14.12.07

Ertesizim

Ellerim duadan inerse, yer gök girer birbirine. Geceler gündüzleri devr almazsa, gözlerim ağlamayı bilmezdi belkide... Uzun bir yolu bittireli seneler olmuş, saçlarıma düşen aklar olmasaydı göremezdim belkide. Ertesizim nicedir, akşamdan sabaha ermedim öyleyse..
saadet bayri

12.12.07

Sessizlik

Sessizlik çarpıyor gecenin karanlığına raks ediyor, yıldızlarla...
Arada rüzgarla kapışıp, devr alıyor tekrar yaşamı. Şafak sökerken rüzgardan çalıntı bir ıslık dilinde, öylece yitip gidiyor yorgun gözlerimde...
saadet bayri

10.12.07

Gidişin

Gidişin değil, her güne "döner mi?" umudunu eklemek yordu beni. Bir açıklama yapmak mı zordu, yoksa cesaretin mi bitti? Birgün sessizce gitmek dahamı sendi. Ben mi yanlış tanımıştım, yoksa sen mi saklanmıştın. Aklıma bin soru takıldıda gitti
saadet bayri

9.12.07

En Fazla

En fazla gelmezsin bir daha. Ve en fazla beni çıkarırsın bir sehpaya, çekersin sandalyeyi.
Ve adımı "aşka kurban" diye yazarsın hatırana. En fazla ölürüm yani...
Daha ne olsun en fazla.
saadet bayri

7.12.07

kardelenler

kar altından çıkar, her zemherirde...
bütün çiçeklerin bırakıp gittiği bir zamanda açar gözlerini.
semaya olan aşktır, onu bu kadar çileye razı eden.
belki kıştır, belki soğuk, belki ömrü bir saatlik olacaktır ama o razıdır herşeye.
ermelidir muradına, görmelidir sevdiğini en imkansız anda.

bütün ağaçların, en dayanıklı köklerin bırakıp gittiği yerde,
dimdik ayaktadır o.
elleri üşüsede, donmuş olsada yaprakları...

semaya aşıktır o, aşk için göze almıştır her fedakarlığı.
baktıkça unutur tüm acılarını,
baktıkça içi ısınır.
yaşam tazelenir onun mağrur duruşunda..
ümidini yitirmeden "bismillahla" çıkar toğrağın üzerine.
ve tamamlar vuslata giden yolculuğunu.
onu sadece şefkate ve sukunete dokunmuş olanlar anlar..
gülümeseyerek seyrederler, sarıya duran beyazlarını.
s.b.

5.12.07

Tarih Kazıyorum

Yazmayı unutmuş değilim, sadece sana ulaşmayan mekuplar saklıyorum. Sayısı belli değil, geçmişe tarih kazıyorum.
Senle dolu her anı kelimelere ekleyip, kağıtlardan yaptığım darağaçlarına asıyorum. Kelimeleri rehin aldım nicedir, hiç bir yerde kullanmıyorum.Yolunu yitirmiş sözlere, hiç bilmediğim bir yol çiziyorum. Yazdığım her satırı zarflayıp yine kendime gönderiyorum. Bütün cümlelerin sonuna üç nokta koyuyorum.
Yazdıkça yenilenip, her zarfı kapatırken sana yeniden başlıyorum.
saadet bayri


Bir zamanlar mektup varmış…

Bir alış veriş merkezi bayram için kampanya başlatmış: “bu bayramda sevdiklerinize kartpostal yollayın, nostalji yaşatın.”
Duyunca içimden bir şeyler uçtu gitti.
Zira postacıları görmeyeli, yâ da yollarını gözlemeyeli epey zaman oldu. Öyle ki ne zaman mektup yazdığımı, gönderdiğimi unutmuşum. Birkaç yıl olmuştur. En son zoraki bir dosta iade-i mektup yapmıştım ki; onun gönderdiği mektubun üzerinden aylar geçmişti benim iade etmeye karar verdiğimde.
Bu reklâmın ardından geçtiğim kırtasiyenin camında duran renk renk zarflar, çeşit çeşit süslü mektup kâğıtlarını görünce duygularım iyice zorladı hatıralarımı. Durup zarflar beğendim, onların içine uyacak kâğıtlar...
Hepimiz biliriz, mektup yazacaksan birbirini tamamlayan kâğıt ve zarf alman gerekirdi. Ve genelde ruh haline ya da yazacağın kişiye göre renk ve desenler değişirdi. Yani en baştan anlaşılırdı mektubun maksadı, içindekiler ve eklenenler.
Şimdilerde bırakın mektup yazmayı kartpostal atmayı bile çıkardık hayatımızdan ki; bir aralar bayağı bir şikâyet ediliyordu: “mektupları kısalttık kartpostal gibi hazır şeylere alıştık” türünden sitemlerdi bunlar.
Bu sözleri diyenler şimdilerde ne diyor merak ediyorum.
Kartpostala bile hasret kalmışken.
Yazı tarzımızın nasıl olduğunu dahi unutmak üzereyiz.
Hakikat şu ki; biz özlemeyi de unuttuk ne zamandır.
Hatırlıyorum da küçükken anneannemden, teyzelerimden mektup gelirdi de defalarca okurdu annem ve bir de ağlardı. Şimdilerde anlıyorum o yaşlar hüznün değil, hasret ve sevincin karışımıydı. Hatta yazılan satırları okumaktan ezberlerdi ki; okumayı öğrenince bende okurdum mektupları ve yanlış okuduğum yerleri annem satırları görmeden düzeltirdi.
Tabiî gelen mektuplara cevap vermemek ne mümkün, okunur okunmaz yazılmaya başlanırdı. Büyükten küçüğe bütün aile fertleri sorulur, selâm edilir. Ve ne var ne yok anlatılırdı. Ve yazılanlarda defalarca okunur, sonra pencerede posta yolu beklenirdi.
En son ne zaman mektup satırlarını okurken gözlerim nemlendi? Hiç hatırlamıyorum ya da öyle bir anım var mı? O bile meçhul.
O kadar özlemişim ki postacıdan mektup alıp, kimden geldiğine bakıp, açarken elimin titremesini heyecandan. Ama artık çok lüks bir durum mektup yazmak ve almak.
Eskiden ucu yanık mektuplar varmış ki, hiç öyle bir mektup görmedim. Ve genelde bu mektuplar hep aşk mektupları, sevgiliye gönderilen mektuplar olurmuş. Bu mektuplardan birini İbn-i Hazm Güvercin Gerdanlığı isimli kitabında şöyle anlatır: “Bir âşığın sevgilisine yazdığı mektubu gördüm. Âşık bıçağı ile elini kesmiş; kanı akmış ve bu mektubu kanıyla yazmış; kanını mürekkep yerine kullanmış. Tabi bu mektubu kuruduktan sonra gördüm. Yemin ederim, kırmızı çini mürekkebiyle yazılmış gibiydi”
***
Artık askerler bile mektup yazmıyor.
Mektup denince birazda askerler hatırlanır. Analardan oğullarına ve asker evlâtlarından analarına gelen mektuplar. Gözyaşlarıyla yazılıp okunan mektuplar. Onlar bile tarihe karışmak üzereyken, mektup tarzı iletişimden söz etmek komik.
Nesil gençleştikçe, anılarımız bile tutmuyor.
Kendimi çok eski bir zamanda yaşamış, yaşı yetmişlere gelmiş ihtiyar gibi hissediyorum. Şimdi o kadar uzağız ki bu duygulara, birkaç sene önceki hallerimizi çok eskiyi yad eder gibi hatırlıyoruz.
Mektup dediğimde şimdiki lise öğrencileri gülüyor “Hadi ya! Gerçekten mi o kâğıtlarla uğraşırdınız? Saatlerce yazar birde günlerce posta beklerdiniz?” onlara o kadar uzak ki bu durum. Oysa o satırlardaki kibarlık, incelik, sevgi, emek, kelimelere yüklenen anlamlar o kadar özeldi ki bunu hiçbir teknoloji harikası karşılayamaz.
Hele şimdilerde her şeyi kısaltmış bir durumdayken, selâm verip almaktan hal hatır sormaktan bile yorulmuş bir durumdayken, bu durumu anlamak zor.
Cep telefonları, sms’ ler, anında iletiler, mailler hayatımızı kuşatmışken, postacıyı sadece telefon faturalarını ve bazı önemli evrakları getirirken gördüğümüzden…
Mektup, postacı, posta kelimelerinin içi boşalmış durumda.
“Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin!” demiş Şeyh Galip…
En güzel alışkanlığımız olan özlemeyi unuttuğumuz şu günlerde yeniden mektuplara bir dönüş mü yapsak.
s.b.

4.12.07

Adı Gitmek

Gideceğim yeri sorma bana. Gitmeye kalkınca elbet gidilecek yer bulunur. Her yer karanlık ve soğuk... İsim o yada bu ne değişir. Bir başka dünya, başka bir şehir yada hiç tanımadığım bir yürek.
Ne olduğu önemli mi?
Belkide terk edilenlerin asıldığı bir darağacı. Adı "gitmek" olduktan sonra, neresi olduğu artık fark eder mi?
saadet bayri

yüreğime göz değdi

Beklediği olmayana, yollar hiç bir anlam ifade etmez.
Takvime her gün işaret koymayanın, günlerle işi olmaz.
Yüreğine göz değmeyenin, bakışında mana aranmaz.
saadet bayri

1.12.07

Ağlama

Olmayanım. Hiç olmayacak yanım. Bir daha var olmayacak eksik tarafım. Adının yanına hasret eklediğim. Yalnızlığa sarıp sarmaladığım. Hiç bir göz değmesin diye gözlerine,
gökyüzüne sakladığım.
Şimdi yağmur var bu şehirde... Yağmurlara dokundukça, yaşların ıslatıyor gözlerimi. Haydi yeter ağlama!
Sus lütfen! Yoksa, sel götürecek bu şehri.
saadet bayri