında bir çocuk. Kısa kesilmiş saçları, güneşten kararmış teni ve ışılışıl parlayan gözleri… Sorusunu yineliyor; “Abla lütfen su alır mısın?” Belli ki elindeki suları bitirmeli akşama kadar. Elinde bir koli su şişesi… Eğilip bir tane alıyorum, ücretini öderken siyahlaşmış ellerine değiyor gözlerim.

Ertelenmiş bir çocukluk göz kırpıyor sessizce arkasından. Yaşıtlarının oyun oynadığı bu saatlerde, küçücük elleri ve kocaman yüreğiyle hayatın ona erken yüklediği bir yükü taşıma gayretinde. Koca koca adamlarla söz yarıştırıp, parasını vermeyenlerin peşinden ağlıyor. Hasta bir babası vardı belki. Annesi bu küçük yavrucağın getireceği birkaç kuruşu bekliyor olabilirdi.
Nedense, bir ara tekrar gözüm ilişti bu minik satıcıya. Su şişelerini yere bırakmış, kendisi de yanına diz çökmüş ve kazandığı bozuk paraları yere dizmişoyun oynuyor. Gözlerim nemlenirken tebessüm ettim, “Her ne kadar çok erken yaşta tanısan da hayatı, senin aslın çocuktur yavrum, çocuk…” cümleleri döküldü dilimden.

Başka bir çocuk yanaştı birkaç dakika sonra yanına: “İstersen parasına oynayalım seninle…” Alelacele parasını toplayıp cebine yerleştirdi ve “Olmaz, bu paraları su satarak kazandım ben.” Sonra su şişelerini aldı omuzuna, yeniden başladı bağırmaya: “Su isteyen var mı?”
Bazı zamanlarda önemsemediğim birkaç kuruşun değerini bu çocuğa sorsam, acaba bana nasıl bir hayat dersi verirdi ya da şimdi evinde akşam yemeği için çağrılan ve inatlaşıp gelmeyen veyahut da yemek seçen çocukları sorsaydım, ne derdi?

Bilinmez… Ama her şeyden önce çocuk olduğu bütün cümlelerinden hissedilirdi.
Saadet Bayri