29.8.10

Eskici Geçmiş Gönüllerden

Sesini her duyduğumda pencereye koşup, insanların neler sattığını ya da satacağını merak ederim.

Adı üzerinde eskici…

İşimize yaramayan, artık önemini kaybetmiş, bütün anlamını yitirmiş eşyaları vermek istediğimiz tek kişi.

Eskimek...

Beni inciten nadir kelimelerden biri…

Zira almak için günlerce para biriktirdiğim, arada bir “yerinde mi?” diye baktığım, sahip olduğumda da üzerine titrediğim eşyalarımın eskimesini istemiyorum.

Böyle düşünürken birden eskimesini bile beklemeden tavan arasına kaldırdıklarımı hatırlayınca, “eskimek” başka bir mânâya bürünüyor.

Zira sahip olduklarımın gözümde artık bir anlam ifade etmemesi ya da işlevini kaybetmesi de yetiyordu. Eskicinin arabasında gördüklerim, ikinci el eşya mağazalarında gözüme çarpan yeni eşyalar bunun işaretiydi. Çok kullanmak değil, önemini yitirmiş olmaktı bütün mesele.

*

Eskiciyi sadece eski eşyalarımızı verdiğimiz biri olarak düşünürken, ya eskiyen duygularımızı kime vereceğiz? diye geçiyor aklımdan.

Sadece aldıklarımız ve bize alınanlar değil eskiyen…

Hayatın içinde olmazsa olmazlarımızda eskiyor zamanla.

İnsanın yüreğindekiler de eskir mi? Bence eskir…

Zira yıllarca istenen, her duâda ilk dile gelen iken, zamanın içinde büyürken “iyi ki olmamış” deniyorsa, demek ki eskiyor duygularda zamanla.

İhanet eden bir dost, tekrar eskisi gibi olamıyorsa gözümüzde, dostluklarda eskiyor işte.

Ve yürekteki fazlalıkları, artık işe yaramayan duyguları ve o duyguların sahiplerini de çıkarıp, satmak gerekiyor.

Fazla yükleme olmasın ve etraf kalabalık görünmesin diye.

Gönül eskicisi var mı acaba?

Zira eşyalar satıldıktan sonra, “oh fazlalıklardan kurtuldum. Ev nefes aldı” denirken… Yürekten gidenlere de aynı cümleler söylenir miydi o zaman? Ya da kaç lira ederdi yürektekiler satılığa çıktığı zaman?

Bir daha hatırlanmamaya satılsaydı, rahatlar mıydı insanoğlu, geçmişi irdelemeden…

*

Ramazan’ı hızla geçirirken “nerede o eski Ramazanlar?” sözü hâlâ dillere pelesenk olmuşken. Acaba diyorum; eski Ramazanları eskiciye mi sattık? Çok uzun zamandır bulamıyoruz.

Eski Ramazanları bu kadar özletenin ne olduğunu düşünürken, değişenin sadece kişiler olduğunu fark ediyorum.

Bana kalırsa, değişen sadece oruç tutmayanların artan sayısı. Ya da oruca saygı gösteren insanların azalışı…

Gözümün içine baka baka ayran içen orta yaşlı amca ve dondurmayı bütün lezzetiyle sokağın ortasında çocukları ile yiyen anne…

Bu durumlar artık şaşırtmıyor.

Demek ki eşyalarımızı satarken, yanlışlıkla hassasiyetimizi de satmışız eskiciye.

Kimseyi yargılama hakkı bana verilmedi. Elbet hepsinin vardır bir açıklaması.

Hastalık…

Yolculuk…

Yorgunluk...

Başka dinlerdeki insanların dahi saygı gösterdiği bir ‘ay’a karşı saygımızı kaybettiysek, eskici buralardan geçeli çok olmuş öyleyse.

saadet bayri

1.7.10

Yıllar Geçiyor

Yıllar geçiyor...
Bir nar çiçeği gibi açıyor gönlüm.
Onca vuslatı, ayrılığı, kederi ve bilumum yaşanmışlığı çilingir soframa seriyorum bir temmuz akşamında.
Elimde keşkeleri doldurduğum bardaklar ses verirken birbirine, kafdağından derlediğim masallar doluyor yüreğime.
Gidişinden arta kalan malihülyalar zil takıp oynuyor avare...
Oysa şimdi ben, her yastığa başımı koyduğumda, feryat eder kalbim gururuma: "Kaldın mı şimdi biçare..."
Yıllar geçiyor...
Avuçlardan kayıyor bir bir senli anlar..
Cebi delinmiş mantık heybesinin, nasırlanmış süveydası yüreğin...
Ve apaçık hakikat, beyazlığıyla yuva kurmuş şakaklara...
Sonsuzluğun sesi tüm ihtişamıyla tırmalıyor beynimi: Aşkın gururla var mı bir işi?
Sevdayı yitiren, alamaz son nefesini.
Yıllar geçiyor...
Ve ben sessizce bakıyorum, can çekişen bir cesedinson haline...
Saadet Bayri

28.6.10

Ölüm şaşırdı bize

Gözleri nemli bir gece karşılardı ikimizi.
Durur sessizce bakardık yiten saatlerin ardından...
Yüreğimizin en tenha caddesine oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardık. Sakinleşince "ağlamayı özlemişim" der, uzun uzun susardık.
Belki de aradığımızı bulamamanın verdiği bir hüzündü bizde ki; yıllarca arayıp bulamamanın verdiği bir hidett...
Ne olduğunu bilemeden geçip giderdi zaman..
Serinleten bir esinti gelir,dilimizden bir "ah" alır giderdi.
Yüreğin hudutlarını zorlardı kaybettiklerimiz. Ancak ne biz anlardık ne başkası...
Ölüm nasıl bir şeydi... Öleciğimizi bile bile "her an gelebilirim" diye haber göndermişken, bizi hala nasıl güldürebiliyordu.
Ölüm gelseydi, şaşardı bu pervasız halimize...
saadet bayri

13.6.10

Sırrım Esirim Oldu

Sır iki sınır arasında sıkışmış bekliyor.
Beklediği sadece bir "ah"...
Bunca gün oldu sabırsızlandıkça sabırsızlanıyor.
Zira şikayet henüz dilime kadar gelemiyor.
Firari bir sevda taşıyor yüreğim, kıvrandıkça kıvranıyor. Ateşe vermiş tüm caddelerimi... Burnuma ciğerimden yanık bir koku geliyor.
Halim pürmelâl...
Ben "beli" deyip, eğdiğim gün başımı sevdaya, ihbar ettim kelimerin hepsini cümle aleme. Şimdi istesem de, çıkıp gelemezler imdada...
Cümlesizim. Şimdi sende sus, kimseyi çağırma imdada.
saadet bayri

25.2.10

Aşkkkk


Önce isim çekti ilgimi, devam ederken de yazılan herşey...
ASlında kitap daha uzayacak gibi bir his vardı sonlara yaklaşırken. Yada sonunda herşey açığa çıkar diye de beklemedim değil hani.
Derken Şemsin eşine karşı zalimliğini hiçbir tasavvuf terimi açıklayamaz. Yada bayanlarla futursuzca konuşmaları.
Her ne kadar roman, kurgu diye geçsede, kullanılan kişiler ve olaylar gerçeğin ta kendisi.
4o tane kural da acaba kırk günlük riyazetin tarifi mi dersiniz?
Yinede okumanızı tavsiye ederim güzeldi..

***Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.**

23.2.10

Kalp sepetine sığan cümle

Kendi doğruları, prensipleri olan ve bunları hiçbir yerden aşırmayıp, sadece yaşamın ona öğrettikleri doğrultusunda belirlemiş ve elinden geldiği kadar da bu kurallarına uyan kişileri takdir ederim.
Zira kişiye ait prensipler öyle kolay ortaya çıkmaz. Hele uygulamak, hepsinden daha zor olanıdır. Birbirine benzerken yaşamlarımız, içimizden birilerinin bu aynılığa baş kaldırışı pek hoş karşılanmasa da, kim takar bu hoş karşılamayanları?
Hepimiz…
Aslında bu kadar çok birbirimize benzememizin sebebi de bu: Dışlanmak.
Birileri bizi yaşamlarından uzaklaştırabilir. Sevdiklerimiz bizi bir daha sevmeyebilir. Ve daha birçok sebepten çoğumuz yaşamında değişiklik yapmaya yanaşmaz. Biraz düşünür gibi olsa da, zahiren gördükleri daha eğlenceli gelip, unutur gider düşündüklerini.
İçinde fırtınalar koparken, dışarıdan hiçbir şey yok gibi davranmak kişinin kendisine yaptığı en büyük ihanettir aslında. Farklı olma gayreti ise sonucu hüsran olan bir çabadır. Zira ne kadar kendimiz olursak, o kadar farkımız olur diğerlerinden. Bu ise fark edilmeyen küçük bir ayrıntıdır. Ve hayat ayrıntıların içine sıkışıp kalır. Oysa bizden bir tane daha yok. Biz tek ve özeliz. Yaşadığımız yaşamı birebir yaşayan bir başkası yok. Her şey sadece bize özel. Hal böyle iken kime benzemeye çalışıyoruz bu kadar hırsla?
*
Derken kitaplarda geçen her söz, her varsayım “Doğrudur” diyenlerdenseniz, en büyük hatayı buradan yapmaya başlamışsınız. Başka yerde aramayın lütfen yanlışınızı.
“Mutlu olmak istiyorsanız her an ve zamanda, “meli-malı” ile kurulmuş cümleleri ve “asla” “ama” gibi kelimeleri çıkarın aklınızdan. “Ayıklayın dilinizden” diye devam ediyor okuduğum en son yazı.
Sürekli mutlu olmak var mıdır bir yerde?
Ya da hep mutlu olanı gördünüz mü?
Eğer böyle bir durum olsa idi, sürekli mutluluktan sıkılır, mutsuz olmanın yolunu arardık. Nihayetinde her şey zıddıyla güzel ya da çirkindir. Mutlulukta mutsuzlukla kaimdir. Dünya üzerinde yaşayıp, insan olup ta olumsuz bir şeyler düşünmemek ve yaşamamak ne mümkün.
Herkes nasıl olumlu düşüneceğimizi anlatır, neler yapmamız gerektiğinden bahseder. Ama kimse bunu neden yapmamız gerektiğini söylemez. Oysa her şey kişinin kendini yalnız bırakmamasında saklı. Yani, mutsuzken de yanınızda olmalısınız.
Ağlarken aynaya bakabilecek cesaretiniz olmalı. En ağır sözleri duyduğunuzda, sırtını dönüp gidenlere bakmayın, hâlâ yüzünüze bakıyorsanız yeterli. Siz yaşamınızın özüsünüz. Kabuklar, içindekini göstermek için kırılır.
Kırıklara takılmayın. Çok mutlu iken, yanınızda olun. Kendinize kontrolünüzü kaybetmemeyi öğütlesin diğeriniz. Ve o anlarınızda hiç kimseye hiçbir şey için söz vermeyin.
Çok sinirlenmeyin, hiçbir olay sinirlerinizi kayıp ettirmesin ve çok sinirli iken, diğeriniz ağzınızı kapasın, bir kelime dahi çıkmaması için.
Yani sözün özü; kalbiniz bir sepet kadar olsun ve her şeyiniz o sepetin içine sığsın. O zaman ne kaybettiğinize üzülür, ne kazandığınıza sevinirsiniz.
Ve lütfen sepetinize bir tek soru sığsın: “O Razı mı?” Gerisi vesairedir.
Vesselam…
saadet bayri

20.2.10

Annemi Anlarken

Eskiden saatleri sayar, dakikalara sitem ederdim.
Şimdilerde günlerden bihaber oluşum şaşırtıyor beni. Bir insanın hayatıma girip, tüm dünyamı bu kadar değiştireceğini söyleselerdi, tebessümle geçip giderdim.
Ancak şimdi yaşayarak görüyorum ki; bazı anlarda yaşam öyle mucizeler veriyor ki ellerimize, değil saatleri, günleri hatta kendimizden bile bihaber olabiliyoruz. Ve bu hallerimizden de hiç şikâyet etmiyoruz.
Rabbimin nasip ettiği vasıfla yani annelik vasfıyla vasıflanınca, dünya başka bir renge büründü sanki. Şimdi tüm renkler kırmızı…
Kırmızının esas nedeni kız annesi olmaktan ziyade, bence mutluluğun rengidir kırmızı…
Derken “Anne olunca anlarsın beni” diye söylenen annemi şimdi çok daha iyi anlıyorum. Ve insan evladının saçının teline dahi kıyamıyor, geceleri en tatlı uykusunu bölerken hiç şikâyet etmiyormuş.
Biliyorum…
Hatta nefes alış-verişi biraz değişince uykumun en tatlı yerinden uyanıp ona bakınca, “hiç kimse beni annem kadar sevemez” demekten kendimi alamıyorum. Tırnağını keserken ellerim titriyor, canı acır mı? Diye.
Acıdan ağlayınca, “Allah’ım sıkıntısını bana ver” diye dua ederken, anlıyorum: Cennet neden annelerin ayakları altında olduğunu…
Ve en ilginç olanı da: yaşamımızda eşimiz dahil birini severken mutlaka iyi yönleri olduğu için severiz. İlla artılarını biliriz sevdiklerimizin ve bizi ne kadar mutlu ederlerse o kadar artar sevgimiz. Düşünüyorum da; onu sevmem için hiçbir artısı yok. Bilakis bana muhtaç. Her işini ben yapıyorum.
Yaşamımın büyük bir kısmı onun gelmesiyle felce uğramış durumda. Bazen yemek dahi yiyemiyorum. Uykularım bölük pörçük.
Derken bir tebessümü mutlu olmama yetiyor ve ben onu hayatta ki herkesten ve her şeyden çok daha fazla seviyorum. Acizliği ve zayıflığı beni ona daha çok bağlıyor. Yaptığım her harekete ve fedakarlığa gülmekten başka karşılık vermeyen bu küçük yavru en sevdiğim.
***
Ve bu kadar fedakarlığımın adı şefkat...
Ve "Şefkatin aşktan daha keskin" olduğu gözlerimin önünde duruyor. saadet bayri

16.2.10

"El" oldun sevgili

Küçük kuşlar kondu bugün karşı ki pervazlara..
Büyüklerini bekledim, gelip onlarda konsun tam yanlarına diye ama yoktular. Anladım bu kuşlar büyümüş ve artık dane derdine düşmüşlerdi. Ne kadar küçük yaşta başlamışlardı, rızık peşinden koşmaya.
Daha düne kadar ağzında yiyecekle gelen anneleri,"başınızın çaresine bakın artık" diyerek yollamıştı bu minikleri.
Düşünmekten alamadım kendimi acaba ağlamışlar mıydı?
Yalnızlık hissedip...
"İstenmiyoruz"; diye bir daha dönmemeye yemin de etmişler miydi?
Bilemiyorum ancak terk edilmenin,"hadi git" denilmenin nasıl bir duygu olduğunu biliyorum.
Dün pervazdaki kuşlar öylece bakınıp durdular,"nereye gidelim" diye düşünüyorlar sandım. Açtım sonuna kadar camı girsinler diye içeri. Dakikalarca bakıp,çekip gittiler.
İnsan eninde sonunda yuvasına dönüyor dost. Ne olursa olsun yine yuvası tutuyor düşerken ellerini.
Ve gidenlerin ismi hep "el" diye geçiyor.
Neden bilmiyorum şimdi.
saadet bayri

Aşktan öte bir aşk var mı?

Çağımızda iletişim araçlarının değişmesiyle, kişilerin görüşleri düşünceleri de değişiyor. Hemen hemen hepimizin evinde olan internet, olmazsa olmazlarımızdan.
Düşünüyorum da bundan on yıl önce, cep telefonu en büyük hayallerimizden biriydi. Daha eskiye gidersek, cep telefonunun hayalini bile kuramazdık ancak büyük iş adamlarına has bir araçtı. Şimdi ise, “cep telefonu olmadan önce ne yapıyorduk?” diyoruz. Hayatımızın içine o kadar girmiş ki; çıkarmak ne mümkün.
Derken şimdi cep telefonu da demode olmuş durumda, internet olmazsa olmazlarımızdan. Bakalım zaman daha neleri hayatımızın içine aldırıp, “ … olmadan ne yapıyorduk” diyeceğiz.
Aynı şehirde ki dostlarımızla bile internetten görüşürken, “zaman bayağı değişti” demekten kendimi alamıyorum. Ev telefonu almak bile lüks iken, şimdi lüks kalmadı gibi. Kalem ise sadece okullarda kullanılıyor. Şimdinin gençleri, mektup denince, bizim destanları ya da kitabeleri dinlediğimiz gibi dinliyorlar. Birbirinden tamamen farklı iki kuşak olup çıktık. Aramızda çok az yaş farkı olmasına rağmen.
Teknoloji bizi erken yaşlandırdı. Genç olduğumu düşünüyorum ancak benim kuşak “seksenler” diye geçince, “bizim zamanımızda böyle miydi?” demek geliyor içimden.
Gerçekten bizim zamanımızda hiçbir şey böyle değildi. Hal böyleyken, okuduklarımız, keşfettiklerimiz ve paylaşımlarımız daha hızlı ve kolay oluyor. Aşka dair yazılanlar ise facebook gibi sitelerde gırla. Hayran sitelerine bakarken, bir noktada takılıp kalıyorum.
Mesela; Mevlânâ Hazretlerinin hayran sayfası açılmış. Yazılanları okudukça, içim bir hoş oluyor. İlâhi aşk bu kadar mı leziz anlatılıyor, deyip susuyorum. Derken fark ediyorum ki; Mevlânâ’yı bile kullanıyoruz.
Nasıl mı?
Bütün gençlik âşık olduğu için, aşklarına ithaf edilen sözleri Mevlânâ’dan.
Oysa Mevlânâ’nın aşkı hak aşkı, bizimkisi yar aşkı.. Bu hikmetli sözler, yazanların haline göre baş üstünden ayak altına düşüyor. Ve hakka yürüyen beyitler, bir anda bambaşka bir hal alıyor. Susup kalıyor tüm nağmeler. “İyi ki Mevlânâ Hazretleri var. Yoksa aşkımızı kim bu kadar güzel anlatırdı.” diyoruz, okumayan ve bu sebeple iki kelimeyi bir araya getiremeyen biz âşıklar.
İnternet sitelerindeki diğer âşık; Yusuf. “Yusuf Züleyha’ya dedi ki” diye başlayıp giden cümleler. Anlamadığım bir peygamber olan Yusuf Aleyhisselam bizim mahalle arkadaşımız mı? İsmini saygıyı aşıp ta “Yusuf şöyle yaptı. Yusuf böyle dedi” diye anıyoruz. Hz. sıfatını bir türlü isminin başına getirmiyoruz.
Ve aşkın en küçük dairesinde gezdirip duruyoruz. Hz. Yusuf’un hayatını kaçımız okumuştur? Züleyha ile olan aşkını araştırmaktan, vakit bulabildik mi?
Ve bu aşk bu kadar gündeme getirilirken sabrına dikkat çekenimiz oldu mu? Bir gömlek uğruna senelerce zindanda kalışı ve bunların hepsindeki hikmet…
Çok şey mi istedim.
Sanırım Yusuf-Züleyha aşkı daha heyecanlı geliyor.
Vesselam...
saadet bayri