22.2.12

Yollar yolcularına sahte kimlik verir


Çocukluğumdan kalma bir huyum var. Otobüs yolculuklarını sevmiyorum.
Uzun-kısa hiç fark etmiyor. Aylar öncesinden huzursuzluklarım başlıyor. Ne giyeceğimden tutun, ne söyleyeceğime kadar düşünmekle geçiyor.
 Günler öncesinden bavulumu hazırlayıp, her gün içine bakıyorum. O kadar ki giyeceğim kıyafetleri birkaç defa yıkıyorum. Yinede içimdeki o rahatsız edici histen kurtulamıyorum.
Yolculuk zamanı gelip çattığında ise “yaklaşmayın yanarsın.” diyor içimden bir ses. O kadar dayanılmaz oluyor ki her şey; sabırsız, tahammülsüz, hırçın ve agresif ne kadar kötü huy var ise insana dair hepsi arkama dizilip, sağıma ve soluma oturacak şekilde bilet alıyorlar.
“Biraz önce bilet alan bayanın yanı olsun lütfen”.
Sonrası ise tam bir işkence. Bitmek bilmeyen saatler. Saniyede bir saate bakmalar. Ve durduğuna inandığım, ama aracın saatiyle aynı olduğunu görünce de iyice canımın sıkıldığı şehirler arası yolculuk. Yanımdaki kişiyle konuşmamak için ise hiçbir soruya tam cevap vermemek.
“Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın” diyen kişinin yanıldığını düşünüyorum. Eğer şimdi yanımda olan sevdiklerim, yolculukla imtihan ettikten sonra hayatıma girmeye karar verse idiler, hiçbiriyle tanışmıyor olacaktım. Adım ise “huysuza” çıkacaktı.
Gerek özel hayatımda, gerek dostlar meclisinde bana eşlik etmek için sağıma, soluma oturan bu yol arkadaşlarımdan hiçbirini göremedim. Çünkü hepsiyle ulaşmak istediğim şehre gelince el sıkışıp ayrıldık. Bir dahaki seferde görüşmek için sözleştik sadece. 
**
Altı saatlik yolculuk için bilet alırken, altı yıla yakın bir zamandır uzun yolculuğa çıkmadığımı fark ettim. İki buçuk yaşındaki kızımla nasıl geçeceğini düşündüğüm ve envai çeşit senaryo yazdığım yolculuğum nihayet başladı.
Ahh anne olmak… Ben bile tanıyamıyorum artık kendimi. Yolculuk boyunca sakindim. Kızımın huysuzluğuna tebessümle sabrederken ve aynı soruya on kere aynı cevabı verirken kendime aynada bakmak istedim. Muhtemelen gördüğüm kişiye “Sen kimsin?” diyecektim.
Hani çok sabırsızdım, hani saatler geçmez, yol bitmezdi.
Şimdi bu cümleleri anılarımın tozlu rafına kaldırırken, küçük bir ayrıntıyı söylemeden geçemeyeceğim. Kızıma bu kadar sabır gösterip, keyif alması için çabalarken. Kızım uykusuzluğun verdiği huysuzlukla ağlamaya başladı. Susmak istemeyince de ağlamasına müsaade ettim. Mola veren otobüsten inmek için ayağa kalktığımda, arkadan bir teyze seslendi.
“Kızım yazık değil mi o çocuğu ağlatıyorsun? Ne istiyorsa versene”.
Bir hışımla dönüp “Ben bilmiyor muyum ne yapacağımı. Bilip bilmeden ne karışıyorsunuz” diye bulunca kendimi. Hiçbir şeyin değişmediğini, her halimin kızıma özel olduğumu fark ettim.
Annelik kimliğim aradan kalkınca kendimle yüzleştim.
Rehber olmanın zorluğu ve hafifliği yanımda duruyordu. Geleceğine yatırım yapmak için didindiğim, anılarını kirletmemek için uğraştığım bu aziz misafir beni alıp ne kadar yüksek bir makama taşımıştı. Bunu ise hiçbir şey yapmadan yüzündeki o masumlukla başarmıştı.
Sustum ve damlalarım sularken tohumlarımı.
İşte şefkatin gücü diyebildim sadece…
Saadet Bayri

El âlem ne der?

Dostlarla kış gecelerinde yapılan uzun muhabbetleri seviyorum. Zaman kaygısından arınmış, “saat kaç” cümlesini unutmuş bir halde sadece âna yoğunlaşıp, aklıma ne gelirse konuşabildiğimden bu sevgim.
 Gece ilerlerken, bana ait olmadığını bildiğim, ama bırakamadığım bütün sahte kimliklerimi, maskelerimi usulca kenara bırakırken bulurum kendimi.
Sonrası, küçük bir çocuğun itaati kadar masum ve yaramazlıkları kadar belirsiz bir ürkekliğin telâşı içinde kâh çocuk olurum, kâh genç… Kâh evlât, kâh anne ve kâh sevgili… “Ben”in bu kadar çok vasıfla vasıflanmış olmasına hayret eder, güçlü ve zayıf anlarımı gördükçe tebessüm ederim. Sonrası ise karışık duygular seremonisi.
Yerin altına girip, sonra göğün en yücesinde uçma halleri…
Bu kış gecelerinden birinde çocukluğumdan kalma bir cümle çıkıp geldi önüme. Kahkahalarımla inledi bütün geçmişim ve sonra hıçkırıklarıma eşlik etti sessizliğim. Bir cümlenin ne kadar güçlü olduğunu ve taşıdığı anlamla bir ömre bedellendiğini görmek acıttı içimi.
“El âlem ne der?”
O kadar eskiye dayanıyor ki bu cümleyle tanışıklığımız. Ben diyeyim anne karnı, siz deyin kırkın çıkmamıştı. Kız olmanın dayanılmaz ağırlığı ve devamında insanların söyleyecek olabilme ihtimaline dayandırılan envai çeşit söz.
Sanki tanıdığım, tanımadığım bütün insanlar benim ne yaptığımı yorumlayıp, cümleleştirdikten sonra birbirine duyurma telâşındaydı. O kadar ki, giydiğim ayakkabı, taktığım başörtünün rengi hatta elimdeki çanta bile bu kişilerin öncelikli konusuydu. Bu durum beni o kadar çok rahatsız ettiği halde, kafamın bir yerinde ur gibi dururdu. Dış kapıyı açtığım anda bir ses sürekli kulağıma üfler, her halimi kontrol ederdi.
Büyüdükçe fark ettim ki; bu cümle hayatımın temellerine öyle bir balyoz indirmiş ki, acısı hâlâ devam etmekte. Zamanla kapanacağı yerde, daha da derinleşmekte. Beni hayatımın öznesi olmaktan çıkarıp, neden, niçin ve kim için yaşadığımı unutturup, içimdeki ile dışımdakinin birbirini tanımadığı iki yabancıya dönüştürmekte.
Olduğu gibi görünemeyen, göründüğünden memnun olmayan…
Büyüdükçe, büyümenin bir suç olduğunu sandım. ‘’Fazla gülme. Çok konuşma. Kızlar öyle söylemez. Hanım hanımcık ol..’’ kalıplarıyla gelen ve beynime ince ince işleyerek, aynı kabın şeklini verdirme telâşının “el âlem ne der” cümlesinde saklı olduğunu gördüm.
Baskıcı ailelerinin koydukları yasaklara uydurdukları kılıftı bu. Ve bilimsel açıklaması: Sosyal fobi. Yani çoğunluğumuzun hayatına yön veren, bireyin kendini yansıtma cesaretini negatif etkileyen, dozu arttıkça bukalemunlaştıran endişe psikolojisi.
                                            **
Bu cümlenin beni hâlâ sinsice takip ettiğini ise geçenlerde fark ettim. Envai çeşit meyvelerden hazırladığım meyve suyunu kızıma içirme gayretim sonuçsuz kalınca, sinirlenip “İnsanlar ekmek bulamaz. Benim kızım da kıymet bilmez” diye devam ediyorken yakaladım kendimi. 
Yıllarca anneme kızıp, “Bana ne milletin kızından. Ben ne diyorum ona bakarım” diye söylenmiştim. Hatta karşılaştırıldığım komşu kızlarından gizli gizli nefret etmiş, onlarla arkadaş olmamak için aynı ortamlardan kaçmıştım.
Şimdi anne olmanın verdiği çokbilmişlikle, aynı cümleyi farklı bir kalıpla kızıma söyleyince üzüldüm. İnternette gezinirken: Bir gün annem Facebook’daki yazdığım yazıları görüp “Bak el âlemin kızı senden daha güzel şeyler yazıyor” der diye korkuyorum.
Cümlesini okuyunca acı acı tebessüm ettim. Bilinçaltıma yerleşmiş ve beni bir gölge gibi takip eden, hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkınca şaşırdığım ne çok halim var. Bu pişmanlıklarımla, daha inşa aşamasında olan büyük bir hayatı küçük adımlarla kurarken, ne kadar çok şeye dikkat etmem gerektiğini bir kez daha fark ettim.
Saadet Bayri

Yorgunum: Merak etmiyorum


Yorgunum…
 Evet, ilginçtir son zamanlarda kendimde fark ettiğim ve fark edince de iyice kendini hissettiren bir ruh hali bu. Ruh hali diyorum zira bedenden önce hisleriyle, duygularıyla yaşar insan. Fatura ise bedenimize biçilir ve hiçbir şeye takati yetmeyen bedenler olarak dolaşır dururuz hayatın içinde. Ve sonrasında gelen depresyon, ataklar derken kişi iyice yıpranır. 
Yorgunluk salt bedensel olarak oluşan bir sonuç değil aslında. Yani çok yürüdünüz, ev temizlerken fazla güç saffettiniz, fazla konuştunuz, fazla mesai yaptınız… Örnekler uzatılabilir, ama bu örnekler sadece bedensel yorgunluk olarak kalır ve ruh halimize pek dokunmazlar. Benim bahsettiğim ruhsal yorgunluk yani merak etmeyen insan hastalığı.
Merak yeteneğini kaybettikten sonra başlayan ve bedensel olarak halsizlik, isteksizlik, ya da “içe kapanma”, coşku ya da ilgi kaybı, enerji ve girişkenliğin azalması, uyuşukluk, bitkinlik gibi sözcüklerle anlatılır bu durum. Ve aslında bir hastalığın da belirtisi olan bu ipuçları kişiyle kendi arasına kapanması zor bir uçurum bırakır.
Merak yeteneği biz insanlara verilmiş en önemli ve sır dolu bir his. Bu duygumuzla sabaha cıvıl cıvıl başlayabilir, küçük şeylerden mutlu olabilir ve ayrıntı denilen ince sırrı kavrayabiliriz.
Herbirimizin fıtratına yerleştirilmiş, ama zamanla kaybettiğimiz bir histen bahsediyorum. Alışkanlıklarımızın artması, ilgilendiklerimizin çoğalması, bakıp görmemeye başlamamız, sıradanlaştırdıklarımız ve hep aynı sandığımız şeyler zamanla bu hissimizi köreltti. Bu sebeple artık sabaha çok büyük bir heyecanla başlamıyor. Ekmeğe son defa dokunabilirim hissiyle dokunmuyor ve bir zeytin dilimizin üzerinde ahenkle dans etmiyor. Bunları yazarken “Bu kadar işin, gücün arasında zeytinin ahengi eksikti” diye geçebilir aklınızdan. Oysa küçük şeyler hayatın kavşağına insanı bağlayan tali yollardır.
*
Merak yeteneğinin ne kadar önemli olduğunu ve yaşamakla arasında ince bir sır olduğunu fark edişimin tarihçesi kısa aslında. Hayatla arama uzun bir mesafe koymuşken ve “Artık tad vermiyor bana güldüğüm şeyler” derken, Rabbim küçücük bir ayrıntıyı anlamamı nasip etti. Çok şey bildiğini sanan ben, çocuktan terbiye olunması gerektiği hakikatini göz ardı ettiğimi görünce, afalladım.
Evet, evimde aziz bir misafir var. Ve her gün beni biri gözetliyor. Yaptığım her hareketi ve davranışı kopyalıyor. Öyle ki olaylar karşısında verdiğim tepkileri bile kopyalayıp bana sunuyor. Ve ben hâlâ “Ben yaşamaktan zevk alamıyorum.” deme özgürlüğüne sahip olduğumu sanıyorum.
Hayat serüveni çok kısa, ama mutlulukları kocaman. Sabah gözlerini açar açmaz “Saadet acıktım.” dediğinde, “Bu kadar yıl yaşadım ismimi bu kadar heyecan ve sevgiyle kimse söylemedi” demekten alamıyorum kendimi. Yanıma gelip perdeyi aralayıp “Saadet kalk. Bak güneş çıkmış, sonra sabah olmuş.” diyerek, zorla pencereden bakmamı sağlayan bu minik misafirim, bana hayatın ertelenemeyecek kadar güzel olduğunu fark ettirdi.
İki yaşındaki kızım güne bu kadar neşeli başlarken, ben gözlerimi açamıyordum. Fark ettim ki biz aynı pencereden bakamıyoruz. Her sabaha aynı heyecanla başlayan ve aynı hareketle güneşi selâmlayan bu küçük insan, bana yeniden fark etmenin lezzetini yaşatıyor. Ekmeğin, çayın ve şekerin rengini soruyor. Sonra zeytinin acılığının yüzde bıraktığı o kekremsi tadı görüyorum. Krem peynirin ne kadar lezzetli olduğunu. Yediği peynire uzatıyorum kaşığımı, bir değişiklik yok her şey aynı. Ama bu küçük insan yerken ağzını o kadar güzel şapırdatıyor ki canım çekiyor. Ve tad alma duygusunun muhteşemliğini fark ediyorum.
Velhasıl yol arkadaşım bana bir hakikati daha fark ettirdi. Uzun zamandır şikâyet ettiğim yorgunluğum, merak etmeyişimden kaynaklanıyormuş. Şimdilerde keşfettiklerimiz arttıkça, yerlerde yuvarlanıp, oyuncak bebeklere ninni söyleyince “Yaşamak ne kadar ucuz. Hava gibi su gibi. Ama onlar kadar alışılmış. Bu sebepten çok pahalı“ demekten alamıyorum kendimi.
Saadet Bayri

Geçmişimiz (mi) siliniyor sessizce


“Bayram ne zaman gelecek?” diye soran kızıma, “Bayram yarın gelecek” derken bir an duraksadım. Bayram gelecek; ama ben bunu daha iki yaşında olan bir çocuğa nasıl izah edecek ve bu önemli anları nasıl yaşatacaktım?
 Elimdeki balonları şişirip evin muhtelif yerlerine asarken, içim acıdı. Şimdilerde bayramları yaşamak ve yaşatmak ne kadar zordu? Belki sabah uyandığında, “Bayram geldi ve balonlarla süslendi evimiz.” diyecek kızım. Aynı evin farklı hâliyle karşılaşınca, bayramı “farklı bir gün” tadında hissedecek belki; ancak bunu hissettirmek bu kadar zor mu olacak?
Bayram…
Bana ne çok şey hatırlatır bu kelime. 
İki hece tek kelimenin içinde yaşım kadar mânâ biriktirmiş meğerse. Kahkahalarımı eklemişim her bir gününe. “Bayramda neler yaptınız?” sorusuyla başlayan kompozisyonlarıma ne çok şey yazmıştım tebessümle.
Arefe Gecesi ellerime kına yakardı annem. Rüyalarıma giren kınayı tutmayan avuçlarım… Ellerim sarılı olarak sabaha kadar beklerdim. Böylece bayramın bir yanının da anlamlı bir beklemek olduğunu öğrenirdim bu gecelerde.
Bayram sabır demekti. En sevdiğine, en çok istediğine sabrederek kavuşabileceğini öğrenmekti.
Belki de bayram özünde “haz öteleme” eğitimiydi. Başımın ucunda bekleyen elbisem. Gece defalarca bakıp uyuduğum kırmızı fiyonkları olan ayakkabım. Birkaç gün öncesinden alınıp defalarca denediğim kırmızı kurdeleli balon eteğim. Saçlarıma takacağım küçük tokalarım…
Ve sabah erkenden uyanıp kahvaltı bile yapmadan ellerimi yıkama telâşım. Kırmızı olduğunu gördüğümde şükrettiğim avuçlarım. Defalarca baktığım ve mutluluktan tebessüm ettiğim küçük sevinçlerim… Bayramlıklarımı giyip babamın, annemin ellerini öperken aldığım o tarifsiz lezzet. Bayram dışında yapılmayan “Bayram yuvarlaması”, yani bayrama has o eşsiz yemek kokuları.
Şimdilerde çıktığım basamaktan hayata bakarken; geçmişime, hatıralarıma ve gençliğime ne çok şey eklediğimi görüyorum. Oysa şimdilerde geçmişimiz siliniyor sanki çok büyük bir hızla. Kızımın hatıralarının içi boşaltılıyor. Çocukluğunun kahkahalarının sesi kısılıyor. 
Bu kadar çok çizgi film izlerken, hatıralarından çalınıyor birer birer bütün çizgi karakterler. Hâlâ “Şirinler” isimli çizgi filmi yâd ederken ben, onun hafızası çok karışıyor. Çoğaldıkça kareler, kayıpları artıyor sessizce.
Gün gelecek özlemlerinin azlığından şikâyet edecek meselâ. Özlemenin nasıl bir duygu olduğunu… Sevdiği birinin sesini duymanın insanı nasıl heyecanlandırdığını, benim kadar hissedemeyecek. Hatıra defteri olmayacak ve arasına sakladığı resimleri… Parmaklarının değeceği satırlar da siliniyor birer birer… Hayatı ekrandan izlerken, korkuları artacak hiç dokunmadan ve yaşamadan… 
***
Şimdilerde minik bir yüreği temiz tutma telâşındayım. Gittikçe içi boşalan kelimelerin içini doldurma gayretindeyim. Bir yetişkinin geçmişine hatıralar ekleme derdindeyim.
Zor zamanların içine girdiğimi ve her şeyin daha da zorlaşacağını biliyorum. Yarının bütün sürprizlerine karşı, sırtımı dayamışken geçmişime. Yeni yeni anlıyorum… Hatıralar aslında baş edebileceğimizi öğretiyor hayatın her haliyle.
Saadet Bayri

Depremden beri, depremden öte


Acı… Kocaman bir acı… Çok büyük bir acı… Dehşet bir acı… Acıya dair hiçbir cümle Van’da yaşanan depremin bıraktığı acının büyüklüğünü ve şiddetini tanımlayamaz. Biliyorum, ama bilmek hissetmek için yetmiyor, tıpkı yaşamaya yetmediği gibi.

“Acınızı paylaşıyorum” cümlesi bana kuru ve öylesine söylenmiş bir söz olarak geliyor. İçi dolmayınca da his eksik kalıyor. Oysa telefonda “Van’da olanları duydun mu?” cümlesinden sonra hıçkırıklara boğulan ses, şefkatin ve merhametin gücünü hissettirmişti. Ne olduğunu tam anlamasam da salıvermiştim gözyaşlarımı.
(Merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez, acımayana acımaz.) [Buhari] hadisi dilimden yüreğime dökülmüştü.
Sosyal paylaşım sitelerinde insanlar birbirini yerken, aklıma takılıyor bu gençlik, bu necib millet ne zaman bu kadar zalim oldu? Ve ne hikmetse hiç haberimiz olmadı. Irkçılık sadece bir bölgeyle hatırlatılmaya çalışılsa da, her birimizi içten içe esir almış durumda. Bir yazarın şu cümlesi ne kadar manidar. “Bu deprem, sadece yerin içini dışarı çıkarmıyor, insanları da iç/dış ediyor. İçimizde ne varsa dışa vuruyoruz her depremde.”
Ellerim(iz) duâda… Rabbim bizi ve Van’da şehit olanların günahlarını affetsin. Kalanlara sabır ve elindekilerin kıymetini bilmeyi nasip etsin.
Kıymet bilmek ne zordur. Ama dilimize de en çok düşen cümledir.
Âşık olduğumuz kişinin uğruna ölürüz meselâ. Yapamayacağımız şey yoktur evlâdımız için. Canımızı isteseler veririz annemiz için. Vatan için ölürüz, üstelik her gün. Ama biz çok büyük şeyler için fedakârlık yaparız.
Oysa sinirimizin tavan yaptığı o anda yavrumuza tebessüm edip, susmaktı kıymet bilmek. Annemize her ne olursa olsun “Öf” bile dememekti kıymet bilmek. Ayakkabılarını boyamaktı belki de sevmek. Ve vatan için ölmek ise Merter’de bir taksicinin sessizce ceketini çıkartıp, Van’daki depremzedeler için hazırlanan yardım kolisinin içine koymasıydı.
Hani bir kimse, Peygamber Efendimizin (asm), torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’i öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) demişti. Peygamber Efendimiz (asm), (Merhametli olmayan merhamet göremez) buyurmuştu. (Buhari)
Acaba en büyük fedakârlığımız merhametimiz miydi? Ve merhameti kaybettiğimiz için mi bu kadar şiddet ve bu kadar hüzün üçüncü sayfalardan evlerimize servis ediliyordu. Merhametimizi kaybettiğimiz için mi artık kadınların, genç kızların hunharca öldürülüşü manşetten veriliyordu.
Kimbilir…
Merhametle beraber şükretmeyi de unuttuk biz.
Dört aylık çocuğum ve eşim göçük altında diye ağlıyordu adam.
Düşündüm bu adam ağlarken “Bugün eşime onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyemedim” diye de ağlıyor mudur? Ya da bugün evden çıkarken, sevdiğinin yüzünü ilk defa görür gibi bakmadığı için de ağlar mı? Bebeği gece ağladığında sinirlenmiş miydi? “Bir türlü uyuyamıyorum” diye söylenmiş miydi? Şükredebilmiş miydi dört aydır her gün de.
Cevapları insanın içini sızlatan ve hâlâ yanımızda olan sevdiklerimizin kıymetini bilmemize vesile olacak türden.
Ne acı ki hiç kimse ve hiçbir şey baki değil.
İki gün öncesine kadar zengin olan kişiler şimdi fakir. Bayramda kızıma elbise alamıyorum diye üzülenler, şimdi yaşıyor olduğuna şükrediyor. “Bu ayakkabıyla bu bayram nasıl geçer” diye içten içe eriyenler şimdi bir kuru ekmeği bulunca sevinçten ağlıyor.
Meğer şükür ne az değermiş dilimize. Bir deprem, bir felâket: yaşıyor olmanın ne büyük bir nimet olduğunu, bir kez daha hissettiriyor.
Ne mutlu hissedene…
Saadet Bayri

Yalnızlıktan şiddet doğar


Gün geçmiyor ki bir şiddet haberi ile sarsılmayalım. Ve neredeyse gazetelerle televizyonların olmazsa olmaz konuları arasında. Özellikle de kadına şiddet konusu ki, magazin haberi tarzında verme furyası içinde, hayatımızın iğreti bir parçası gibi duruyor. İşin magazin yanı bir tarafa, son on yıldır giderek artan bu hâlin altında yatan gerçek sebeplerdir asıl önemli olan. Sahi, nedir bu gerçek sebepler? Her televizyon kanalına çıkıldığında, yüksek perdeden ifade edilen kuru ve hayatın gerçekliğine uzak bilimsel açıklamalar ve devamında da sorunu ucu açık medeni olamamaya bağlamalar mıdır? 
 Sebep her ne olursa olsun, şu bir gerçek ki; kadına şiddet geçmişten günümüze hayatımızda çığ gibi büyüyen bir toplumsal yaradır... Bu seferlik, kuru bilgilerden ziyade gözlemlerimden yola çıkarak karakter tahlili üzerinden değerlendirme yapmak galiba daha sağlıklı olacak. Zira şiddet uygulayan kişilerin sadece eşlerine karşı değil, çevrelerinde bulunan herkese karşı tepkili olmaları, çok şüpheci ve sürekli kontrol etme güdüsü yanında, basit olaylara bile çok sert tepkiler göstermeleri gibi yüzeysel değerlendirmeler hayatın derinliğine dalmaktan uzak geliyor.
Hatta maç izlerken, haber seyrederken bu kişilerin verdiği tepkilerin yüksek ve sert olması da bana gerçekçi gelmiyor. Dahası, sebepsiz yere “Yemek neden geç pişti?”, “Ev neden şimdi temizleniyor?”, “Bu çocuk neden ağlıyor?”, “Mavi gömleğim neden ütülenmemiş?” gibi çok basit tepkiler şiddetin asıl sebepleri olamaz. Olsa olsa her yeri ateşe vermek için kıvılcım mahiyetinde bahaneler olabilir. Nitekim bilinçaltları deşilse, bahanelerin asıl sebebi ortaya çıkacak. Eve gelirken yaşanılan bir gerilim, trafiğin yoğunluğu, bir arkadaşın kendisini alçaltıcı davranışta bulunması, yetiştirilmesi gereken bir iş ve ödenemeyen borçlar gibi insanı tedirgin eden etkenler olabilir. 
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde yer alan “fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, kendini güven ve emniyet içinde ve tehlikeden uzak hissetmek, ait olma ve sevgi ihtiyaçları, başkaları ile ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak, değer ihtiyaçları, kendini gerçekleştirme ihtiyaçları” türünden basamaklar da bunu ifade etmiyor mu? Bunların yoksunluğunda, tarifi imkânsız tahammülsüzlük ve sonucunda hiçbir şeye yetememe, özgüven eksikliği ki, devamında çaresizliğin getirdiği şiddet ortaya çıkar.
İşin tuhaf yanı, kadına şiddete kırsal kesime has bir olay diye bakılır. Oysa bu durum kültürlü dediğimiz eğitimli ailelerde de yaşanmakta. Ancak bu eğitimli erkekler kaba kuvvetin yanında, sözlü taciz denen psikolojik şiddeti daha çok yeğler. Nasıl mı? Meselâ toplum içinde küçük düşürmeye çalışmak… Giyim ya da saç modeliyle ilgili eleştiriler, çok kilolu olduğu gerekçesiyle eleştirilip başka kadınlarla kıyaslamalar yapmak. Ve ev sorumluluklarını yerine getirmemek için türlü hakaretler…
Açıkçası bu tarz şiddetin daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çok fazla dillendirilmemesi belki de kadınların bu durumu kendilerine yakıştıramadıkları için en yakınlarına dahi söylememeleri olabilir. Sahi, hayat şartları iyileştikçe, mutlu olmaları ve şikâyetleri azalması gereken bayanların mutsuz ve her şeyden şikâyetçi olmalarının altında yatan sır bu söyleyememe yalnızlığı olmasın? Belki de “kadın kadının kurdudur” ifadesinin gerçekliğinin acımasızlığındandır bu kadar yalnızlık ve huzursuzluk. Belki de çoğu kadın yaşadığı üzücü olayları gizlemek adına mutluluk maskeleri takıyor. Oysa bu durum, kadınları yalnızlaştırırken daha çok ezilmelerine ve başkasını beğenmeyerek kendilerini içten içe çökertmelerine zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. 
Söz gelimi, kırsal diye adlandırılan kesimde, şiddet gitgide artmasına ve geçim sıkıntısı da had safhada olmasına rağmen, kadınlar mutlu olmayı becerebiliyor. Belki de bunun sebebi paylaşmanın dayanılmaz hafifliğidir. Çünkü komşu dediğimiz kişi, bu kadınların can yoldaşı. Öyle ki sabah uyanır uyanmaz kapısını çaldığı, iki lâfın belini kırıp rahatladığı, hayatın her hâlini “ti”ye alıp kahkahalarını havada uçuşturduğu bir nevi terapi sahası… Dertleşmek adı altında birbirine terapi uygulayan bu hanımlar, farkında olmadan deşarj oluyorlar ki, bence terapinin aslı astarı da budur.
                                                                        Saadet Bayri

Parkta, parktayım


Bu ara uğrak yerlerim arasında çocuk parkları var. Günün belli saatlerini geçirdiğim ve hayatı başka bir pencereden izlediğimi hissettiğim yerler.

Küçük zaman dilimlerine, kocaman hayatların sığdığı mekânlar buralar. Kahkahayla, gözyaşının arkadaşça geçindiği…
Gözlerine kum atan çocukla birkaç dakika sonra kumdan kaleler yapan yüreklerin durup soluklandığı anlar…
Çocuk parkı deyip geçmeyin… Aslında geçmiş ve geleceğin potasında eridiği, bitimsiz yekpâre bir an akıyor tam yanı başından insanın. Kocaman hayatlar ve kocaman yaşanmışlıklar beraber geçer gözlerin önünden.
Birçok sorunun cevabı gizlidir oralarda. “Neden böyle” dediğiniz davranışların nedeni gezinir kumlarında. Oturduğunuz banktan, bir geleceği okurken bulursunuz meselâ kendinizi.
Öylesine yapılan bir hareketin, düşünmeden söylenen bir sözün, bir insanın ya da insanların hayatını ne kadar değiştirdiğini fark ettikçe, ezilirsiniz.
Şu âna ulaşan ellerin, çocukluğunuzdan uzandığını fark edişiniz incitir bütün geçmişinizi.
İyi niyetle yapılan ve ancak aşırı şefkatten tarumar edilen anlar varken elinizde, şaşırırsınız bu kadar tecrübeyi ne zaman edindiğinize.
Dahası, salıncakta sallanan çocukları her gördüğünüzde, çocuklarla beraber hayatlarının da sallandığını fark edersiniz ki, o an film kopar ve kime neden kızacağınız birbirine karışır.
***
Her gün küçük bir çocuk takılır gözlerime.
Onu izlerken zaman yavaşlar, her saniye bana bir resmigeçitten haber verir gibi. Kalbimin sesini duyduğumu sanırım o an. Hüznün, insanı titreten bir yanı olduğunu bir daha hissederim. Ruhunun üzerindeki incecik tül perdesini aralayacak kadar yaklaşırım. Ama ne yazık, ruhunu göremem.
Bütün çocuklar kumdan kaleler yaparken, onun payına salıncaktan izlemek düşer. Kaydıraktan kayıp düşen çocuğun acısına içlenmek… Havalara uçarken arkadaşı, öğrenilmiş sakinlik içinde sallanır bir aşağı bir yukarı…
Kim bilir, belki de eve dönerken, başkasının sevincine gülen ve ağladıklarında hüzünlenen birkaç an kalır elinde.
Uyuduğunda ne düşünür acaba? Kime küsüp, oyuncaklarını vermez ya da hangi yarası sızlar?
Bilemem…
Ama bildiğim, ruhunun çok yaralandığıdır. Bütün hayatına müdahale eden bir anneyle, bir ömür yanı başında olsa da olmasa da yaşamak zorunda kalacaktır.
Yaptığı her işi onaylatacak, aldığı her kararı doğrulatacak bir makama yavaş yavaş yükseltilirken ve bütün hayatını planlarken bir başkası, sessizce izlemek düşecek payına. O sessizce bakacaktır. Tıpkı salıncaktan başkasının hayatına baktığı gibi.
Belki de onunla beraber birçok hayatlar yaralanacaktır.
Kim bilir…
Saadet Bayri

21.2.12

Usul usludur


Yeni araladığım perdemin camına vuran yağmur damlaları, “usul”ca yaşamadığım hayatı ne kadar da hızlı yaşadığımı hissettirdi. “Âheste çek kürekleri, mehtâb uyanmasın/ Bir âlem-i hayâle dalan âb uyanmasın” mısralarının hafif kekremsi tadı konuyor, kalbimin dudaklarına. Öyle ya, “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” demiyor muydu şâir? “Usul”ca, tahtaların gıcırtısını duya duya… Sükûn ve sükûtun derinliğini yudumlaya yudumlaya çıkmalıydım hayat basamaklarını. Düşürdükçe hızımı, ibresi değişecekti farkındalığımın ve dümtek âhengiyle ses verecekti dilime yüreğimin sesi.
 Yavaşlamak için önce koşuyor olduğumu fark etmeliyim o hâlde. Çünkü fark etmenin bir adım sonrası dikkat etmek. Yüzümü çevirirken âleme, bakmakla görmenin farkını fark ettikçe, lezzetlenecek bakışıma değen renk cümbüşü.
***
Takıp aklıma hayal kanatlarını, gözlerimi kapıyorum sahil kenarında ayaklarım değerken suya. Hışırtıyla şırıltının birbirini tamamlayan sesini dinliyorum. Bir ân-ı dâim kadar çok tekrarı var ki şu ânın, hiç yaşanmamış bir ânına şahitlik ediyorum sanki zamanın.
Hayatımın, koca bir andan ibaret olduğunu hissettikçe ve burnumu okşarken arka siteden gelen hanımelinin kokusu, kelebeği kovalayıp yorulan kediciğe gülerken görüyorum aklımı.
Ruhumun aynasına yansıyan resimler… Ve çok sevdiğim bir yakınımı görmüş kadar mutlu olurken, ruhuma dokunuyorum “usul usul”. Etrafımda gelişen  şevk içindeki faaliyet ve hareketin varlığıma ne kadar ve nasıl anlam kattığını görüyorum. Birine veyahut bir şeye zaman ayırmak, onu sevdiğimi hâlimle hissettirmek hazların en nazlısı…
***
“Akşama ne yemek yapsam?” diye düşünüyorum yürürken. Bir sesle irkiliyorum. Kaldırım taşlarını sayan birkaç çocuk yavaşlatıyor adımlarımı. Ve her gün geçtiğim kaldırım taşlarındaki desenler yerleşiyor gözbebeğime. “Bu desenler ne zamandan beri var?” diye komik bir soru düşüyor dilime. Gülümsüyorum… Tebessüm edecek hâlde olmadığımı sanırken hem de.
Sonra yemek yapıyorum, aklım gördüğüm kaldırım taşlarının desenlerine kaymadan. Baharatın kokusunu duyup, tuzun beyaz ve saf hâlini izliyorum. Soğanı yağın içinde âhenkle dans ederken yakalıyorum. Ve sebzelerin birbirine yakışan renklerinin fotoğrafını çekiyor yine gözbebeklerim. Nihayetinde hayatın “anların birleşiminden doğan uzun bir şimdi” olduğunu, yaşayarak tecrübe ediyorum.
***
Ömrüme sığıştırmak için uğraştıklarımın listesini yapıyorum. Yazmaktan yorulurken, nasıl yaşadığımı sorguluyorum. Dışımla uğraşırken, içimin caddelerinin ölü anlarla dolu olduğunu fark etmek, ürkütüyor gönlümü.
Yetişememenin verdiği kaygı ile hızlanıp ölüme ne çok yaşanmamış “şimdi” bağışlamışım cömertçe. Ömrümün ortasında fark ediyorum.
Kâinattaki her parça birbiriyle ilişkili iken ve benden başka bütün yaratılmış sakince hareket ediyorken… Her şeyin âhenkle aktığı bir hayatta, mevsimler bile sırayı bozmadan ilerlerken, utanıyorum usulca yaşayamadığım duygularımdan.
İhtiyaçlarımı daha çabuk gidermek için hızlanırken, sabırsızlık ve tahammülsüzlük girdabına hapsolmuşum.
Boşuna, “Hatırlamak isteyen kişinin adımlarını yavaşlattığını, unutmak isteyen kişinin ise hızlandırdığını” dile getirmemiş Milan Kundera, “Yavaşlık” kitabında.
Attığım her adım benden uzaktayken, sahip olduklarımı hatırlayıp şükrümü arttırmak için yavaşlama zamanıdır artık.
“Dünyayı bir kum taneciğinde… Ve yabanî bir çiçekte cenneti… Avucunun içine sınırsızlığı sığdır ve dahi bir tek ânın içine sonsuzluğu” diyen şâir misali, yaşarken mutlu olmanın sırrını çok ince çizgilerle çizme zamanı değil mi?
Saadet Bayri

Hayatımın tavan arası


“Sakla lâzım olur, atma giyersin” sözü eskilerde kalsa da, atılamayan ne çok eşya var evim(iz)de.
 Bir dostum taşınmak için hazırlık yaparken, ne kadar gereksiz, işe yaramayan eşyasını attığını ve atarken ferahladığını anlattı.
Bir diğeri katıldığını söylerken, arınma girişimlerinin hangi hızda gittiğini ara ara haber verdi.
Ve bu işleme katılan herkes aynı ferahlıktan bahsetti; evim boşaldı.
Taşınırken, ne kadar çok şeyi “Bir gün lâzım olur” kaygısıyla sakladığımı fark etmiştim.
Çöp poşetini doldururken, hafif burkulmuştu içim.
Atmak için dokunduğum her eşyamın üzerinde, geçmişe ait bir iz vardı. Bu izlerin yardımıyla, geçmişi yeniden yâd ederken, unutmanın ne kolay olduğunu görmek incitmişti.
Fark ettim ki; en zor arınma hali, eskilerden kurtulmaktı. Temizlenmek, tenhalaşmak göründüğü kadar kolay değildi.
Bu arınma işlemi; her şeye sahip olduğumu sanırken, hiçbir şeyim olduğunu görmeme sebep oluyordu.
**
Elime değen bir mektup yıllar öncesini haber verirken, gözlerimden destursuz aktı yine yaşlarım.
On yıl öncesinden kalma şu satırlar, ne kadar özenle yazılmış ve her bir kelime ne kadar itinayla seçilmişti.
Kokladım zarfı ve eski bir dostun ellerinin kokusuydu sanki duyduğum.
Fanilik her yanımı kuşatmıştı işte.
“Hiç unutamam dediğim” birçok ânımı, şimdi bir işaretle anımsıyordum. Oysa o anları yaşarken ne kadar sevinmiş ya da ne çok üzülmüştüm.
“Bir daha mı” dediğim ne çok hatam tekrarlanmıştı yaşarken. Ve bunların tekrar olduğunu bile fark edememiştim.
**
Liseden mezun olurken imzalattığım gömleğime değdi elim. Çoğunun yüzünü unuttuğum isimler değdi gözlerime. Hatırlıyorum ne kadar mutluydum o kalemi elden ele gezdirirken.
“Seni hiç unutmayacağım” diyordu biri.
Oysa ben onun ismini bile unutmuştum, yüzü gibi…
Gömleğimi çöp poşetine koyarken, bir geçmişi tamamen sildiğimi fark ettim. Bir daha hiç hatırlayamayacağım onca isim, işte oradaydı.
Neredeyse okul hayatım boyunca yanımdan ayırmadığım ajandam. Hiç bilmediğim şairlerden derlenmiş şiirler, notlar ve hatıra yazılar. İşte çöp poşetinde sayfalarına bile bakılmadan duruyordu.
Ve attığım her bir eşya: “İşte bu kadar kıymetli olacak bir gün, şu an çok kıymetlilerin” diyordu sanki.
Atsam mı atmasam mı? diye elime geçen bir kartpostal. Küçük kâğıtlara düşülmüş küçük ayrıntılar.
Hediye paketleri ve daha neler neler…
Attıkça, arındıkça eskilerden fark ettim ki; tıpkı çekmecelerim ve dolaplarım gibi hayatımda da birçok yer boşalmıştı.
Ve tavan arasından boşaltıp ayrıştırırken bütün eskilerimi, arada aklımı ve yüreğimi de arındırıp temizlemem gerekliydi.
**
Derkenar: Hayatından silmek istediklerini gerçekten sil. Çünkü geri dönüşüm kutusunda bekletirsen; sistemini yavaşlatır!  (Adam Fawer)
Saadet Bayri

Bit pazarına Nur yağdı


Dizi izlemeyi severim.
 Hayatı şarkı tadında seyretmek ve arada hayallerle uçmak güzel anlarımdandır. “Tam benlik.” Düşüncesiyle tebessüm ettiğim sahneye değen müzik ise bambaşka kılar bütün söylenenleri.
Bugünlerde dizilerle birlikte keşfettiğim şarkıları dinledikçe, notalara binip, yürek şehrimi karış karış gezdiğimi hissediyorum. Ve aklımdan geçmiyor değil, “keşke bazı anlarımı fon eşliğinde yaşasam” diye.
Neden böyle düşündüm?
Bence o zaman duygusal anlarımı daha yoğun yaşardım. Ve öfkem bu kadar sert ve kelimelerim bu denli kırıcı olmazdı.
Ya da sevincim ayarsızlaşmaz, daha yerinde olurdu mutluluk gösterilerim. Ne yapmam gerektiğini, ne söyleyeceğimi bilemediğim anlarımda susunca, “iyi ki susmuşum” diyebilirdim belki… Ve suskunluğuma değen o melodi ise, beni o ânın sıkıntısından kurtarabilirdi. Söyleyemediğim onca şey, birkaç kelimenin içine gizlenir ve bütün kelimeler dans ederdi çok şey söyledik diye.
Bu düşüncelere ise izlediğim dizide ki, eski şarkıların hissettirdiği anlarımla ulaştım.
Bu günlerde “Ne varsa eskilerde var” sözüne takılıyor yine bütün cümlelerim.
Eskiler eskiler. 
Meselâ Çağan Irmak, Issız Adam filminde 18 yıl önce ölen Ayla Dikmen’in “Anlamazsın” şarkısını kullanmasaydı bu kadar izlenir miydi?
“Ya da öyle bir geçer zaman ki” dizisi bu kadar kısa sürede bu kadar beğenilir miydi?
Bence eskilerden bir şeyler değince değişiyor her bir şeyin yüzü. Ve hafızamızda kalan sözlerden, hareketlerden çok tını oluyor. Ve takılıp kalıyoruz.
***
Kızımı uyuturken söylediğim ninnilere takılıyorum ve anlıyorum işin sırrını; insan, daha doğmadan (annesi yoluyla) dolaylı olarak müzikten etkileniyor. Doğumdan sonraki bebeklik döneminde ise ninni vb. müziklerle uyutulurken, notalara takılıyor ruhu.
Çocukluk yıllarında saymacalar, tekerlemeler ve müzikli oyunlarla oynarken, gençlik döneminde dinledikleri daha bir şekilleniyor. Yaşlılık döneminde ise tam ayarını buluyor.
Şimdilerde dinlediğim, duyduğum şarkılardaki, konuşmak ve bağırmak arasındaki kararsızlığı görünce; müzik kelimesinin bu duygularımı karşılamadığını düşünüyorum. 
Hissetmeyen insanların yazdığı ve hissedemeyen insanların söylediği şeylere “müzik” demek doğru.
Ancak bahsettiğim seslere “musıkî“ desek daha ikna edici olur.
Kelimesiyle, notasıyla, müziğiyle, ahengiyle ve hissettirdikleriyle…
Saadet Bayri